• Paylaş

    KATEGORİ : GÜNCEL

    Eklenme tarihi : 2017-05-06
  • “Hayır” cephesinin heterojen karakteri ısrarla görmezden gelinmektedir

    “Hayır” cephesinin gövdesini oluşturan ilerici demokrat kesimler, sonuçların büyük çaplı hilelere başvurularak ucu ucuna değiştirilebildiği referandum sürecinden sadece siyasi ve moral bir başarı kazanmış olarak değil özgüven ve cesaret kazanmış olarak çıktı. 1 Kasım seçimleri sonrası yaşanan moral çöküntü ve özgüven yitimi göz önüne getirilecek olursa bu değişimin çapı ve önemi daha netleşir. 2017 1 Mayıs’ının uzun yıllar sonra ilk kez bu kadar yaygın ve belirgin bir coşkuyla kutlanmış olması da bu değişimin farklı bir göstergesidir.

     

    İşçi sınıfına ve emekçi kitlelere devrimci öncülük iddiasını taşıyan güçlerin bugün önündeki en acil görev, bu silkinme ve dinamizme süreklilik, kalıcılık ve genişlik kazandıracak adımları atmaktır. Sorunun tayin edici halkasını, bu sürekliliği ve yeni kesimlere açılmayı sağlayacak programatik perspektiflerle birleşik olarak birbirlerini tamamlayacak zenginlik ve kapsayıcılıkta örgütlenme ve eylem biçimleri ortaya koymak oluşturur.

     

    Bu ihtiyacın tespiti noktasında -söylem ve kapsam farklılıklarına karşın- genel bir uzlaşma var gibidir. Fakat sorunun çatallandığı nokta da yine burasıdır. Söylemde aynı amaçla hareket ediliyor görünülse de bu yolun nasıl yürünmesi gerektiğine gelince yer yer birbirine taban tabana zıt yaklaşımlara rastlanmaktadır.

     

    “Hayır” cephesinin “Hayır”da birleşmek dışında hiçbir ortak noktası olmayan güçleri içeren heterojen karakteri ısrarla görmezden gelinmektedir. Bu ısrar temelinde o “yüzde 49′un bütünlüğünü” korumak gibi olmayacak bir hayal önerilmektedir. Referandum sürecinde önümüze konulan bir rejim değişikliğini kabul ya da reddetmekle sınırlı bir tercih yapmak gerekiyordu. Bu sınırlar içinde ‘karşı çıkmakla’ yetinen bir duruş, ortaklaşmak için yeterliydi. Fakat şimdi artık ‘kurucu’ türden bir ortaklığa ihtiyaç vardır. Tarihsel hedeflerin genişliği ya da sınırlılığından kaynaklı olarak bu noktada da tam bir mutabakat sağlamak mümkün değilidir. Lakin, en azından emeğin ortak siyasal, sosyal ve siyasal ihtiyaç ve çıkarları temelinde dönemsel bir ittifak kurabilme olanağı vardır ve zaten tarihin bugün önümüze koyduğu acil görev de bu temelde bir cephenin bir an önce örgütlenmesidir.

     

    Bu genel çerçeve ışığında somuta doğru ilerleyecek olursak, referandum sürecinde “Hayır” demekte birleşen komünistler, devrimciler, samimi sosyal demokratlar ve ilericilerle Meral Akşener, Sinan Oğan ya da Ümit Özdağ gibi fanatik milliyetçiler arasında hangi konuda nasıl bir yakınlaşma sağlanabilir ki yüzde 49′un bütünü korumak gibi bir hedef telaffuz edilebilsin? Aynı soru AKP içindeki “gizli ‘Hayır’cı” kesimler, Tayyip Erdoğan diktatörlüğüne karşı çıkış nedenlerini dahi Kürt ve Suriyeli göçmen düşmanlığının oluşturduğu ulusalcı fanatikler, gücü ellerinde bulundurdukları yıllarda yaptıklarını henüz unutmadığımız cemaat kadroları açısından da geçerlidir. Abdullah Gül, Bülent Arınç, Hüseyin Çelik, Ömer Dinçer vb. kimlerdir ve geçmişte nasıl bir rol oynamışlardır ki, bugün bunlar gizli ya da potansiyel bir müttefik olarak görülebilmektedir.

     

    Benzer bir siyasal körlük ve yüzeysellik, umudunu büyük ölçüde hala AKP içindeki çatlaklara ya da AB ve ABD emperyalizmlerinin Tayyip Erdoğan’ı köşeye sıkıştırmalarına bağlayan “geniş cephe” anlayışları için de geçerlidir. Yıllardan beri gözlerinin önünde olup bitenler ortadayken görmezden gelen AB ve ABD yönetimlerinin iğrenç ikiyüzlülüğüne her gün yeni örnekler eklenirken hala bu tür çatlaklara bel bağlamak akıl tutulmasının da ötesinde bir siyasal aymazlıktır.

     

    Yukarda işaret ettiğimiz iki nokta, referandum sürecinin kazandırdığı özgüven ve morali koruyup ileriye taşımanın yolları aranırken kesinkes uzak durulması gereken iki büyük tehlikenin ifadesidir. Bunlara bugünkü CHP yönetiminden bugüne kadar sergiledikleri duruş dışında bir tutum bekleme hayalciliğini de eklemek gerekir.

     

    Sorunun sakınılması gereken tehlikeler yönünü bir kenara bırakarak nasıl bir hat izlenmesi gerektiğine ilişkin olumlu anlamda neleri baz almak gerektiği yönünden yaklaşılacak olursa, bunu en kısa ifadeyle emek-sermaye çelişkisini merkeze koyan bir yaklaşımla hareket etmek şeklinde özetleyebiliriz.

     

    Bu soyut ve genel ifadeyi gerekçeleriyle birlikte açıklamaya çalışacak olursak, öncelikle iki noktanın altı çizilmelidir:

     

    Bunlardan birincisi, “Hayır” cephesinin omurgasına süreklilik ve kalıcılık kazandırabilmenin tek başına yeterli olmayıp metropollerde ve büyük sanayi kentlerinde de “Hayır”ın baskın çıkmasını sağlayan dinamikler ve kesimlerle buluşma zorunluluğudur. Dikkat edilirse bu kentlerin hepsi işçilerin çoğunluğu oluşturdukları sanayi kentleridir. AKP ve MHP tabanındaki çözülme de buralardan başlayan bir çözülmedir. Eğer biz çoğunluğunu aynı zamanda gençlerin oluşturduğu bu çözülmeyi hızlandırıp genişletmek gibi bir amaca sahipsek -ki diktatörlüğün altını oymanın yolu buradan geçmektedir- o zaman bu işçi ve emekçileri de bize yaklaştıracak bir programatik perspektif ve talepler bütünlüğüyle hareket etme zorunluluğu karşımıza çıkar.

     

    Kaldı ki, ekonomik krizin ağır ve ezici sonuçlarını toplumun çok daha acı biçimlerde yaşayacağı bir döneme girmek üzereyiz. İşsizlik ve enflasyonun şimdiden tırmanışa geçmiş olması, gelmekte olan dalganın ön habercisidir. Kriz en başta parti ayrımı yapmadan işçi ve emekçileri vuracaktır. Yanı sıra, taşrada AKP teşkilatının ana dayanağını oluşturan KOBİ patronları topun ağzındadır.

     

    Emek-sermaye ekseninde bir perspektifle hareket zorunluluğunu ve bunun bir fantezi ya da tercih sorunu olmayıp hayatın dayattığı bir gerçeklik olduğunu bu iki etken bile anlatmaya yeter.

     

    Onun için, öncelikle gençleri ve kadınları vuran işsizliğe karşı çalışma sürelerinin düşürülmesi ve insanileştirilmesi temelinde somut talepler başta olmak üzere işçi ve emekçi yığınların günlük yaşamlarına değen taleplerin öne çıktığı ama kendini elbette sadece ekonomik olanla sınırlamayan bir dönemsel program ortaklaşması üzerinde yoğunlaşılmalıdır.

     

    [Alınteri'nin 14. sayısının başyazısıdır]