• Paylaş

    KATEGORİ : GÜNCEL

    Eklenme tarihi : 2017-02-16
  • Sandığa gitmemeyi savunmak başka şeylerin yanısıra siyasete kayıtsızlığın daniskasıdır

    Seçim ya da referandum süreçleri gibi dönemler, politikaya ilginin kitleler içinde de arttığı kesitler olarak ‘olağan’ dönemlerden ayrılır.

     

    Proletaryanın ölümsüz önderlerinden Engels’in, İngiliz işçi sınıfının 19. yüzyıl başlarındaki halini tasvir ederken kullandığı bir tanımla “beyinsel olarak ölü, otsu bir yaşam süren” iflah olmaz kayıtsızlar dışında her işçi ve emekçi, gündemdeki bu konuyla bir biçimde ilişkilenir.

     

    Bu ilişki elbetteki sınıfsal çıkarlarına uygun doğru bir bilinç temelinde şekillenmez. Tersine, ellerindeki olanakların fazlalığı yanında geçmiş yılların birikimi gerici önyargıların da yardımıyla burjuvazi ve gericiliğin etkisi çoğunlukla daha baskın ve belirleyici olur.

     

    Bizzat bu süreçlerin doğası da kitleler içindeki bu gerici önyargı ve yanılsamaları besleyip büyütmeye müsait yön ve özellikler taşır. Burjuvazinin sınıf egemenliği ve kapitalist sömürü düzeninin sandıkta (ve parlamentoda) elde edilecek sonuçlar yoluyla geriletilip yıkılabileceği yanılsaması bunlar içinde en ehven-i şer olanıdır; ki bunun nasıl budalaca bir yanılgı olduğu sayısız tarihsel örnekte de yaşanarak görülmüştür.

     

    Tutarlı devrimci bir yaklaşım açısından o zaman bu süreçlere kayıtsız ya da mesafeli mi durmak gerekir?.. Sınıf mücadelesinin sürdüğü koşullar arasındaki farklılıkları, bu farklılıkları belirleyen temel öznel faktör olarak işçi sınıfı ve emekçi kitle hareketinin düzeyini, sınıfın ve kitlelerin mevcut durumdaki bilinç ve örgütlülük düzeyleri yanında ruh hallerini, devrimci siyasal eylem ve örgütlenmeye yakınlık-uzaklık derecelerini vb. dikkate almayan indirgemeci düz bir mantıkla her dönemde geçerli genel doğruların ve sloganların tekrarıyla yetinen bir tutum mu tercih edilmelidir?.. Bu bir ‘devrimcilik’ ölçütü olarak kabul edilecekse şayet, bu tarz bir devrimcilik ne kadar devrimcidir?..

     

    İşçi sınıfı hareketinin tarihi kadar Marksist teoride de bu soruların yanıtları fazlasıyla açık, net ve somuttur. Marksizmin kurucu önderlerinin eserlerinde, proletaryanın demokrasi uğruna mücadele okulunda da deneyim kazanmasının öneminden tutalım güçlü bir devrimci yükselişin yaşanmadığı koşullarda sandığa gitmemek şeklinde pasif bir “boykotçu” tutumun yanlışlığına kadar konuyu değişik yönlerden ele alan çok sayıda makale bulunur. Marks ve Engels’in 1848 devrimleri üzerine birlikte ve ayrı ayrı kaleme aldıkları yazılar, Marks’ın “Fransa’da Sınıf Savaşımları” kitabına Engels’in 1894 yılında yazdığı önsöz, Lenin’in “’SolKomünizm-Bir Çocukluk Hastalığı” kitabıyla “Boykota dair” makaleleri bunlar içinde en ünlüleridir.

     

    Bunların hepsinin ortak noktasını, demokrasi uğruna (da) mücadele etmeyen, bu savaşım sırasında deneyim kazanıp pişmeyen ve topluma öncülük yeteneklerini geliştirmeyen bir proletaryanın sosyalist devrimi de başaramayacağı vurgusu oluşturur. Günümüzde artık dolaysız bir biçimde sosyalist devrime bağlı olarak ele alınıp doğrudan onun kaldıracı haline getirilmesi gereken bu iki savaşım düzlemini hala birbirlerinin karşısına çıkarıp biri adına diğerini boşlamak, Marksizmin devrimci önderlerinin konuyla ilgili yazılarında kullandıkları tanımlarla “budalalık”, “ahmaklık” ya da “sol çocukluk”tan başka bir şey değildir.

     

    Bu aslında, sınıfa ve kitlelere olan uzaklık ve yabancılığın bir yansımasıdır. Her somut tarihsel evrede onları somut gerçeklikleri içinde kavrayıp ileriye doğru çekmekten kaçmanın bir bahanesidir. Çoğu kez çok gerilerden başlamayı ve Sisphos sabrı göstermeyi gerektiren devrimci öncülük görevlerine yan çizerek kendi kendine kumda oynama rahatlığını seçmektir. Kısacası, “yüksek devrimci siyaset” adına siyasete kayıtsızlığın daniskasıdır bu.

     

    Önümüzdeki referandum, bugünün somut koşullarında ne anlama geldiğinden ve yol açabileceği sonuçlardan soyutlanarak ele alınamaz. Bu bağlamda, katılım oranı ne kadar düşük olursa bunun “evet” lehine avantaj sağlayacağı gerçeğiyle birlikte düşünülecek olursa, keskin bir solcu görünüm altında bugün sandığa gitmemeyi savunmanın “yetmez ama evet” demenin güncel bir versiyonundan başka bir şey olmadığı gerçeği bütün çıplaklığıyla sırıtır.

     

    [Alınteri’nin 15 Şubat 2017 tarihli 9. sayısının başyazısıdır]