• Paylaş

    KATEGORİ : Yok

    Eklenme tarihi : 2017-06-14
  • 15-16 Haziran 1970 direnişi, Türkiye işçi sınıfı hareketinin tarihinde hala aşılamamış bir zirve özelliğini taşır

    15-16 Haziran 1970 direnişi, Türkiye işçi sınıfı hareketinin tarihinde hala aşılamamış bir zirve özelliğini taşır.

     

    Bu görkemli tarihsel eylem, burjuvazinin sınıf içindeki ajan şebekesini oluşturan Türk-İş cenderesine hapsedilmek istenen işçi sınıfının, sermayeye ve faşizme verdiği tepkiden doğmuştur. Proletaryanın yasalar ve polis zoruyla Türk-İş’e doğru güdülmesi, o günün koşullarında fiilen bir sendikasızlaştırma harekâtı özelliği taşıyordu. Sınıfın buna yanıtı ise onlarca fabrikada üretimi durdurmakla kalmayıp önünde durulması güç bir sel halinde sokaklara akmak oldu. İstanbul ve İzmit gibi büyük sanayi kentlerinde yaşam 2 gün boyunca durdu.

     

    O iki gün boyunca proletarya sadece üretimden gelen gücünü konuşturmakla kalmadı, toplumsal yaşamda da nasıl belirleyici ve karşı konulmaz bir güç olduğunu dosta düşmana gösterdi.

     

    Yalnız, 15-16 Haziran’ın büyüklüğü ve önemi, sadece katılımın kitleselliği ve sınıfın sergilediği militanlığın çarpıcılığından ileri gelmez. Bunlar onun ‘görünen yüzünü’ oluştururlar. Ona tarihsel anlam ve önemini kazandıran özellikler ise ilk bakışta hemen görülemeyebilen yüzünde saklıdır.


     
    Bunlardan özellikle ikisinin altı kalınca çizilmelidir: 

     

    1) 15-16 Haziran, Türkiye işçi sınıfının ‘sınıflaşma’ sürecinde tarihsel bir dönüm noktasıdır,

     

    2) Dönemin devrimci hareketinde egemen küçük burjuva anlayış ve kalıplara da darbe indiren bir taban hareketi olarak ‘kitlenin öncüleşmesi’ örneğidir. 


     
    Bu yönler ve bunların alt başlıklarını oluşturan özelliklerin üzerinden atlayan bir 15-16 Haziran kavrayışı eksik ve sığ kalır.


     
    Kapitalist toplumu oluşturan bütün sınıflar gibi işçi sınıfının sınıf olarak varlığını da onun kapitalist üretim süreci içindeki yeri, üretim araçlarıyla olan ilişkisi belirler. Bu anlamda işçi sınıfının varlığı ve onun kapitalizme karşı mücadeledeki rolü, öznel niyet ve yorumlara bağlı olmayan nesnel bir durumdur.

     


     
    Fakat bu nesnellik, kendiliğinden edinilmiş bir ‘sınıf kimliği’ anlamına gelmez. İşçi sınıfı bu kimliği, başlangıçta kendiliğinden giriştiği sendikal ve siyasal mücadele süreçlerinde edinir. “Üretimden gelen güç” olarak tanımlanan kendi gücünün neler başarabileceğinin farkına varmak, sınıf kardeşleriyle kader ortaklığının bilincine vararak onlarla daha sıkı kaynaşma, bu temelde birbirini sahiplenip dayanışma bilincinin gelişmesi, öte yandan sınıf düşmanı burjuvazi ve onun devletini daha iyi tanıyarak onlara karşı bilinçli bir sınıf kini ve öfkeyle donanma- bu ‘kimliğin’ tamamı olmamakla birlikte en temel unsurlarıdır.


     
    İşte 15-16 Haziran, bu kimliğin oluşumu ve kitleselleşmesi bakımından da bir zirveyi ve dönüm noktasını temsil eder. Onun tarihsel bakımdan taşıdığı anlam ve önem öncelikle bu özelliğinden kaynaklanır.

     

    Tabii ki o bu açıdan da ‘durgun gökte çakan bir şimşek’ misali patlak vermemiştir. Öncesi de olmakla birlikte 1963’teki Kavel Grevi ile başlayıp 1965’teki Kozlu Direnişi, 1966 Paşabahçe Grevi gibi iz bırakan irili ufaklı direnişlerle örülen bir sürecin devamıdır.

     

    Fakat bir yönüyle de onlarda cisimleşen ‘oluşum’ dönemini geride bırakıp ‘olgunlaşma’ düzlemine geçişi simgeleyen bir sıçrama anıdır.Bu iki düzlem arasındaki farkı, sınıfın köylülüğe özgü kalıntılardan belirgin bir biçimde arınarak daha rafine bir proleter kimlik ve özellikler edinme düzlemine geçişi şeklinde de tanımlayabiliriz (ki bu, Türkiye’de kapitalizmin gelişme düzeyine paralel seyreden bir süreçtir).

     


     
    Eylemin görkemli kitleselliği ve militanlığı yanında sendikalar ve grev yasalarının değiştirilmek istenmesini hedef alan dolaysız siyasal karakteri ile sınıf içindeki sendikal rekabet ve bölünmüşlüğün üstüne çıkan birleştirici-dayanışmacı özelliği ‘sınıf kimliğinin edinilmesi’ bağlamında anılması gereken alt özelliklerdendir.


     
    Kitlelerin ‘öncülerin’ de önüne geçmesi anlamında 15-16 Haziran’ın nasıl sarsıcı ve sürükleyici bir rol oynadığını zihinlerde canlandırabilmek için, bu görkemli işçi direnişinin patlak verdiği günlerde Türkiye solunda “Türkiye’de işçi sınıfının olup olmadığı” tartışmasının yaşandığını hatırlamak herhalde yeterli olur. Direniş, proletaryanın devrimimizdeki öncü rolünün inkar eden ve bu misyonu “asker-sivil aydın zümre”ye, ordu ve bürokrasinin bir kanadına veren revizyonist anlayışa güçlü bir darbe indirdi. Devrimci potansiyelini ortaya koyan proletarya, Kemalizm ve elli yıllık revizyonizmin etkisinden kopamamış genç devrimci harekete pratik bir uyarıda bulunmuş oldu. İşçi sınıfı karşısına askeri, polisi, parlamentosu, yasaları, mahkemeleriyle çıkan burjuvazinin baskı aygıtı olan devleti hem kendisi pratikte tanıdı hem de Kemalizm’in ve 27 Mayıs müdahalesinin etkisiyle devrimci harekette dahi etkin olan orduya ilişkin yanılsamaların ve beslenen hayallerin zayıflamasını sağlayacak bir işlevde bulundu.

     

    ‘Kitlenin öncülerini de aşarak öncüleşmesi’ sendikal planda da kendini gösterdi. Çıkarılmak istenen yasalara karşı asıl olarak fabrikaların içiyle sınırlı kalacak eylem çağrısı yapan DİSK yöneticileri, 15 Haziran günü ortaya çıkan manzara karşısında paniğe kapılarak o gece bu kez itfaiyeciliğe soyundular. TRT’den işçilere “tahriklere kapılmayarak fabrikalarından çıkmamaları” çağrısı yaptılar. Fakat sınıfın sokağa taşan öfkesi bu yatıştırıcı vaazlara kulak asmadı. 16 Haziran günü, daha büyük kalabalıklar daha kararlı bir tutumla cadde ve sokaklara aktılar.

     


     
    Bugün yeni 15-16 Haziran’lara ihtiyacımızın olduğunu birçok çevreden duymak mümkün. Fakat nasıl sorusuna herkesin aynı cevabı verdiği söylenemez. Somut koşullardaki farklılıkların farkında olunup olunmaması da bir yana herkesin 15-16 Haziran’dan anladığı şey aynı değil çünkü. Haliyle çıkarılan ders ve sonuçlar da farklı.


    Halbuki ne işçi sınıfı hem bileşim ve üretim koşulları açısından hem de yaş, deneyim ve olgunluk düzeyi bakımlarından o günlerin sınıfı ne de ‘sınıf kimliği’nin içeriği ve temel unsurları o günlerin aynısı ya da benzeri. Aradaki bu büyük ve derin farkları unutan bir 15-16 Haziran nostaljisi, iyi niyetli fakat altı boş bir dilek ve temenni olmanın ötesine geçemez.


    Zaten bugün yeni bir 15-16 Haziran’a bugün belki de en başta “öncülere de öncülük edecek bir taban hareketi” bağlamında ihtiyacımız var. 2013′teki Gezi (Haziran İsyanı) bu yönde bir sarsıntı ve umut yarattı yaratmasına ama sol hareketteki tasfiyeciliğin ve konformizmin derinliği nedeniyle etkisi ve sonuçları o kadar derin ol(a)madı.

     

    Yeni bir 15-16 Haziran ihtiyacı, Gezi’nin başlayıp da arkasını getiremediğini tamamlamanın da yolu aslında. Tabii bu yeni 15-16 Haziran(lar)’da kendini sadece dönemsel talep ve hedeflerle sınırlamayıp çürümüş kapitalist sistemin temellerine yöneldiği taktirde…