• Paylaş

    KATEGORİ : Yok

    Eklenme tarihi : 2017-09-08
  • Selma Aybal yoldaş bir hainin ele vermesiyle yaralı yakalandı, işkenceyle katledildi

    “Yaşamının baharındaydı…” denir ya, tam o yaşlardaydı… 1962 ya da ‘63 doğumlu. Sivas‘ın Suşehri ilçesinden Ankara‘ya göçmüş ortahalli bir ailenin çocuğu. Babası o dönem, nafakasını Kızılay-Dikmen hattında işlettiği dolmuşuyla çıkarmaya çalışan bir esnaf. Dördü kız biri erkek beş kardeşin ortancası. Zayıf, uzun saçlı, esmer, güleç yüzlü bir genç kız… Çocuksu çizgilerini henüz kaybetmemiş duru bir güzellik…

     

    12 Eylül karanlığının bütün koyuluğuyla çöktüğü günler… Daha işin başında kendilerinin bile beklemediği kadar “kolay bir zafer” kazanan faşist darbeciler, 6 ay geçmeden konumlarını iyice pekiştirmiş durumdalar. TKP ve denetimi altındaki DİSK yönetimi falan gönüllü havlu atmışlar, Selimiye‘nin önünde “teslim olma” kuyrukları oluşmuş… Dönemin “en büyük” üç devrimci örgütü ise 6 ay bile dayanamamış, peşpeşe yedikleri operasyonlar ve çözülmeler sonucu darmadağın olmuşlar. Genel olarak “sol” hareketi bu kadar berbat bir yenilgi ve tasfiyeye sürükleyen asıl etken ise düşünsel ve ruhsal teslimiyet; daha darbeyle birlikte kolların yana düşmesi, dövüşmekten ve direnmekten önce saklanmanın ve kaçmanın düşünülmeye başlanması, o “büyük” örgütlerden birinin o zamanlar yolda karşılaştığımız bir MK üyesinin sırıtarak söylediği gibi “millet(in) pasaport sırası bekliyor” olması… Kısacası önce kafalarda başlayan “mültecilik” ve bunun başını alıp gitmesi…

     

    ‘81′in Mayıs ya da Haziran ayları olsa gerek, bir randevu haberi geldi. Ankara operasyonunda ele geçmeyenlerden bir yoldaş örgütü arıyordu. Önce biraz “garip” hatta düpedüz “mide bulandırıcı” göründü bu randevu isteği gözümüze. Çünkü 1981′in Mart-Nisan aylarında Ankara’da büyük bir operasyon yemiştik ve bölgedeki bilinen bütün kadro ve belli başlı militanlarımız yakalanmıştı. Sempatizan ya da kitle ilişkisi düzeyinde ele geçmeyenlerin olması doğaldı ama o günkü ortamda onların içinden birinin yollara düşüp yeniden bağ kurmak üzere örgütü aramaya çıkması pek “doğal” bir durum değildi. Randevu gönderenin güvenilirliği, arkasının temiz olup olmadığı, vb. vb. konularda teyit ettirici araştırmaları yaptıktan sonra İsmail CÜNEYT gitti o buluşmaya. Fikirtepe civarlarında bir yerde buluşulacaktı…

     

    İsmail, kendisini kaygıyla beklediğimiz buluşmadan birkaç saat sonra, yüzünde güller açarak döndü. Bir polis tuzağı falan gibi “korktuğumuz” olasılıklar söz konusu değildi ama açıkcası “beklemediğimiz” bir durumla karşılaşmıştık. “Gelen”, daha önce adını bile duymadığımız, İsmail’in gülerek anlatımıyla, “…çocuk diyebileceğin kadar genç amaaaa hiç öyle sinik, çekingen falan davranmayan, karşısındakiyle çatır çatır tartışıp konuşan, inisiyatif sahibi olduğu belli…” genç yoldaşlardan biriydi. Adı SELMA AYBAL‘dı. 12 Eylül öncesi bayağı etkin hale geldiğimiz Ankara Çankaya Lisesi‘ndenmiş. Daha önce örgütlenen teyzesinin oğlu vasıtasıyla 1979 sonu ‘80 başlarında TİKB ile ilişki kurmuş. İki kız kardeşi de bizdenmiş ve bunlardan -galiba- biri Nisan operasyonunda yakalanıp tutuklananlar arasındaymış. Ablasının yakalandığını duyunca “tedbir” olarak evden ayrılmış ve ayrılmakla da iyi etmiş; çünkü bir süre sonra bu kez onu almak üzere evleri tekrar basılmış. Bunu duyunca, örgütle tekrar bağ kurabilmek amacıyla İstanbul‘a bir akrabalarının yanına gelmiş ve uzun uğraşlardan sonra nihayet bize ulaşabilmiş. Şimdi yeniden görev istiyordu ve verilecek her görevi yapmaya hazırdı. Adnan Yücel’in dizeleriyle “…birileri kaçıp göçmelerdeyken“; “… Direnenler de vardı bu havalarda!”

     

    Ölümünün 8. yıldönümünde TİKB merkez yayın organı Orak-Çekiç‘te yayınlanan anma yazısında söylendiği gibi:

     

    …Selma, henüz TİKB’nin Ankara örgütü ilk kurulduğu, çevresel yapıdan örgütlü bir yapıya geçtiğimiz ilk zamanlarda örgüt yapısı içinde yer aldı. Yaşamını profesyonel bir devrimci olarak sürdürme yönünde yaptığı seçim, devrimci yükseliş dönemlerinde örneğini çok gördüğümüz coşkuya dayalı bir sürüklenme ya da koşulların dayattığı bir illegaliteye geçme zorunluluğu değildi. Kuruluş halinde ve düzenli bir örgütsel işlerlik ve çalışmanın ortaya çıkarılması için çeşitli güçlükleri alt etmekle karşı karşıya olan bir yapıya katılarak, onu omuzlayan yoldaşlardan biri olması Selma Aybal’ın değerini ortaya koyar. İnsan için hava, balık için su neyse bir komünist içinde devrimci yaşam odur. Selma TİKB’de doğal yaşam ortamını bulmuştu. Yoksa bir pınarın suyu gibi nasıl berrak ve bir çağlayan gibi gürül gürül olunur, tiz sesiyle devrim yangını türküler nasıl söylenir… (Orak-Çekiç, Sayı: 65)

     

    Toprağa düşüşü de “görev almak üzere” gelişi gibi altında taş gibi sağlam bir kararlılığın yattığı yalınlıkta oldu! Adana‘ya gönderdik onu. Bölge baskı hücresini yeniden kurabilmek için gerekli evin tutulmasını da kolaylaştıracak bir bayan yoldaşa ihtiyaç vardı. En küçük bir itiraz ya da mızmızlanma göstermeden adeta uçarak gitti bu göreve. Yeraltında baskı hücresi demek, kendini kendi ellerinle ikinci bir yalıtmaya tabi tutmayı göze almak demektir. Bir benzetmeyle anlatmaya çalışacak olursak baskı hücresi, yeraltının dahi kapıcı dairesidir! O denli katı bir güvenlik gerektirir bu birim çünkü. Her babayiğidin harcı değildir ve olmamıştır bu özelliğinden dolayı. O dönemin koşullarında, bazıları kırık dökük ve artık tamire de götüremediğin teksir makinaları ile baskı yapmanın, gerekli miktarlardaki kağıdı, mürekkebi, “mumlu“yu dikkat çekmeden temin edip evlere sokmak ile basılan materyalleri yine çevreyi uyandırmadan ilgili birimlere ulaştırmanın güçlükleri bunun yanında işin en zevkli ve keyif verici yanıdır. İşte bundan dolayı ayrı bir anlamı vardı o itirazsız gönüllülüğün!..

     

    Adil Özbek haini yakalandığında çözülebileceğini öngördük. Çünkü her şey bir yana, içinde bulunduğu ruh hali iyi değildi. Özellikle de Adana’da birlikte çalışırlarken sürtüşme içine girdikleri yönetici kadroya duyduğu öfke ve kin, aslında alttan alta örgüte ve devrime karşı bir güvensizlik ve düşmanlaşmaya evriliyordu. Bu öngörüden yola çıkarak hızla harekete geçtik. İstanbul’da bildiği ve çıkarabilme ihtimali olan iki evi hemen boşaltarak geri çekildik. Bu arada Adana’ya özel bir kurye gönderdik. Çünkü hain son birkaç yıl Adana’da yöneticilik yapmıştı, dolayısıyla bölgedeki yapılanmamızı ve ilişkilerimizi iyi biliyordu. Buna rağmen oradaki geri çekilme sırasında biraz yavaş hareket edilmiş. Özellikle de baskı evi gibi ilk elde ve büyük bir hızla boşaltılması gereken bir üssün boşaltılması bile -olanaklardaki daralmanın da etkisiyle- taksit taksit gerçekleşmiş. Bu arada 3-4 gün yitirilmesi yetmezmiş gibi son silah ve malzemeler de çıkarıldıktan sonra evde kalan genç yoldaşların -biri Selma- kişisel eşyalarını almak üzere son bir kez daha eve gitmelerine izin verilmiş. Sporda ve yaşamın başka alanlarında olduğu gibi, sınıf mücadelesinde de zamanlamanın önemi büyüktür; bu bazen hayati sonuçlar doğurur! Hele söz konusu olan yeraltı ise, mücadele bu kadar kural ihlalini karşılıksız bırakmaz! Şans faktörü, vb. yardımıyla bir kere zıplarsınız, belki iki kere zıplarsınız… ama mücadelenin yasaları hükmünü yürütür ve kurallara boşvermenin faturası eninde sonunda bir biçimde çıkar karşınıza!..

     

    Selma ve yanındaki yoldaşın, iki-üç parça giysiyi almak için 4. kez gittikleri evden çıkmalarının hemen ardından hain polisi eve getirir. Evin boşaltıldığını gören ekipler öfkeyle dönüş yoluna koyulurlar. Ancak hainin gözünü öylesine bir düşmanlık bürümüştür ki, dönüş yolunda trafiğin tıkandığı bir sırada yandaki dolmuşta Selma’nın oturduğunu görür; polisleri uyarır, Selma ve yanındaki yoldaş arabadan atlayıp koşarak kaçmayı denerler ama arkalarından açılan ateşle Selma yaralanır, yere düşer ve yaralı halde ele geçirilir. Adil Özbek köpeği, daha sonra kaleme aldığı itirafnamesinde bu alçakça davranışına “gerekçe” olarak; “Örgüte değil güya sadece ona düşman olduğunu iddia ettiği kadronun yakalanmasını sağlayabilmek için onunla ilişkisi olduğunu bildiği Selma’yı görmezlikten gelmediğini” yazmıştır. Burada da sınıf mücadelesinin bir başka yasası çıkar karşımıza: Devrimcilik dışına düşmekle kalmayıp örgüte ve devrime düşmanlaşmak, eğik bir düzleme benzer! Bu zemine düşenin işi nerelere kadar vardırıp nerede duracağı hiç belli olmaz!

     

    Selma hastanede de çok net ve yalın bir duruş sergiler! O haliyle hayvanca işkence yapılır kendisine. “Ancak konuşursa tedavi göreceği” söylenir ve gerçekten de bu iğrenç şantaja uygun davranır işkenceciler. Yaraları ölümcül değildir aslında; ama doğru dürüst bakılıp tedavi edilmediği için özellikle karnından aldığı yara mikrop kapar ve öldürür! O çocuksu gençliği yanında sergilediği tavizsiz duruşuyla da hayranlığını kazandığı hemşire ve doktorları bile arkasından ağlatarak bir Eylül sabahı -8 Eylül 1981- o güzel kara gözleri kapanır… Ankara’da Karşıyaka Mezarlığı‘nda yatıyor şimdi.

     

    Gelişiyle de, duruşuyla da, ölüşüyle de o tam da Nazım‘ın “sıra neferi” dizeleriyle anlatmaya çalıştığı parti ve devrim neferlerinden biriydi. O günden bugüne taraftar çevremizde bu kadar çok çocuğa SELMA adının konulmasının nedeni, muhtemelen onun bu yalın kararlılığının uyandırdığı saygıdandır.