• Paylaş

    KATEGORİ : KADIN

    Eklenme tarihi : 2017-01-05
  • Kadınların için için kaynayan bir yanardağ olduğunu unutuyorlar

    Leyla Sander

     

    Burjuvazi ve gericiliğin sistemi her yeniden yapılandırma hamlesinde kadınlardan başlaması boşuna değil. Hayatı çok yönlü olarak kucaklayan, onu yeniden üreten, biçim veren yapıcı kurucu özellikleriyle kadınlardır çünkü.

     

    Her erkek bunları bilir; Erdoğan zorbası da bu özellikleri nedeniyle hedef tahtasına çakıyor yaşı ne olursa olsun kadınları… Onu çocukluktan başlayarak inatla, her yolla dize getirmek, aileye onun üzerinden ayar vermek hayati önemde faşist sistem açısından. Dindar ve kindar nesil yetiştirmek üzere neredeyse bebeklikten başlayarak eğitimi gericileştirmek, toplumun gözeneklerine kadar sızabilmek, çürütüp yıldırmak, rızayı, korkuyla baskıyla hakim kılmak için bütün gayretleri!

     

    Gezi’nin ciğerlerimizi temiz havayla dolduran isyan dalgaları kadın hareketinde yeni bir sıçramayı tetikledi. Özgecan’ın katlinden sonraki dönemde kadınlar katillerine karşı daha çok eyleme geçmeye başladılar. Kendilerini savundular, hatta öngördükleri durumda erkeklerden önce davrandılar.

     

    Cinayete varan her nevi erkek şiddetine karşı mücadele onları birleştiriyor. Birlikte yürüme ve eyleme duygusu aşağılanarak tıkıldıkları hücrelerinden onları çıkarıyor. Bunun sağladığı özgüven ve yetenek daha bilinçli, örgütlü ve hedefli adımları koşulluyor. Öğreniyorlar…

     

    Kadınların eylem zenginliği ve çeşitliliği, ilmek ilmek ördükleri için kolay kolay çözülemeyen birliktelik süreçleri önemlidir. Örgütlü örgütsüz binlerce kadının tek yürek olup aktığı eylemler, kolektif seferberliğin bellekte yarattığı izler kolay kolay silinemiyor. Biriktiriyorlar…

     

    Artvin’in, Karadeniz’in HES’ler uğruna tahrip edilmeye çalışılan dağları, yaylaları, pınarları kadınların geçit vermeyen haykırışlarıyla yankılanıyor. Kentsel dönüşüm yağmasına karşı çıkışta da başı çekiyor kadınlar. Hayatlarını zehir eden ne varsa dikilmeyi görev biliyorlar. Kadınların kahredici sabrı ve geriye bakmayan cesaretidir bu eylemlerden akılda kalan.

     

    Fransız devriminde, arkasından Komün’de petrolcü kadınların her şeyi göze alan öfkesi, Sovyet Devrimi’nin kıvılcımını ateşleyen süreçteki ekmek isyanları, Latin Amerika’dan İspanya’ya, savaşlardan katliamlara… kaybedecek şeyi olmayanların korkusuz doğruluşuyla ayaklanıyorlar.

     

    Fazla uzağa gitmeye, tarihe uzanmaya gerek yok. Onlar son olarak, ortalığa dehşet ve korku salma yetkisini kuşanmış AKP’li güruhun Meclis’e, evlilik yaşını 12′ye düşüren, kendileriyle evlenmeyi kabul ettikleri koşullarda kız çocuklarını tecavüzcüleriyle başgöz edip bu saldırganlığın affedileceğini savunan önergeye karşı isyan ettiler.

     

    Yaşlı-genç hemen tüm toplumsal kesimlerden kadınlar, bir gece yarısı Meclis’e getirilerek yasalaştırılmak istenen tecavüz ve çocuk istismarı önergesine karşı direnme özgürlüğüne aktı. Sokaklardan günlerce çekilmedi. Polisin copuna, gazına, TOMA’sına bana mısın demeden kararlılıkla ortalığı ışıtacak ve esin kaynağı olacak tarzda dövüştü. Kolektif acılarının hesabını sorarcasına, gelecek hayalinde buluşurcasına geriye bakmadan öne atıldılar.

     

    Onlara yeter artık dedirten önerge geri çekilene kadar da durmadılar.

     

    Kadını aşağılayan, yalnızca toplumsal hayattaki varlığına ve kimliğine değil ruhunun tüm gözeneklerine de hücre örmek için yanıp tutuşan erkek egemen gerici ideolojiyi ne baskıyla ne de rızayla kabul etmediklerini eylemleriyle ilan ettiler. “Kadın gibi dövüşme”nin ne demek olduğunu fazla söze gerek bırakmadan dünya aleme gösterdiler. 

     

    2016′da kadın cinayetlerinin rekor artışı insanı isyan ettiriyor. Düşünün ki, tam 328 kadın katledilmiş sadece bu son yıl içinde. Neredeyse her güne bir kadın düşüyor. 

     

    Çürümüş sistemin, çeteleşmiş devletin bütün köhnemiş kurumlarında, okullarında, yurtlarında, dersanelerinde hüküm süren taciz ve tecavüz almış başını gidiyor. Kışkırtılan, görmezden gelinen, adet yerini bulsun kabilinden bile yargılanmayan, başı okşanan, ödüllendirilen katiller elini kolunu sallayarak geziyor. Tıpkı Latin Amerika, Nijerya, Polonya, Bangladeş, Güney Kore, Kenya ve daha birçok ülkede olduğu gibi. 

     

    Çünkü kadınların ezilmesi ve köleleştirilmeleri tarihsel olarak aynı bataklıktan çıkışını alıyor. Göreli farklar olmakla birlikte dünyanın her yanı aynı kapitalist erkek egemen zihniyet, kadınların sınırları çizilmiş alanlardan kıpırdamasını iktidarı için tehdit sayıyor. Emeğine ihtiyaç duyduğu sırada üretime çekiyor, hamilelik gibi, annelik gibi süreçlerde işten atıyor. Geçtiğimiz yıl Fransa’dan İzlanda’ya kadınlar “eşit işe eşit ücret” talebiyle alanlara çıktılar. Çünkü kadınlar gün içinde erkeklerden 50 dakika, bir yılda ise 39 gün daha fazla çalışıyor. İşgücüne katılımın ancak üçte birini kadınların oluşturduğu bizim coğrafyamızda ise kadınlar açısından koşullar çok daha ağır, çok daha dayanılmaz…

     

    Kitlelerin kan banyosuyla terbiye edilmeye çalışıldığı Türkiye’de, yüzyılların ezilmişliğinin cenderesindeki bizlere ‘ölümlerden ölüm beğenin’ diyor faşist AKP diktatörlüğü. Ya çocukken ya yetişkin genç bir kadınken; ya bir fabrikada yanarak ya bir erkeğin kurşunlarıyla… Ya dört duvar arasında sessizce tükenirken ya da sistemin çarkları arasında kendimiz olmaktan çıkarken…

     

    Oysa kadınların için için kaynayan bir yanardağ olduğunu unutuyorlar. Dıştan bakıldığında hiçbir şey yokmuş her şey yolundaymış gibi görünür; halbuki içten içe yanıyor, kaynıyordur. Sıcaklık arttıkça artıyor, patlama öğeleri birikiyordur. Bazen sabreder, bazen burnundan solur, bazen söylenmekle, ilenmekle yetinir… ama patlar günün birinde. Yanardağın ağzını patlatan o kıvılcımın ne olacağını kimse bilemez. Ama bir kez harekete geçti mi de kolay kolay durulmaz.

     

    Hayatta da böyledir; kadınların baskı altında tutulmaları için öyle çok engel çıkarılır ki önlerine, öyle çok eşiği geçmeleri gerekir ki bazıları yorulur bundan, kolay limanlara çıkarlar. Sistemin kendi suretinde kadın kitleleri yaratma sürecinde, babalar, abiler, öğretmenler, patronlar, mahalleli, kocalar, akrabalar… sistemin -şöyle ya da böyle bir parçası olmuş- herkes bu faaliyetin içindedir. Kimileri elinin ucuyla tutar, kimileri canı gönülden katılır buna. Bu köhnemiş dünyanın önüne çıkarılan eşiklerini atladıkça özgürleşir kadın, varolduğunu hisseder, toplumsal kimliğinin farkına varır. Yürür sonra… Tıpkı bir yanardağ gibi patlayacağı güne kadar…

     

    (Alınteri'nin 3 Ocak 2017 tarihli son sayısından alınmıştır)