• Paylaş

    KATEGORİ : GÜNCEL

    Eklenme tarihi : 2018-02-04
  • Enver de Sarıkamış’ın ayazından İstanbul’a “fevkalade ilerliyoruz” diye telgraflar çekiyordu ama...

    M.Ender Öndeş

     

    Sizin de mideniz bulanmıyor mu artık şu televizyonlardaki tartışma programlarından? Ortada bir yönetici, iki tarafta sözde uzmanlar ve öğretim üyeleri, hatta rektörler filan; arada bir de ‘terör uzmanı’ sıfatlı her şeyi bilen tuhaf tipler… Yaşar Kurt çılgınlar gibi bağırıyor “kapat şu televizyonu anne” diye ama dinlemiyoruz adamı, büyülenmiş gibi takılıp kalıyoruz elimizde kumandayla.

     

    Şimdi en kötü günlerdeyiz belki ama ben beni bildim bileli bu ülke yalanlar üzerine inşa edilmekte. Arada bir Birand’ın yaptığı gibi “o vakitler biz çok günah işledik” diye itiraflar gelir ama sonra yeni kuşaklar aynı minvalde devam eder durur.

     

    Bir an durup, kahvedeki amcamın ya da evde taze fasulye ayıklarken gözü ekranda olan teyzemin yerine geçelim; deneyin lütfen, onların durduğu yerden televizyona doğru bakın: Ne güzel değil mi! İşler hep iyiye gidiyor! Bir avuç ‘terörist’ var, hep çırpınıyorlar ve her seferinde ‘son çırpınış’ olarak çırpınıyorlar; bitmek üzereler, etraflarındaki üç-beş kişiyi de tehditle, uyuşturucuyla filan yanlarında tutuyorlar. İyi işte, her şey kontrol altında! Okeye dönebiliriz ya da taze fasulyenin soğanını doğramaya başlayabiliriz.

     

    Hep iyiyiz ama hep hep! Üç rakamına özel bir sevgimiz var misal. Üç saatte Şam’a giriyorduk bir aralar, şimdi üç saatte Efrîn’e dalıyoruz filan. Sonra, üç gün, bir hafta, on beş gün oluyor, bir türlü bitmiyor mesele. Sonra “yaza kalmaz hallederiz” diyor biri, sonra yeni bir kış gelecek, vs. vs… Arada şuraya bayrak dikiliyor, burada başka bir şey yapılıyor…
    Ama bu 1984’ten beri böyle! Hep çapulcular, hep eşkiyalar, hep bir avuçlar…

     

    Tamam, hadi o taraftan bakalım meseleye. ‘Devletlû’ gözlüklerimizi takalım ve oradan anlamaya çalışalım olan biteni. Kaç kişiydi 1984’te Eruh ve Şemdinli’ye gelenler? Şimdi kaç kişi? O günden bugüne kaç kişi öldürüldü ve buna karşın kaç kişi katıldı harekete? Kaç parti kapattık da kaç tane daha kuruldu onların yerine? Kaç gazete kapattık da kaçı yeniden başladı yayın hayatına? O kadar uzağa da gitmeye gerek yok, şu 6-7 yıllık Suriye macerası boyunca askeri olarak, diplomatik olarak Kürt hareketi nerelere vardı? Saydınız mı hiç; kaç bin silahlı insanı vardı eskiden, şimdi kaç bin oldu? Bunun bir açıklaması yok mu?

     

    Var. Devletin resmi tezi şu: Kürtler, çok korkak bir millet! Her işi tehditle, korkuyla yapıyorlar. Birileri onları ölümle filan tehdit edince dizlerinin bağı çözülüyor, ödleri patlıyor ve hemen silahı alıp (yine ölmek için!) dağa çıkıyorlar. İş silahla bitse iyi; sandıkta da aynısını yapıyorlar. Normalde MHP’yi, AKP’yi filan çok seviyorlar, mührü ampule ya da üç hilale vurmak için deli oluyorlar ama ne çare! Tehdit var!

     

    Efrîn’de de o noktadayız işte. Bir Efrîn halkı var mesela, bir de onların aslında zerre kadar sevmediği, bir an önce kurtulmak için dualar ettiği ‘terör’ örgütü… Aynı bizim taraftaki ‘masum işçiler-öğrenciler’ ve ‘provokatörler’ meselesinde olduğu gibi… Yani aslında Kürtler, karakter itibarıyla korkak olmasalar, Türk ordusuna ya da ÖSO’nun şefkatine ihtiyaçları olmadan kendileri de bu beladan kurtulabilirler ama gel gör ki ‘ölüm tehdidi’ diye bir şey var ve onlar paradoksal bir biçimde ‘ölüm tehdidi’yle tutuldukları kentte bu kez bombaların yağdırdığı ölüme katlanıyorlar. Hatta -muhtemelen yine tehditle- Suriye’nin kuzeyindeki bütün kentlerde mitingler yapıyorlar, sloganlar filan atıyorlar.

     

    Bu çok sıkıcı değil mi hakikaten? Tamam, anlıyorum, vatandaş yiyor! ‘Psikolojik savaş’ böyle bir şey zaten. Ama nereye kadar? Efrîn’in bölgede Kürt hareketinin ayağını en sağlam bastığı yer olduğunu, orada harekete büyük bir bağlılık olduğunu, dolayısıyla işin Kobanê’den çok çok daha zor olduğunu bölgeyi tanıyan herkes gibi sen de bal gibi biliyorsun. Efrîn’e girilemez mi? Girilir. Sonuçta, yeterince harap edilmiş her şehir ele geçirilebilir ama neyin pahasına?

     

    Ha, bu bana seçim kazandırır diyorsan, işte bak, orası da şüpheli. Hayatın temel kuralıdır: Uzayan her şey, uzatana zarar vermeye başlar. İnsan ilişkilerinde bile böyledir yani, geçtim siyasal yaşamı. O dediğin itibar, -iyi itibar mıdır, değil midir, bir yana- gerçekten “üç saatte” girebilseydin belki iki-üç puan getirirdi ama iş üç aya filan sarktı mıydı, kimin suratı ne kadar asılır, kim böyle yorucu bir kahramanlığı ne kadar sırtında taşır bilinmez.

     

    Savaşta yalan iyidir yani sonuçta; motorları sıcak tutar. Yeter ki sen kendi yalanına fazla inanmayasın. Sıkıntı o zaman başlıyor işte. Enver de Sarıkamış’ın ayazından İstanbul’a “fevkalade ilerliyoruz” diye telgraflar çekiyordu ama şimdi kimse hayırla anmıyor kendisini…

     

    Özgürlükçü Demokrasi