• Paylaş

    KATEGORİ : GÜNCEL

    Eklenme tarihi : 2017-12-27
  • O dayatmaya karşı direnenler dışarıya başka bir ruhla çıktılar, boyun eğenler başka...

    Tutsaklara getirilen TTE dayatması ve '84 Ölüm Orucu sırasında cezaevinde olan Esmahan Ekinci'ye sorduk:

     

    Soru: ‘84 ÖO sürecini ve TTE dayatmasını yaşamış birisiniz. O dönemi, direnişleri, devlet baskısını anlatır mısınız?

    Cevap: TTE gündeme geldiği zaman başlangıçta bütün devrimci siyasetler kesinlikle giymeme kararı almıştı. 12 Eylül döneminde tutsak düşen devrimciler için bu konuda bir çelişki yoktu, TTE kabul edilemez bir şeydi.

     

    Ben Metris’teydim o dönem. Koğuşlar -siyasi duruşlarına göre- renklerle anılıyordu; kızıl, pembe, sarı ve beyaz koğuşlar vardı. Beyaz koğuşlarda hainler kalırdı; sarı koğuşlarda sendikacılar, gazeteci-yazar aydın tutuklular; pembe koğuşlarda örgütlerden bağımsız davranmayı tercih eden siyasiler kalırdı. Kızıl koğuşlarda ise idarenin yaptırımlarını kabul etmeyen siyasiler...

     

    TTE’yi kızıl koğuşlar zaten kabul etmedi, pembe koğuşlarda giyenler de giymeyenler de vardı, sarı koğuşlar giyiyordu, beyaz koğuşlar ise dediğim gibi hainlerin koğuşuydu onlar hakkında konuşmaya bile gerek yok. Şunu belirtmem gerekir ki, kızıl koğuşlar çoğunluktaydı. Devletin dayatmalarına karşı koyan, oldukça etkili bir güçtü. O yüzden oradan çıkan kimi kararlar genel olarak sarı ve pembe koğuşlar tarafından da desteklenirdi.


    Soru: O dönemki uygulama nasıldı?

    Cevap: O dönem TTE sadece mahkemeye giderken giyilen bir şey olmaktan çıkarılmış, görüşe çıkmak için veya revire gitmek için de dayatılan bir uygulama haline gelmişti. Hayati önemde olan ihtiyaçların karşılanması için de zorunlu hale getirilmişti yani. Tereddütte olanları iyice yalıtabilmek için böyle yapılmıştı. O yüzden TTE giymeyen koğuşlarda kalanlar, koğuş oldukları halde hücre hayatı yaşayan, birçok haktan mahrum olan, görüşe çıkamayan, hasta olduklarında revire gidemeyen tutsaklar durumdaydılar.

     

    Mesela mahkemeye götürebilmek için zorla getirme kararı çıkarıyorlardı; bu da tutsakların iç çamaşırlarıyla mahkemeye götürülmesi demekti. O yüzden bu uygulamalar, insanları uzun vadede bedenen ve ruhen yıpratıcı hale gelmeye başlamıştı.

     

    Soru: Ölüm Orucu direnişi nasıl başladı?

    Cevap: Bu yaptırımlar örgütlerin kadrolarını çok yıkıcı etkilemeyi başaramasa da, içeride devrimcilere kapılarını açmış, sempatizan, örgüt çalışmasının içinde çok fazla yer almamış, kitleden insanlar da vardı ve onlar üzerinde fiziken ve ruhen etkili olabilecek gibiydi. Bu sürecin gitgide kitlelerin moralini bozacak bir erimeye dönüşmesi tehlikesine karşın bu saldırının daha önden kesilmesi için ölümüne bir direniş başladı.

     

    Bu yüzden 1984 yılında diğer siyasetlerle yürütülen uzun tartışmaların ardından TİKB ve Dev-Sol tutsakları ÖO kararını aldı. Ölüm Orucu'na katılmayan siyasetlerden bazıları da belirli zamanlarda destek açlık grevleri yaptılar. Dediğim gibi, o dönemde ben Metris’te kalıyordum. Bizi önce diğer siyasetlerden ayırdılar, sonra ÖO başladığı zaman da Metris’in 20 kişilik tecrit koğuşuna aldılar.

     

    Tecritte bir süre suyumuzu dahi kestiler. O dönem açlık grevinde şeker verilmiyordu, biz önceden şekeri ve tuzu zula yapmıştık, onları kullanıyorduk. Tabii bizi operasyonla tecrite aldıkları için doğal olarak zulamızı kullanamadık. Kıyafetlerin içinde çok az bir miktar getirebilmiştik ama onları sadece ölüm oruççularına veriyorduk. Epey zor durumda kaldık. Ne kadar sürdüğünü hatırlamıyorum ama bizi epey yıpratacak kadar sürdü. O dönem ben de açlık grevindeydim. Susuzluk, açlıktan çok daha fazla etkiliyor insanı. Tıbbi olarak bu böyle, susuzluk ölümü hızlandırıyor. Keza şekersiz ve tuzsuz kalmak da ölümü hızlandırıcı bir etkiye sahip.

     

    O dönem mahkemeye zorla götürülüyorduk, beni de mahkemeye zorla götürmüşlerdi. TTE giymeyen arkadaşların mahkemeye getiriliş ve götürülüşleri tam anlamıyla işkenceydi. Biz kadınlara TTE dayatması uygulanmıyordu. Birkaç kere sözlü şekilde söylediler ama bizim her koşulda net bir şekilde ortaya koyduğumuz tavizsiz duruşumuzu bildikleri için bize "Bizim her dediğimize 'hayır' diyorsunuz o yüzden size hiçbir şey sormuyoruz" diyorlardı. Yani TTE kadınlar için sözlü olarak gündeme geldi ama asıl erkek arkadaşlar üzerinde ağır yaptırımlar olmuştu.

     

    Biz onların havalandırmada, karda kışta zorla çırılçıplak soyularak aranmalarını izlemek zorunda bırakılmıştık. Ancak bizim o dönem haberleşmemiz 'tık tık'larla oluyordu. Arada bağımsız koğuşlar vardı, onların duvarlarına mors alfabesiyle vurarak mesajlarımızı iletiyorduk. Erkeklerin koğuşu en arkadaydı -E blok- dolayısıyla mesajlarımızın iletilip geri gelmesi bir haftayı bulurdu. O yüzden bizim onlarla ilgili detaylı haberimiz olmazdı. Bizim için mahkemeler çok değerliydi, orada haberleşme imkanımız olurdu. Her mahkemeye giden mutlaka bütün devrimci siyasetlerin notlarını götürürdü. Karar merkezi Bayrampaşa Cezaevi'ydi, bizim mahkemeye de Bayrampaşa Cezaevi'nden gelenler olurdu, onlar da bize bütün siyasetlerin notlarını verirlerdi. Biz de kendi yöntemlerimizle onları zulalayarak götürürdük. O yüzden her şeye rağmen mahkemeye gitmek isterdik, hatta 'ya götürmezlerse...' diye endişelenirdik. Bu şekilde iletişim kurarak açlık grevleri ve ölüm oruçları döneminde haberleşme sağlanırdı.

     

    TTE o dönem püskürtüldüyse bu Ölüm Orucu sayesindedir. Direnişin, Ölüm Orucu yapmayan siyasetlerin kitleleri üzerinde de büyük etkisi oldu. Eylem, alttan alta yıpranmaya başlayan o kitleyi yeniden canlandırdı. 

Biz kadın koğuşu olarak, soyarak aramayı kabul etmediğimiz için görüşe çıkmıyorduk. Tereddütte olan kadınlar, direniş başlayınca artık görüşe çıkmama konusunda hiç yakınmaz oldular, 'Bu insanlar TTE'ye karşı ölümüne direniyorlar, ben ailemi göremesem ne olur' duygusunu hissetmeye başladılar. Bu, erkek koğuşları için de geçerliydi, yani ölüm oruçları kitleyi toparlayan, moralini yükselten ve TTE'nin giyilmeme kararını imzalayan mühür oldu aslında. Ölüm Orucu direnişinin öyle bir etkisi oldu ki, TTE giyme eğilimine giren kimi siyasetler onun bitişinden sonra kendilerine getirilen yeni dayatmalarla karşılaşınca bu yanlış kararlarından vazgeçtiler. TTE’den vazgeçilmesi, direnişin kitleyi toparlayıcı bir etkisi olduğunun, kararsız olanların kararlı hale geldiğinin farkına varılması ve çözüm bulmadığı oranda daha geniş bir kesimi kendi karşısında bulacağı haklı kaygısına kapılınmasıyla oldu.

     

    Ölüm Oruçları karşıtı olarak 'Zaten devlet sizi öldürmek istiyor, siz kendinizi öldürerek neyi ispatlamaya çalışıyorsunuz' propagandası yapılır. Aslında mesaj devlete değil, kararsız kitleleredir. Amaç, onlara ‘biz ölüm pahasına da olsa buna karşı koyacağız’ mesajını iletmek ve moral vermektir. Burada amaç ölüm orucunu fetişleştirmek değildir. Yani ölüm orucu olmasa da İstanbul cezaevlerinde TTE giymeyenler yine çıkardı. Ama çoğunluk muhtemelen giyerdi. Bu gerileme asıl olarak moralleri çözerdi ve arkasından yeni dökülmeler gelirdi. Bu anlamda Ölüm Orucu çözülmeye yüz tutan ruh halini toparlayıcı bir rol oynadı. Tabii, o koşullarda etkili olan ölüm orucu başka koşullarda etkili olmayabilir. Her eylemin kendi gündemi vardır ve kendi gündeminin koşullarından bağımsız değerlendirilemez. 



     

    Soru: Direniş sırasında dışarda neler yapıldı ve direnişin dışarıya nasıl bir etkisi oldu?

    Cevap: Ölüm Orucu siyasetlerin kendi tabanlarında duyulmuş; siyasetlerin kendi iç haberleşmeleri üzerinden, devrimci kamuoyu üzerinde etkisi olmuştu. Ama genel anlamda medya üzerinden bir yaygınlığı olmamıştı. Aslında herkesin 12 Eylül’den sonra birçok hesaplaşmaya girdiği, geçmişe dönük pişmanlıklarını çoğalttığı bir dönemde ölüm oruçları insanların yeniden kendileriyle hesaplaşmalarına yol açtı ve dışarıya da böyle bir motive edici etkisi oldu. Emekçi kitlelere olmasa da, bir şekilde saklanıp kendini korumaya çalışan devrimciler üzerinde etkili oldu. TTE bir sınavdı ve bu sınavdan başarıyla geçmeyi başardık.

     

     

    TTE, Mamak ve Diyarbakır’da giyildi. Diyarbakır TTE'yi de içeren bütün o vahşi dayatmalara karşı sonra yeniden ayağa kalktı. Fakat Mamak, bu gücü ve cesareti gösteremedi. 1986 gibi geç bir tarihte koca Mamak'ta içlerinde Sezai Ekini yoldaşın da bulunduğu topu topu 5 kişi TTE'yi çıkarıp atma cesaretini gösterdi. Yani TTE direnişi sadece cezaevlerinin içiyle sınırlı kalan bir direniş değildi. O saldırıya karşı direnenler dışarıya da bu ruhla çıktılar. Teslim olmuş olmanın getirdiği ezikliği ve yılgınlığı taşımadılar.

     

    Dışarıda tepkiler daha çok ailelere destek vermek şeklinde ilerledi. O dönem için sadece illegal yayınla ulaşabildiğimiz kitlelere pek ulaşamasa da devrimci kamuoyu içinde duyuldu ve yayıldı.


    Soru: TTE yeni KHK ile geçti biliyorsun. '84’teki TTE süreciyle şimdiki TTE süreci arasındaki ilişkiyi nasıl ele almalıyız?


    Cevap: '84’teki teşebbüs aslında dışardaki baskının bir parçasıydı, şimdiki de öyle. Dışarıdaki yaşam koşullarından ayrı bir durum değil. Bu iki dönem arasında tabii ki farklılıklar var, mesela cezaevi bileşenleri.

     

    Bugünden yarına ne olur bilemiyorum ama FETÖ’cüler zaten giyerler, adlilere getirilse onlar da... Ama şu an için adliler açısından böyle bir dayatma söz konusu değil; yani asıl direniş siyasiler cephesinde olacaktır.

     

    Bugün bence 12 Eylül sürecinden daha avantajlı durumdayız çünkü kitle hareketi anlamında daha güçlü bir durumdayız. Cezaevinde siyasilerin başlatacağı TTE karşıtı direniş -ki bu açlık grevi olmak zorunda da değil başka yöntemlerle de olabilir- dışarıdaki kamuoyunu harekete geçirebilir. Bugün geçmişe göre daha avantajlı iletişim araçları var.

     

    Devlete yardımcı olan sivillere de af çıkarılması ise bu direnişlerin önlenmesi için atılmış bir adım. Devlet, sadece kendi kolluk güçlerini değil sivilleri de kullanacağını açıkça ifade ediyor. Bu yanıyla önümüzdeki günler için çok fazla yorum yapamıyorum ancak her türlü kirli savaşın Batı'ya doğru yayılacağını tahmin ediyorum, ama umarım öyle olmaz.


    Soru: Aradan geçen 35 yıl sonra neden TTE bugün tekrar gündeme geldi?

    Cevap: Bu soruyu direkt fotoğrafa bakarak cevaplayabiliriz; o zaman da darbe vardı şimdi de darbe var. Basit bir cevap oldu ama darbenin detaylarını konuşmaya gerek yok herhalde. Kamuoyunun nabzını hesaba katmayan davranış biçimleri darbecidir. Böyle bir benzerlik var.

     

    Neden bugün sorusunun cevabı, Türkiye’nin önüne koyduğu Ortadoğu’da tekelci bir sermaye haline gelip egemen olma hedeflerinden de bağımsız olamaz. Türkiye’nin kendisini emperyalist bir güç gibi hissetme duygusu, Amerika’nın yaptırımlarına özenmesi, hatta kendisini Amerika’yla eşdeğer konumda hissetmesi, ‘Ben yaptım oldu’ mantığı…


    Soru: 19 Aralık’ı yaşadınız. O dönemde Ecevit “IMF programlarını uygulayabilmek için içeriye hakim olmak gerekiyor” demişti, şimdi aslında dışarıyı kontrol edemedikleri bir durum da çok yok. 35 yıldan sonra devlet dışarıyı da hareketsiz bırakmış durumda. Buna rağmen 19 Aralık'ta olduğu gibi cezaevlerine dönük TTE uygulaması yine gündeme geldi. Bunu nasıl değerlendirmek gerekir?

    Cevap: Ecevit bunun ekonomiyi düzeltmek adına yapılacağını söylemişti. Günümüzde ise dışarıdaki kitle hareketini bastırmak için. Benzerlik şu yanıyla var: Dışardaki kitleye karşı cezaevlerini tehdit olarak kullanabilmek. Mücadele edenlere bunu göstermek. Ama ben bunun işe yaradığını düşünmüyorum. Çevremizde görüyoruz, basit bir şeyden içeri alınıp giren çıkanları, insanlar birkaç ay kalıp çıkıyorlar. Bunlar aslında artık insanların korkusunu yenmeye başladığını gösteriyor.

     

    Mesela F Tipleri ilk açıldığı dönemde (2001-2002 yılları) ben TUYAB (Tutuklu ve Hükümlü Yakınları Birliği) çalışması içindeydim. Çoğu insan F Tipi deyince ürküyordu, F tiplerini korkunç bir şey olarak görüyordu. Biz başka yerlere gazete satmaya gittiğimiz zamanlarda dahi bizim ÖO direnişçisi olduğumuzu, F Tipleriyle ilgili konuştuğumuzu gördükleri anda bizim yanımızdan uzaklaşıyorlardı.

     

    Şimdi o etki yavaş yavaş kırılmaya başladı. 19 Aralık Katliamı kitleleri korkutmak ve sindirmek amacını bir 10 yıl kadar belirli ölçülerde gerçekleştirdi, korkuyu yaşattı. Ama şimdi 2017’lere geldik, özellikle Gezi döneminde insanların sokağa çıkıp korku duvarını yıkması daha sonraki süreçlerde de bir sürü insanın gözaltına alınıp tutuklanıp bırakılması o etkinin yavaştan geçmeye başladığının göstergesiydi. İnsanlar bu süreçlerde F Tiplerini göze aldılar.

    Devlet ise bunu fark ettiği ölçüde kitleler arasında F Tipi korkusunu yeniden yayabilmek, insanlara cezaevinin girilip kitap okunup çıkılacak bir yer olmadığını gösterebilmek için orayı yine çatışmaların ve direnişlerin olduğu bir korku tüneli haline getirmeye çalışıyor. Mesela bu açıdan bakıldığında Demirtaş’ın orada kitap yazması çok güzel bir mesajdı.

     

    Soru: Peki, devletin bu amaçları karşısında bizim nasıl bir mücadele yürütmemiz lazım?

    Cevap: Geçmişte cezaevine girmek insanlar için çok uzak bir olasılıktı, artık öyle değil. Direnişteki bir işçi de cezaevine girebilir mesela. Kısaca, hakkını arayan herkes için cezaevine girme koşulları var. İnsanların hak arama mücadelesi her zaman olacaktır, bizim yapmamız gereken ise rotamızı değiştirmeden bununla bütünleşmemiz... Hak arama mücadelesiyle cezaevine girmenin birbirinden bağımsız olmadığını insanların bilinçlerine bir şekilde aktararak korkularını yenmelerini sağlamak gerekir. Tek tip bir propagandayla, acındırma yapılmamalı. “İçeridekiler zaten direniyor, onlara destek verin” değil. “Hak alma mücadelesi sizin en meşru mücadelenizdir, bu mücadelenin sonucunda devlet sizi hapse de atabilir. Bu hak alma mücadelesi orada da sizin kendi kişiliğinizi koruma, ona sahip çıkma mücadelesi haline dönüşebilir...” bu şekilde anlatmak gerekir.

     

    Bu direnişi normalleştirmek gerekir. Dışarıdaki insanlar nasıl patron para vermediği zaman maaşlarını almak için direniyorsa, cezaevinde de insanlar devlet onların kimliklerini almak istediği için direniyorlar. Kafalarda bu normalleşmeli. Direnenleri kahraman ilan etmek çok yanlıştır, nasıl ki sen dışarıda kişiliğine dönük bir saldırı olduğunda kendini koruyorsan onlar da cezaevinde aynısını yapıyorlar.

     

    Direnişleri, sadece kahramanların yaptığı bir şey olarak göstermeyi ben doğru bulmuyorum. İnsanlar zaten yaşam koşulları içinde pekçok şeye karşı direniyorlar, mücadele ediyorlar. Bu da onun bir parçası. Bunu yücelttiğin zaman insanlar bunu ulaşılmaz bir şey zannediyorlar. “Ben bunu yapamam” diye düşünüyorlar, halbuki kendileri de günlük yaşamlarında çok daha zorlu şeyleri başarıyorlar. Direniş, herkes için meşru bir haktır. Bunu böyle görmek, bunun üzerinden konuşmak gerekiyor bence.