• Paylaş

    KATEGORİ : DÜNYA

    Eklenme tarihi : 2017-01-31
  • “Önce Amerika” vurgusunu öne çıkaran Trump’ın bu “ulusalcılığı” sadece Amerika’ya özgü bir durum değildir.

    Ege Deniz

     

    Emperyalist-kapitalizmin merkezleri politik krizlerle sarsılıyor. Burjuvazinin yönetememe krizi kendini farklı biçimlerde ortaya koyarken, bunun temelinde aslında çok derinleşmiş bir “emperyalist-kapitalist sistem krizi” olduğu her geçen gün daha fazla gözler önüne seriliyor. Bu da burjuva egemen blokları arasındaki çatlakları büyüten bir rol oynuyor.

     

    Nitekim, Trump’ın başkanlık koltuğuna oturması ABD içinde büyük çalkantılara sebep olmakla kalmadı, önde gelen AB’li emperyalistleri de telaşlandırdı. Fransa’nın ABD Büyükelçisi Gerard Araud, seçim sonuçları karşısında “Brexit ve bu seçimlerden sonra artık her şey mümkün. Gözlerimizin önünde bir dünya yıkılıyor” deyivermişti! Trump’ın seçilmesi, benzer şekilde dünyanın tüm liberallerini adeta yasa boğdu, şoke etti.

     

    Öyle ya, Trump gibi siyasi ve ahlaki çürümüşlükte önde giden, her tarafından cehalet ve milliyetçilik akan, kadın ve göçmen düşmanlığını gizlemeye bile lüzum görmeyen bir figür onların neoliberal dünyasına ‘uymuyordu’!

     

    Peki bizler açısından durum nedir? “Amerikan toplumu bunu haketti. Bu onların sorunu” deyip geçebilir miyiz?

     

    Bir kere, Trump’a karşı ABD’de özellikle kadınların meydanları doldurmasının, ırkçı-cinsiyetçi politik duruşuna karşı azımsanmayacak kalabalıkların sokaklara dökülmesinin hakkını verelim. Hangi temellerden hareket ettikleri ya da kimlerin desteğini aldıkları bir yana, ortaya koydukları tepkilerde son derece haklılar.

     

    Bunun da ötesinde, dünya çapında emperyalist sömürü düzeninin, kirli savaşların, savaş mağduru göçmenlerin içler acısı durumlara sürüklenmelerinin baş sorumulularından biri olarak emperyalist ABD’nin başına, savaşlarda nükleer silahların kullanımını destekleyen, “terörle mücadele” gerekçesiyle işkenceyi açıktan savunan birinin geçmiş olmasına kayıtsız kalamayız. Tersine, bu ve benzeri gelişmelerin, dünya proletaryası ve ezilen halkların karşısına çıkardığı tehlikeleri görüp buna uygun tavır almak durumundayız.

     

    Irkçılıkla, açık kadın ve göçmen düşmanlığıyla örülü sağ popülist söylemler üzerinden iktidara gelen Trump kliğinin bu başarısı, her şeyden önce, emperyalist kapitalizmin yapısal bunalımının derinleştiği, bunun Amerikan işçi ve emekçileri üzerindeki yıkıcı sonuçlarının biriktiği, yeni bir küresel krizin kapıya gelip dayandığı ve emperyalistler arası rekabetin kızıştığı bir kesitte bütün bunların toplam sonucu olarak ortaya çıkmıştır.

     

    “Önce Amerika” vurgusunu öne çıkaran Trump’ın bu “ulusalcılığı” sadece Amerika’ya özgü bir durum da değildir. Dünya çapında, politik düzlemde ırkçı-faşist dalganın yükselmesi olarak yansıyan, “ekonomik milliyetçilik” eğiliminin güç kazandığı ‘tekelci rekabet ve savaş’ döneminin koşullarıyla alakalıdır. İkinci Dünya Savaşı konjonktüründe en keskin ifadesini Hitler’de bulan dünya genelinde burjuva devletlerde faşistleşme yönündeki eğilime nasıl tanık olduysak, bugün de (Trump örneğinde olduğu üzere) benzer gelişmelere daha fazla rastlayacağız.

     

    Bunun temelinde, neoliberalizmin sınırlarına gelip dayanmış olmasının da ötesinde 1930′lu yılları andıran derin bir yapısal krizin hüküm sürmesi ve bununla iç içe derinleşen emperyalist rekabet yatmaktadır. ‘Yapısal kriz’, emperyalist-kapitalizme içsel olan, üretimin dünya çapında toplumsallaşmış olması karşısında (mülkiyetin ‘özel’ karakterinin sonucu olarak) onu örgütleyip denetleyenlerin ayrı ayrı (tekelci) mali oligarşiler olması, çelişkisinin keskinleşmiş olması demektir. Buysa, ulusal ekonomilerin birbirine bağlı olduğu bir “küresel” ekonominin gelişmesiyle dünyanın rakip ve çatışan emperyalist devletlere bölünmüşlüğü arasındaki çelişki biçiminde yansımasını bulmaktadır.

     

    Emperyalist neoliberal dünyanın içten çözülmeye başlaması, ekonomik-politik düzlemde şimdiye kadarki sözde “küreselleşmeci” eğilime ters bir yönde “parçalanma” eğilimini tetikliyor.

     

    Emperyalist hegemonyada yaşadığı irtifa kaybını bir türlü telafi edemeyen ve savaş alanlarında işlerin hiç iyi gitmediği bir dönemeçte ABD’nin yeni başkanının, “AB ülkeleri de taşın altına elini koysun. Küresel güvenliğin sağlanmasında yükün büyüğünü bir taşıyoruz. NATO’nun yükü bizim omuzlarımızda. Böyle olmaya devam edecekse NATO bölünsün, olsun bitsin” türünden şeyler söylüyor olması tesadüf değil.

     

    Ya da TTİP, TTP, NAFTA gibi çok taraflı yatırım ve ticaret anlaşmalarına soğuk yaklaşması, “Amerika’nın çıkarı neyse onu yaparız” şeklinde ulusalcı temelde söylemler geliştirmesi boşuna değil. Hiç de hayra alamet olmayan sonuçları olacak “ekonomik milliyetçilik” eğiliminin yansımalarıdır.


    Bu, bazı post-marksistlerin ve ulusalcı solların sandığı gibi, Trump’la birlikte ABD’nin kendi içine kapanacağı, dışa dönük emperyalist saldırganlıkta vites düşüreceği anlamına filan gelmiyor. Tam tersine, bazı nüanslar ya da yöntemsel farklılıklar dışında, ABD’nin emperyalist saldırganlığı artarak süreceği gibi ABD’de yaşayan özellikle göçmen işçi ve emekçilere dönük içteki saldırganlıkta da artış olacak.

     

    Nitekim Trump, Irak ve Suriye dahil 7 ülkenin yurttaşlarının vizelerini askıya alacak, “kayıtdışı” göçmenleri sınırdışı edecek ve Meksika sınırına duvar örecek düzenlemeler için düğmeye bastı bile.

     

    İliklerine işlemiş kadın düşmanlığını pratik olarak da sergilemekten geri kalmayıp, “kürtajı destekleyen uluslararası sivil toplum kuruluşlarının devlet fonundan yararlanmasını yasaklama kararı” aldı.

     

    Yine ilk icraatlarından birisi, Dakota’da yapılmak istenen ancak bölge halkının direnişiyle iptal edilen ve kendisinin de ortağı olduğu petrol boru hattı projesinin iptal kararını kaldırmak oldu. (“Dakota Access” adlı bu proje, yerlilerin öncülüğünde halkın direnişe geçmesine neden olmuştu.)


    Diğer taraftan, Pentagon’a gerçekleştirdiği ilk ziyarette “Amerikan Ordusu’nun büyütülmesini ve nükleer silahlarının modernize edilmesi”ni öngören başkanlık kararnamesini imzaladı.

     

    Tıpkı bunun gibi, yaptığı bir söyleşide, dışa dönük saldırganlıkta vites büyütüleceğinin işaretlerini verdi. “Çin’in Güney Çin Denizi’ndeki tartışmalı adalar etrafında ‘kale’ oluşturmaya çalıştığını ve Kuzey Kore’nin nükleer silahlanmasının durdurulmasına yardımcı olmadığını“ söyledi. Daha ayağının tozuyla Çin’e yönelik provokatif açıklamalarda bulunarak ABD’nin stratejik zihniyetinde kendisine potansiyel rakip olarak Çin’in görülmesine ve ona karşı askeri yöntemler de dahil her türlü saldırgan önlem alınmasına dair değişen bir şey olmadığını göstermiş oldu.

     

    Yeri gelmişken, ABD egemen sınıfları arasında Trump’la birlikte açığa çıkan, Çin üzerinde baskıyı ve provokasyonları arttırma yanlıları ile Rusya’ya baskı uygulanmasına ağırlık verilmesi yanlıları arasında bölünme olduğu kanısı yaygın. Bölünmenin önce kimin dersini verme noktasında ortaya çıktığı yönündeki bu kanıda kuşkusuz haklı yönler var. Ama bu tarz bölünmelerin kapitalist üretim-dağıtım-paylaşım ağlarındaki, yani uluslararası ekonomik-mali piyasalarda tuttuğu yerlere bağlı olarak tekelci sermaye grupları arasındaki kimi çıkar farklılıklarından kaynaklanan bir arka planının olduğunu bilmek kaydıyla…

     

    Ayrıca, emperyalist burjuva klikler arasındaki farklılıklar görelidir ve bunların dünya politika sahasındaki yansımaları en fazlasından konjonktürel ya da yöntemsel farklılıklar biçiminde ortaya çıkarlar.

     

    Kapitalist-emperyalizmin ürettiği yapısal krizlerle birleşik kaçınılmaz hale gelen yeniden paylaşım savaşlarının yürütülüşünde ise ortaklaşırlar. Trump NATO’nun ABD’ye bindirdiği yüklerden şikayet ediyor ve bunun üzerinden AB’li emperyalistlere salvo atışı yapıyor ama bir taraftan da, NATO şemsiyesi altında Doğu Avrupa’ya Soğuk Savaş döneminde dahi görülmedik ölçüde Amerikan askeri yığıyor!

     

    Daha boyutlu çatışma ve savaşlara gebe yeni bir dönemin kapıları açılırken, dünya işçi sınıfının savaşsız ve sömürüsüz bir dünya için ayağa kalkması dışında insanlığın önünde gerçek bir alternatif bulunmuyor!

     

    (Alınteri'nin baskıdaki Şubat 2017 tarihli 8. sayısından alınmıştır)