• Paylaş

    KATEGORİ : DÜNYA

    Eklenme tarihi : 2017-11-21
  • Dünya tarihi zulüm tarihidir desek sanıyorum çok az insan buna itiraz eder

    Mühdan Sağlam

     

    Gündelik sohbetlerde eş dost muhabbetinde “gitmek lazım artık bu ülkeden yaşanılır olmaktan çıktı” diyenimiz çoktur. Gideceksin de nereye, kim alır hem insan ailesi, arkadaşları, sokakları sevdiğinin adını kazdığı ağaçları, ruhuna neşe katan mekanları bırakıp gidecek öyle mi, bu kadar kolay mı?

     

    Nedir bir insanı, onun küçük yaşam öyküsünü öykü kılan unsurları bırakıp gitmeye meylettiren? Öyle ya kim ister diline kültürüne, sokağına, ağacına yabancı olduğu, el gibi durduğu değil, tam da el olduğu bir yere göçmeyi?

     

    BM Mülteciler Yüksek Komiserliği’ne göre, saydığımız bu unsurları arkasında bırakıp gitme nedenleri ırk, din, sosyal konum, siyasal düşünce ya da ulusal kimliği nedeniyle baskı, kendi devletine olan güvenini kaybetme, kendi devletinin ona tarafsız davranmayacağı düşüncesi. Yani şunu diyor kısaca, durduk yere göç etmiyor insanlar, bunun sebepleri var.

     

    Göçme fikrine karar vermek ne kadar zorsa umut beslenen durağa ulaşmak bin kat daha zor. Artık kolay değil, “bize neresi sıla neresi gurbet” demek, önce o gurbete ulaşmak gerekiyor. Bu meşakkatli umut yolculuğunun sonu, bazen Ege kıyılarına cansız bedeni vuran Aylan Kürdi’lerle bazen hiç kurtulanı olmayan tekne kazalarıyla gündeme geliyor. Bazen de ölmekten daha beter koşullarla. Ölmenin kendisi iki dakikalık bir habere konu olmayı sağlıyor, peki ölmekten beter koşullar, utanç tabloları, vicdan yaraları? İşte bu onur kırıcı gelişmelerin yaşandığı uğraklardan birisi Libya. Bu hafta yüzümüzü Libya’daki insanlık krizine çevireceğiz.

     

    21’İNCİ YÜZYILIN TRAJEDİSİ, GAM YÜKÜ: İLTİCA VE GÖÇ

     

    UNHCR’ye göre Libya’ya ondan fazla engeli, hayati tehlikeyi ve istismarı aşıp gelebilenler daha çok Nijerya, Bruney Faso, Moritanya, Fas ve Niger’den.

     

    Dünya tarihi zulüm tarihidir desek sanıyorum çok az insan buna itiraz eder. 21’inci yüzyılda zulmün açık örneği, göçmenler üzerinden yaşanıyor. Jeopolitik, ekonomik, etnik ya da dinsel her çatışma ve bunun tehdidi, bölgede bulunan ve tek suçları oranın sakinleri olan insanlar, bireysel ve kitlesel olarak göç ediyor ya da göçe zorlanıyor. İstikamet toplumsal refahının çoğunu başkasının refahına el koyarak sağlayan diyarlara.

     

    Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği (United Nation High Commissioner of Refugees-UNHCR) Ekim 2017 verilerine göre dakikada 20 insan çeşitli sebeplerle yerini değiştirmeye, yani göçe zorlanıyor.(1) Dünyada bugün bu sayı 65.6 milyon. Üstelik bu grubun yarından fazlası 18 yaşın altında yani ÇOCUK. Bunlardan yalnızca 17.2 milyonu BM’nin mülteci statüsü altında. 2016’da yalnızca 189 bin kişi yeniden başka bir yere yerleştirilmiş. Ayrıca 10 milyon insan da devletsiz durumda.

     

    En çok göç veren ülkeler, sadece ekonomik kaynaklarına değil, umutlarına da el konulan bölgeler: Ortadoğu ve Afrika. Hani şu az gelişmişler, gelişmeleri bir türlü ‘lineer çizgi’de gitmeyenler, kâr odaklı ekonomik modellerde büyüme afyonuna bile tutunamayanlar. Kıtlık, hastalık, kirlilik gibi unsurların işten bile olmadığı ülkeler. Dünyada günlük geliri 1 doların altındakiler desek de olur sanırım. İşte bu ülkelerden bazen umuda yalnız koşanlar, bazen zorla götürülenler olmak üzere kafileler belirli duraklardan geçerek bir yere ulaşmaya çalışıyor. Libya bu anlamda önemli bir geçiş güzergâhı.

     

    NEDEN LİBYA?

     

    Libya’da göçmenlerin yığılmasının en önemli nedeni buranın Akdeniz’e açılan kapı olması, yani Avrupa’ya ulaşma noktası. Diğer önemli neden ülkede güçlü bir merkezi hükümetin yokluğu. Peki, merkezi hükümete ne oldu?

     

    Arap Baharı’nın Ortadoğu’da hakim olduğu dönemde Libya diğer örneklerden farklı bir konumda yer almıştı. ABD Irak’a müdahale ettikten sonra, Ortadoğu stratejisine dönük en görünür makas değişikliği, bölgeye demokrasi götürme işini göstere göstere kendisinin yapması yerine, örgütler ve bu örgütlere üye bir devletin liderliğinde operasyonun yönetilmesi oldu. Libya’da 2011’de bunun en açık örneği yaşandı. NATO’nun Libya’ya müdahale etmesi öncesinde küresel gündemi dizayn etme görevini Fransa ve İtalya hakkıyla yerine getirdi. Demokrasi herkesin hakkıydı ve Roma ve Paris bunun havariliğini üstlenecekti.

     

    NATO’nun doğrudan müdahale etmesiyle Muammer Kaddafi devrildi. Kaddafi’nin linç edildiği görüntüler, akıllarda hâlâ. Mazlum halkların iç rahatlatmasından ziyade, açıkça örgütlenmiş ve örgütlenmesine yardım edilmiş grupların intikamına, dünyaya dönük gözdağına benziyordu. Gözdağını veren Libya halkının “bakın otoriterliğin sonu, hepinize ders olsun” çıkışı değildi. Gözdağını NATO, Ürdün, Suudi Arabistan gibi demokrasi ne değildir denildiğinde yanıtı olan devletlereydi. Yoksa nasıl olur da o görüntüler ve linçten önce yaşananlara, Kaddafi’ye yapılanlara ilişkin türlü rivayetler evimizin orta yerine gelebilirdi? Müdahaleden geriye iç çatışma ve idari boşluk kaldı. Hal böyle olunca Libya önemli bir uğrak, aynı zamanda bir karakola dönüştü.

     

    UNHCR’ye göre Libya’ya ondan fazla engeli, hayati tehlikeyi ve istismarı aşıp gelebilenler daha çok Nijerya, Burkina Faso, Moritanya, Fas ve Nijer’den. 2016 verilerine göre Libya’da 700 bine yakın mülteci/sığınmacı bulunuyor. Göçe zorlanan insanlar için Libya umut köprüsüyken, ülkelerinize dönün ya da bir yerde durun diyenler için Libya bir ön karakol. Zira verilere göre yıllar içerisinde Akdeniz’i kullanan ve Avrupa’ya ulaşma isteyen sayısında gözle görülür bir artış var. Özellikle 2015’te sayının bir milyonun üzerine çıkması karşısında Avrupa Birliği (AB) daha etkili önlemler almaya başladı. Önlemler işe yaramış olmalı ki 2016’da Akdeniz’den Avrupa’ya ulaşan göçmen sayısı 360 binin biraz üstünde kalmış. Söz konusu önlemler insanların kendi ülkelerinde insanca yaşamalarını sağlama ve göçe neden olan faktörleri ortadan kaldırma şiarını çok da taşımıyor. Daha çok dalgaların ve Akdeniz’in tuzlu suyundan kurtulabilen insanların ne yolla olursa olsun bir yere, Avrupa dışında bir yere gönderilmesini temel alıyor. Mülteci krizinin insanlık ayıbına döndüğü nokta da buradan başladı.

     

    ADALETİN BU DÜNYA!

     

    2016 verilerine göre Libya’da 700 bine yakın mülteci/sığınmacı bulunuyor.

     

    Trablus, hem Libya’dakiler hem de bölge ülkelerinden gelenler için bir durak. Aynı zamanda Avrupa’ya ulaşmaya çalışan ve yolda yakalananların iade edildiği merkez. Göçmenler çeşitli yollarla Libya’ya ulaştıktan sonra, insan tacirleriyle sıfır garanti ve insafa dayanan bir anlaşma yapıyor. Anlaşma dediğimiz bir alışveriş, 20 kişilik teknelere en az 15 katı insanın balık istifi şekilde doluşturulması ve “Allah vere de batmaya, AB Sahil Güvenlik Timlerine, NATO gemilerine yakalanmaya” temennisiyle yola koyulma. Kaçak göçmen statüsüne erişebilmek için önce sırattan geçiliyor. Ancak herkes o kadar şanslı olamıyor, şans dediğimizin de Avrupa topraklarında horlanmak, her an yakalanma korkusu ve bodrum katlarda sürünmek olduğunu unutmadan. Gemi batarsa ya ölüyorsunuz, oldu ya ölmediniz kurtarma timleri gelip sizi alıyor. Geldiğiniz yere yani Libya’ya… Üstelik Libya’dan göçün yoğun biçimde yaşandığı durak İtalya ve AB’nin Libya hükümetine göçmelerin kaçışını önlemek için yüklü meblağlarda ödemeler yaptığı, iade edilenleri alması için de maddi olarak ellerinden geleni artlarına koymadıkları sır değil.

     

    Gerek gelenler gerek iade edilenlerle Libya’daki göçmen sayısı artmaya başladı. İşte bu noktada boş durmayanlar, krizi fırsata çevirenler eliyle şöyle bir manzara ortaya çıktı: Afrika köle pazarı. Üstelik gizli saklı değil, gayet açıktan. Niteliğine, gücüne göre pazardan 400 dolar gibi bir ücrete köle alabiliyorsunuz. Elinizi korkak alıştırmayın, birden fazla sayıda da alabilirsiniz. Ne yapacaksınız köle alıp? Adı üstünde köle, basitçe buyruk altında yaşayan, iradesi eline el konulan demek. Sorunun cevabı basit ne isterseniz onu yapabilirsiniz: tıbbı deney de olur, istismar, çiftlik işlerinden aç susuz çalıştırma, öldürüp yenisini alma da. Hayal dünyanıza ve insafınıza varsa birazcık da insanlığınıza kalmış. BM raporlarına yansıyan daha çok kötülüğün galip geldiğine işaret ediyor: aç susuz ve dur duraksız çalıştırma, yakma, istismar, organ ticareti ve istismar.

     

    Bugünlerde robotlar ve 4.0 teknoloji atılımı hakkında çok söz söylendi söyleniyor. Savların dispotik yanı, işsizlik ve insanlığa karşı savaş, insanın tabutuna çakılan son çiviye odaklanıyor. Robotlar değil, ama insan insanın en büyük düşmanı olmayı başarmıştı, istikrar sürüyor. Hem de geçmişte olduğundan daha güçlü. Süpersonik gemiler, son model kameralar, elektro şok cihazlarıyla kendini güncelleyerek… Bu yazı yazılırken de değişen bir şey yoktu. İnsanlığın geleceğini mi görmek istiyorsunuz, Libya’ya bakın. Libya’da bu yaşatılanla küresel düzenin hamileri, insan hakları bekçileri, demokrasi havarileri ve yerel yardımcıları “NE YAPMAKTA, NEREYE VARMAYA ÇALIŞMAKTADIR?”. Vicdan terazinizin sizi insan kıldığını, geri kalan her şeyi Suudi Arabistan’ın vatandaşlık verdiği Sophia başta olmak üzere robotik neferlerin yerine getireceğini de unutmayın.

     

    (1) UNHCR Verileri için bakınız: http://www.unhcr.org/figures-at-a-glance.html (21 Kasım 2017)

     

    Gazete Duvar