• Paylaş

    KATEGORİ : AGÎRE JÎYAN

    Eklenme tarihi : 2017-02-09
  • Birilerinin birilerine güven vermesi gerekiyorsa şayet, bunu yapması gerekenler Kürtler değil!

    A. Can

     

    Kürt sorunu, referandum sürecinde de bütün düzen partilerinin tutum ve taktiklerini belirleyen ana konuyu oluşturuyor.

     

    “Evet” cephesini oluşturan dinci faşist AKP-MHP bloku tüm stratejisini bu konu üzerine kurmuş durumda. Yaptıkları rejim değişikliğinin hangi ihtiyaçtan kaynaklanıp neleri nasıl değiştireceğine dair topluma verebildikleri tek bir olumlu mesaj yok. Olumlu bir mesaj ya da vaad şurada dursun, Anayasa değişikliğinin içeriğine dair bir tartışmadan da ısrarla kaçıyorlar. Söyleyebildikleri tek şey “Türkiye’nin bölünmesine engel olmak”. Bunun için “devleti güçlendirmek gerektiği” demagojisini yapmak.

     

    Referandum kampanyasında AKP’nin yine “güçlü Türkiye” masalları anlatacağı anlaşılıyor. MHP de “Vatan, millet, bayrak ve Türklüğün bekası için ‘Evet’” sloganını temel slogan olarak belirledi.

     

    AKP-MHP faşist cephesi, kendi propagandalarını “bölücülük” ve “terör” demagojisi üzerine kurmakla yetinmeyip karşılarındaki “hayır” cephesini de bu temelde sıkıştırarak savunmaya zorlayan bir strateji izliyor. “Hayır” demeyi “terörizm ve bölücülerle kolkola girmek” olarak yaftalayıp sindirmeyi amaçlıyorlar.

     

    Bu tamamen toplumdaki “Kürt düşmanı” milliyetçi bağnazlığın güçlü ve yaygın olmasına güvenerek buna oynayan, onu körükleyip derinleştirerek istediği sonucu almayı amaçlayan aşağılık bir hesap.

     

    Mesele içerikten soyutlanmış basit bir “evet-hayır” yarışı olarak görülmüyorsa şayet, bu ucuz politikaya pabuç bırakmamak gerektiği açık.

     

    Gel gör ki CHP başta olmak üzere kendilerini utanmadan bir de “komünist” olarak tanımlayan soL.org çevresi gibi sosyal şoven kimi “hayır” yandaşları, AKP-MHP faşist cephesinin bu demagojilerine cepheden meydan okuyan net ve kararlı bir duruş sergileyecekleri yerde dinci faşizmle aynı kulvarda yarışa çıkıp kendilerinin Kürtlerden farklı gerekçelerle “hayır” dediklerini ispatlama çabası içindeler. Referandumla ‘yasallaştırılmak’ istenen tek adam diktatörlüğüyle “Türk” ve “Sünni” olmayan herkese yönelik insanlık düşmanlığı arasındaki ilişkiyi bu vesileyle sıradan işçi ve emekçilere de gösterip kavratmaya çalışacakları yerde AKP-MHP ikilisiyle aynı telden çalıyorlar. MHP içindeki Devlet Bahçeli muhalifi milliyetçi faşist “hayır” yandaşlarıyla yanyana görünmekten en ufak bir rahatsızlık bile duymazlarken HDP ve Kürtlerden köşe bucak kaçıyorlar.

     

    Bu manzarayla ilk kez karşılaşmıyoruz aslında. 7 Haziran ve 1 Kasım seçimlerinin öncesi ve sonrasından tutalım Kürt illerinde yürütülen katliam operasyonlarına, HDP milletvekillerinin dokunulmazlıklarının kaldırılmasından Suriye ve Irak’ı hedef alan savaş tezkerelerine kadar ırkçı faşist rejimin Kürtleri hedef alan bütün saldırıları sırasında bu tayfa hep aynı tutumu takındı. Kürtlerle yan yana gelmemek için ya türlü bahaneler arkasına saklanarak üç maymunu oynadı ya da açıkça rejimin yanında yer aldı.

     

    Referandum sürecinde de bunların Kürt düşmanı ırkçı faşist yaygaralara bu kadar kolay (ve gönüllü) teslim olmaları, “bizim hayır’ımız farklı” vurgusunu özellikle öne çıkarmaları bu nedenle ‘şaşırtıcı’ sayılmaz. Fakat Kürt halkını temsil misyonunu üstlenmiş olan legal siyasal güçlerin bu cereyana göğüs germekte net ve kararlı bir duruş sergileyememeleri için aynı şey söylenemez.

     

    Legal Kürt örgütleri, referandum sürecinde kullanacakları temel sloganı “Demokratik cumhuriyet, ortak vatan için Hayır” olarak belirlediler. Kürt halkının özellikle son 2 yıldır maruz kaldığı insanlık dışı saldırıların çapı ve yarattığı yıkım yanında Türk tekelci burjuva devletinin Suriye ve Irak politikalarının da tamamen Kürt düşmanlığı üzerine kurulu olduğu gerçeği gözönüne getirilecek olursa “ortak vatan” vurgusunu esas alan bir sloganın en azından şu kesitte bu denli öne çıkarılmasının yanlışlığı hemen görülür.

     

     

    Bu noktada ilk olarak belki “bunun taktik bir manevra olduğu” söylenebilir. Bu manevrayla, “Kürtlerin ‘Türkiye’yi bölmek’ gibi bir amaçlarının olmadığı vurgulanarak AKP-MHP bloku yanında Kemalist milliyetçi kesimlerle sosyal şoven çevrelerin demagojilerini boşa düşürmenin amaçlandığı” ileri sürülebilir. Fakat anılan bu çevrelerin istisnasız hepsinin kafalarındaki Kürt düşmanı önyargıların derinliği ve taşlaşmış katılığı düşünülecek olursa eğer bu tür manevraların sadece yanlış olmakla kalmayıp yararsızlığı da görülür. Toplumdaki yaygın ve kökleşmiş ırkçı şoven önyargılar bu tür “kurnazlıklara” başvurularak geriletilemez. Tersine ona bir biçimde teslim olunup prim verildiği izlenimi yaratır. Dahası “Kürtler yine takiyye yapıyorlar” önyargılarına kan taşınmış olunur.

     

    Kaldı ki, Kürtler her seferinde kendilerini bu iflah olmaz Kürt düşmanı şoven çevrelere kanıtlamak zorundalar mı?!. Bugün birilerinin birilerine güven vermesi gerekiyorsa şayet, bunu yapması gerekenler Kürtler değil! Asıl onları her zaman, her konuda, her türlü hayasız zulümle başbaşa bırakanların Kürtlere özeleştiri ve güven vermeleri gerekiyor.

     

    “Taktik esneklik” açıklamasına güç ve geçerlilik kazandıracak ikinci bir dayanak olarak, “bu sloganın zaten Kürt özgürlük hareketinin 2000′ler sonrası benimsediği stratejik yönelimi ifade ettiği ve bizzat Abdullah Öcalan tarafından formüle edilmiş temel bir slogan olduğu” gerekçesi öne sürülebilir. Ama bu gerekçe de yapılanın yanlışlığını ortadan kaldırmaz. Kürtlerin ayrı bir ulusa mensup oldukları temel gerçeğinin dahi tanınmaya yanaşılmadığı koşullarda “ortak vatan” vurgusunun bu denli öne çıkarılmasının kendisi zaten çizgide bir kırılmanın ifadesidir; “kendi kaderini özgürce tayin hakkı”ndan verilen büyük bir tavizdir. Hal böyleyken, Kürtlerin bulundukları ülkelerde yerel özerklikle sınırlı bir statü elde etmelerine dahi tahammülsüzlüğün zirveye çıktığı koşullarda hala bu vurguda ısrar, yanlışı katmerlendirmekten başka bir anlama gelmez. Kürt sorununda bugün özellikle “kendi kaderini tayin hakkının kayıtsız koşulsuz kabulü” öne çıkarılmalıdır. Şovenizmin geriletilmesi de ancak bu temelde cepheden bir meydan okuma ve bu ilkenin arkasında kararlı duruşla mümkündür.

     

    Politika, ilkelere her koşulda bağlılığın yanında zamanlamanın da tayin edici önem taşıdığı bir faaliyettir. Yapılmak istenen rejim değişikliği de dahil bütün iç ve dış (özellikle de bölge) politikalarını “Kürt düşmanlığı” üzerine kuran bir burjuvazinin halklara felaket getirecek yeni bir hamlesinin önü bu gerçek tarafından belirlenen “zamanın ruhu” üzerinden atlanarak, bunun gerektirdiği net ve kararlı tutumlar yerine karşı kampla “buluşma noktalarını” esas alıp öne çıkaran titrek duruşlarla alınamaz.

     

    [Alınteri'nin baskıya hazırlanan 9. sayısı için kaleme alınmıştır]