• Paylaş

    KATEGORİ : Yok

    Eklenme tarihi : 2017-09-12
  • 12 Eylül faşist darbesinden sonra cezaevlerinde psikiyatrist olarak çalışan Prof. Mehmet Bekaroğlu konuştu

    Sadık Güleç

     

    12 Eylül darbesi sonrasında cezaevlerinde psikiyatrist olarak görev yapan Prof. Mehmet Bekaroğlu, cunta yönetiminin siyasi mahkumları 'ıslah edilecek kişiler' olarak gördüğünü söylerken şunları anlatıyor: "1984 yılında Metris Cezaevinde görevli iken cezaevi komutanı bir psikiyatrist olarak benim tek tip elbiseye karşı açlık grevi yapan mahkûmları bundan vazgeçirebileceğime inanıyordu. Kendisine yarı şaka 'Komutanım; birçok hastalığı tedavi ediyoruz ama henüz komünizmin tedavisini bilmiyoruz' dediğimde bozulmuştu ve 'Tamam ama hipnoz yaparak bunları bu işten vazgeçiremez misin?' diye sormuştu."

     

    Bugün üzerinden tam 36 yıl geçen 12 Eylül 1980 askeri darbesi Türkiye’nin siyasi tarihindeki en önemli olaylardan biri kuşkusuz. Darbe ile birlikte Türkiye’nin siyasi kaderi tamamen değişerek başka bir potaya aktı. Mehmet Bekaroğlu 12 Eylül darbesi olduğunda bir psikiyatrist olarak Gaziantep ve Metris cezaevlerinde görev yapıyordu. Siyasi mahkumları iyileştirilmesi gereken yoldan çıkmış hastalar olarak gören askeri yönetimin uygulamalarına tanıklık etti. Tek tip elbise dayatmasına karşı siyasi mahkumların 1984 yılındaki ölüm oruçlarına tanıklık etmiş olan CHP İstanbul Milletvekili Mehmet Bekaroğlu ile 12 Eylül dönemini ve bugün tekrar gündeme gelen cezaevlerindeki uygulamaları konuştuk.

     

    ÖNCE ‘ASMAYALIM DA BESLEYELİM Mİ’ DEDİLER, SONRA ‘ISLAH’A KARAR VERDİLER?

    12 Eylül’ün hemen sonrasında 1983 yılında önce Antep Cezaevi’inde, sonrasında Metris Cezaevinde psikiyatrist olarak görev aldınız. O yıllarda askeri cuntanın siyasi mahkûmlara bakış açısından bahseder misiniz?

    Önce “Asmayalım da besleyelim mi?” dediler sonra böyle sürdürülemeyeceğini gördüler ve ‘ıslah etmeye’ karar verdiler. 12 Eylül Askeri Cuntası da diğer faşist yönetimler gibi’ özgüveni’ yüksek bir gruptu ve hakikatin ellerinde olduğuna inanıyordu. Kurtarmak için gelmişlerdi; ülkeyi kurtardıktan sonra yoldan çıkmışlar olarak gördükleri siyasi mahkûmları da kurtarmaya yöneldiler. Bunun için ıslah edici ekipler oluşturdular. Ben de öğretmen, ilahiyatçı, psikolog, sosyologlardan oluşan bir grupla Gaziantep Özel Tip Cezaevine psikiyatri uzmanı olarak gönderildim. Görevimiz siyasi mahkûmları ıslah etmekti.

     

    Evet, gerçekten siyasi mahkûmlar bir tür tedavi edilmesi gereken insanlar olarak görülüyordu. 1984 yılında Metris Cezaevinde görevli iken cezaevi komutanı bir psikiyatrist olarak benim tek tip elbiseye karşı açlık grevi yapan mahkûmları bundan vazgeçirebileceğime inanıyordu. Kendisine yarı şaka “Komutanım; birçok hastalığı tedavi ediyoruz ama henüz komünizmin tedavisini bilmiyoruz” dediğimde bozulmuştu ve “Tamam ama hipnoz yaparak bunları bu işten vazgeçiremez misin?” diye sormuştu.

     

    Siz 12 Eylül darbesini yapanların çok tartışılmayan bir başka özelliğine dikkat çekiyorsunuz. Kendilerini ‘yoldan çıkmış bir toplumu modern yöntemler kullanarak düzeltmeye çalışan devletin sahipleri’ olarak görüyorlar. Hatta cezaevlerini incelemek için Avrupa’ya görevliler gönderiyorlar. Ama bir yandan da Evren ayetli konuşmalar yaparak kendisinin hoca çocuğu olduğunu söylüyor. Galiba ikili bir yaklaşım söz konusu. İkisinde de bir yüzeysellik ve basitlik olsa da ‘modernizm’ ile ‘muhafazakârlığın’ birlikte kullanımı yok mu?

    12 Eylül cuntacıları bilime inanıyorlardı, öyle söylüyorlardı ve düpedüz pozitivisttiler. O dönem; özellikle Almanya ve İtalya’da siyasi mahkûmların ıslahı için çalışmalar yapılıyordu. Aslında buna psikolojinin, daha doğrusu bir bütün olarak bilimin kötüye kullanımı demek gerekir. Yöntemin özü şuydu: Mahkûmlar tecrit ediliyor, sonra da tecritten çıkarmak için tavizler koparılarak teslim alınıyordu. 12 Eylül cuntası bu durumu yerinde inceletti ve Türkiye cezaevlerinde uygulamaya kalktı. Bizler cezaevinde bunun için görevlendirilmiştik. Ama o dönem bu iş yapılamadı. Çünkü ne cezaevlerinin koşuları buna uygundu ne de bunu yapmayı kabul eden ve işi bilen yeteri kadar eleman vardı. Ama bu iş daha sonra F tipi cezaevlerinde kısmen yapıldı.

     

    Ayetler meselesine gelince; 12 Eylül cuntacıları da bir tür siyasetçiydiler ve halkı ikna etmek zorunda olduklarını biliyorlardı. Bunun için de birçok siyasetçi gibi dini bir araç olarak kullandılar. Aslında onlar için aslolan iktidardır; bilim ve bilim insanı da din ve din görevlisi de onlar için araçtır. 12 Eylül cuntası bu araçları kullandı. Tabi bir basitlik, yüzeysellik vardı elbette.

     

    ‘SİYASİ SUÇLU KAVRAMI’ YERİNE ‘TERÖR SUÇLARI’ KAVRAMI

    Demokrasi mücadelesi açısından 12 Eylül’den bu güne şöyle bir kısır döngümüz var: 12 Eylül sonrasında Turgut Özal komünizm propagandasını yasaklayan Türk Ceza Kanunu’nun 141 ve 142’nci maddeleriyle İslami akımlara karşı uygulanan 163’üncü maddeyi kaldırdı. Ancak yerine gelen Terörle Mücadele Yasası onlardan aşağı değildi. Bugünse kısa bir aradan sonra tekrar yasaklar dönemine girdik. 12 Eylül’ün 37’nci yıldönümünde çok fazla bir şeyin değişmediği duygusuna kapılıyor musunuz?

    12 Eylül cuntacıları kaba, demode olmuş, artık sürdürülmesi zor yöntemler ve araçlarla çalıştılar. Onların yerine gelen onların Başbakan Yardımcısı olan Özal oldu. Özal, sivil, Batı görmüş, dünyayı takip eden bir insandı. Bilindiği gibi o dönem dünyada birinci neo-liberal dalga vardı ve Türkiye de 24 Ocak Kararları ile bu dalgaya açılmıştı. 24 Ocak Kararlarının mimarlarından en önemlisi Özal’dı.

     

    12 Eylül’ün en temel nedeni 24 Ocak Kararlarını uygulamaya geçirmekti. Elbette bazı kaba işler Askeri Cunta Yönetimi’nde yapıldı ama asıl uygulanması Özal döneminde oldu. Sloganı hatırlayın; teşebbüs, inanç ve fikir hürriyeti. Bu elbette 141, 142 ve 163 ile olmazdı. Olmazdı ama gerçek anlamda düşünce-ifade özgürlüğü ile de 24 Ocak Kararları (buna neo-liberal dönüşüm diyelim) da uygulanamazdı. İşte Özal Terörle Mücadele Kanunu ile dünyada olanlara paralel olarak “siyasi suçlu” kavramı yerine “terör suçları” kavramını getirdi. Bu şekilde Türkiye mahpushanelerinin prestijli “siyasileri” gitti, yerine sorunlu “terör nitelikli tutuklu ve hükümlüler” geldi.

     

    Sonrasını biliyorsunuz; zaman içinde tüm muhalifler “terör” parantezine alınarak hem ceza evlerinde hem de hayatın her alanında tecrit edilerek etkisiz hale getirilmeye başlandı. Bugün yapılan da budur. Tek fark var, daha sofistike yöntemler kullanılıyor. Evet, 12 Eylülden bugüne değişen bir şey yok. Egemenlerden farklı düşünen, onlardan farklı olan herkes artık “teröristtir”; sadece Türkiye’de değil, tüm dünyada böyle. Terörist olmak için de şiddet kullanmanıza gerek yok, eğer muhalifseniz sizi bir şekilde terörle ilişkilendiriyorlar. Bunun tüm alt yapısı; yasaları hazır.

     

    ’12 EYLÜL SAĞ-SOL ÇATIŞMASI OLDUĞU İÇİN YAPILMADI’

    12 Eylül’döneminde hep idamlar, hapishaneler, işkenceler akla geliyor. Ancak bir askeri darbe döneminde uygulanabilecek 24 Ocak Kararları’nı onlar kadar tartışmıyoruz. Değişmeyenlerden bir tanesi de galiba 24 Ocak Kararları’ndan bu güne uygulanan vahşi bir liberal kapitalizm. Hatırlarsanız, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan da işadamlarına yaptığı konuşmada olağanüstü hal uygulamasında grevlerin yasaklandığını söylemişti. 12 Eylül’ü liberal kapitalizmin başlangıcı sayabilir miyiz?

    Kesinlikle öyle; 12 Eylül sağ-sol çatışması olduğu için yapılmış değildir; 12 Eylül’ün esas nedeni 24 Ocak Kararlarının uygulanabilmesidir. Neo-liberalizm sermayeye yeni hız ve menziller bulma gayretinin adıdır. 70 yılların sonunda sermaye en büyük düşman olarak sosyal devleti, sendikaları, özgürlükleri görüyordu. 12 Eylül cuntasının yaptığı ilk işler arasında grevleri yasaklamak, sendikaları kapatmak, ücretleri düşürmek var. Bugünkü OHAL rejimi de aynı şeyi yapıyor. Evet, kesinlikle değişen bir şey yok.

     

    ‘TEK TİP ELBİSE UYGULAMASI YAPILAMAZ’

    Sizin doktor olarak görev yaptığınız yıllarda cezaevlerinde tek tip elbise uygulaması ve ona karşı ölüm oruçları vardı. Bugün aynı uygulamanın tekrar başlayacağı konuşuluyor. İnsan Hakları alanında yıllardır çalışan biri olarak bu uygulamanın olası sonuçları hakkında neler söylersiniz? Siyasal iktidarlar cezaevlerinde kıyafet konusunda bu uygulamayı neden gerçekleştirmek isterler?

    Tektip insan otoriter ve totaliter rejimlerin alamet-i farikasıdır. Bakın Başkan Erdoğan sabah akşam “Rabia” diye bağırıp duruyor, “tek, tek…” diye kendinden geçiyor. Eleştirince de “Siz tek devlete, tek millete, tek vatana, tek bayrağa karşısınız, hainsiniz” diye saldırıyor. Evet, gerçekten bu tarz çok tipiktir, tüm diktatörler bunu yapar. Tek tip elbise; farklı düşünceye, farklılığa tahammül edememenin yansımadır. Bir başka şey daha; diktatör herkesi aynı, tek yaparak rahatlamak ister; “Şunlar zaten benim yanımda diğerlerini de bu şekilde tek tip giydirerek işaretledim” diye düşünürler.


    Tamam da 2017 Türkiye’sinde bu yapılabilir mi; yanındaki ‘melaike’”yi bir anda FETÖ şeytanı ilan edeceksin, sonra FETÖ var diye tüm milleti tek tipe sokacaksın. Yapamaz; bu iş uzun sürmez, bu baskı rejimi sürdürülemez, toplum patlar.

     

    12 Eylül aynı zamanda bugün hala tartıştığımız YÖK, vb. kurumların da temelini attı. AKP dahil bütün siyasi partiler bu kurumlara karşı olduklarını söyleyerek iktidar olsalar da ciddi bir değişiklik yapmadılar sizce bu uyumun sebebi nedir?

    Maalesef bizde siyasi partiler muhalefette demokrat oluyorlar ama iktidara geldiklerinde şaşıyorlar. Çok haklısınız 12 Eylül’ün tüm kurumları olduğu gibi yerinde duruyor. Bu dönem daha da kötüsü oldu; 16 Nisan’da hileli bir şekilde kabul edildiği ilan edilen anayasa ile 12 Eylül baskı rejiminin ötesine geçildi.

     

    Niçin böyle oluyor? Böyle oluyor çünkü bunlar gerçekten demokrat değiller. Vesayet rejimine karşı olduklarını söylediler, vesayet rejimini eleştirerek iktidara geldiler ama şimdi tüm vesayet kurumlarını tepe tepe kullanıyorlar. Niçin? Çünkü bunlar demokrasi filan istemiyorlar, bunlar hak ve özgürlüklerden kendi haklarını ve özgürlüklerini anlıyorlar. Çoğulcu değiller, başkalarının varlığını kendi varlıklarına tehdit olarak görüyorlar.

     

    Ben her şeye rağmen iyimserlerdenim. Bu baskı rejimi sürdürülemez. Türkiye böyle giderse patlar. Ama ben inanıyorum ki her şeye rağmen Türkiye toplumu bu cendereden kazasız belasız, kansız çıkabilecek donanımlara, potansiyele sahip. Bakınız artık insanlar kimlik, inanç ve yaşam tarzı farklılıklarına rağmen demokratik siyaset zemini, adalet, hak ve özgürlükler için bir araya gelebiliyor, ortak işler yapabiliyor. Referandum çok önemli bir tecrübeydi; önümüzdeki seçimlerde bu tecrübenin büyütüleceğine inanıyorum.

     

    Gazete Duvar