• Paylaş

    KATEGORİ : Yok

    Eklenme tarihi : 2017-10-22
  • Remzi Basalak yoldaşı 23 Ekim 1992'de kaybettik

    Hepimizi etkileyen kahramanca tutumlar, asla birdenbire ortaya çıkan anlık refleksler değildir. Onların bir arkaplanı, çoğu kez yılları bularak derinleşen bir birikim, yoğunlaşma ve olgunlaşma süreçleri vardır. “Remzi tekmesi” de böyledir!..

     

    O tekme de işte bu yüzden bir anda gelmedi; örgütlü yaşamın ve komünist militan çekirdeğin özsuyunda damıttı kendini. Daha üretken ve daha verimli olmaya doğru aralıksız bir koşu tutturdu.

     

    Remzi BASALAK‘ın, liseli genç bir devrimciyken de, demlenmiş komünist çizgilerini taşırken de komünizm dünyasına özgüydü gündelik yaşamı. Canlı, coşkulu; yürüdü mü ardına bakmayan, inandı mı geri döndürülemeyen, yanına başka bir yaşam hayali hiç uğramayan bir savaşçıydı o. Örgütü, yoldaşları söz konusu oldu mu içi titrerdi; işkencelerle hırpalanırken gıkı çıkmayan bu devrim işçisi, ortalığı yıkardı yoldaşlarına fiske atıldığını duyduğunda. Tarihe şerh düşen o tekme gökten zembille inmedi!

     

    Kendini geliştirmeye adanan zamanlar, mükemmeli arayan titiz çalışma, bir işe giriştiğinde, bir çalışmaya odaklandığında yemeyen, içmeyen, uyumayan… kendini unutan; birçok yoldaşın “Onu çalışırken görmek lazımdı” diyeceği Remzi’nin arkaplanında tutkulu kişiliği, çalışkanlığı ve fedakarlığı kadar özenle biriktirdiği komünist erdemler vardı.

     

    Tertemiz giysilerinin, afacan gülümsemesinin daha da güzelleştirdiği yüzündeki duruluk ve içtenlik kartal kanatlarını görünmez kılardı. Halinde, tavrında öyle bir doğallık ve rahatlık vardı ki, onun bir yeraltı savaşçısı olduğu karşısındakinin aklının ucundan bile geçmezdi. Metin -bu adı kendi adından çok severdi. Çatışmada çarpışarak toprağa düşen yoldaşı Metin Aydın’ın adıydı çünkü- Ceyhan‘da doğmuş bir köy çocuğuydu ama hayatı boyunca işçilik yapmış sınıf damarı çok güçlü bir komünistti. “Teorik geriliğe karşı savaşım” gerekçesini günün devrimci pratik görevlerinden kaçış bahanesi haline getiren ’86 tasfiyecisi tarafından, “Anti-Dühring‘i okuması için kapatıldığı odanın penceresinden firar edip Paşabahçe’de direnen işçilerin yanına koşuyor” diye MK üyelerine şikayet edilen ele avuca gelmez bir hayat ve kavga adamıydı. O yiğit tekme o paçavra masaya durup dururken inmedi!

     

    ***
     

    1979′da liseliydi. Oruçluydu ilk tanıdığında yoldaşlarını. Onu geçmişin dünyasına bağlayan alışkanlıkları çabucak kırdı. Babasının mesleğinden dolayı “polisin oğlu” olarak bilinirdi. Lisedeyken “yasak yayın” bulundurmaktan düştü polise ilk kez. Tereddütsüz göğüsledi saldırıyı ve daha sıkı sarıldı kavgaya… Karanlık 12 Eylül yıllarında bir kez daha düştü düşmanın eline. Bir ay boyunca direndi, fakat “yoldaşım” dediği “sorumlu”nun çözülmesi onun polis tavrını da etkiledi. Bu tavrını henüz bir “sempatizan” olmasıyla realize etmeye kalkmadı. “Ufkum öylesine dardı ki, tanıdığım insanlara duyduğum güvenden öteye gidemiyordu” diyordu. Ezilmedi, tersine daha da bilendi: “Bunun ezikliğini yıllarca duydum. Başta kendime olmak üzere, bunu aşacağıma söz verdim”. Sonra gelsin uzun hapislik yılları. Çıkar çıkmaz askere alındı. Onun defterinde savaştığı bir sistemin faşist ordusuna hizmet etmek yazmazdı. Askerden kaçıp yoldaşlarını buldu, kaldığı yerden kucakladı kavgayı.

     

    1988′de İstanbul‘da pusuya düştü. Ama bu kez ona kişiler değil, tüm hücreleriyle güven duyduğu örgütü TİKByol gösteriyordu. Sorguda fırtınaydı artık. İstanbulAdana işkencehaneleri: “Tanıyor musun?”, “Tanısam da tanımıyorum!..” meydan okumasıyla inledi. “İyi bak yüzüme; bak bak! Evet, ben bir komünistim. Bundan da gurur duyuyorum!” sözleri TİKB‘yle özdeşleşerek çakıldı işkencecilerin beyinlerine. Direniş o çiçeklenmiş onurlu dallarını her yana uzattı, uzattı…

     

    23 Ekim 1992.

    Yer Adana Tekel Deposu.

    Metin ve Selçuk kamulaştırma eyleminde. Sonra ölümüne bir çatışma, Adana’nın sokakları tanıklık ediyor tarihe. Selçuk’un 30 kurşun çıkarılıyor vücudundan. Metin’in silahı tutukluk yapıyor, onu tutsak alıyorlar. Kelepçeyle zaptedemedikleri bedenini “suç aletleri”nin sergilendiği masanın arkasına geçirmeye çalışıyorlar. Sırf onla kalsa çoktan razı olacakları sloganlarını bir an önce susturma derdine düşüyorlar. O soylu tekme geliyor sonra… Masaya iniyor kameralarda, beyinlere iniyor, sistemlerine iniyor oysa… Sarsıyor bilinçleri, korkulara ölümden öte köy olduğunu haykırıyor, genç devrimcileri geleceğe esinliyor!.. O tekme, “Adressiz Sorgular” geleneğinin sürmekle kalmayıp çıtanın daha yukarılara taşınmakta olduğu gerçeğinin altını kalınca çiziyordu.

     

    Tahammül edemiyorlar meydan okumanın böylesine, bu cepheden korkusuzlukla hiç karşılaşmamışlardı. Katlettiler Metin’i. “Remzi tekmesi”ni ortadan kaldıramadılar ama! TİKBli olmakla özdeşleştirilen o berrak bilinç, o direngen ruh, o korkusuz yürek sadece görüntülerde değil, asıl hafızalarda tazeliğini koruyor.

     

    Remzi Basalak yoldaş ölümsüzdür!..