• Paylaş

    KATEGORİ : GÜNCEL

    Eklenme tarihi : 2018-01-19
  • Sözünün tükendiğini sanki hep aynı şeyleri tekrar ettiğini hissetmek katlanılır iş değil

    Karin Karakaşlı

     

    Yıldönümü dediğin kutlamalarda güzel. Hafif ve umutlu. Önem verdiğin insanların, olayların kişisel çetelesi. Sana güç veren, hayatın anlamına aymışsın gibi hissettiren. 

     

    Gel gör ki buralarda gayri resmi takvimler ölümün çetelesini tutar. Katliamların, cinayetlerin, tutuklamaların, sürgünlerin yıldönümlerini gösterir. Susulan ve inkâr edilenleri. 19 Ocak da tam on bir yıldır bir günün değil geçmiş olamayan bir tarihin adı.

     

    Adını ve hakkını teslim etmediğin acılar kahır olur. Sonra bir bakmışın senin dünyanı yıkan tarih, aslında zaman aşımına terk edilen, sümen altı edilen, cezasızlıkla teşvik edilen cürümlerin ortak simgesine dönüşmüş.  Çünkü Hrant Dink’in barışa, anlayışa, hakikate adanmış mücadelesini “Türklüğü tahkir ve tezyif eden Ermeni gazeteci” yaftasıyla önce hedef gösteren ve nihayetinde kana bulayanlara karşı hayatında hiçbir siyasi eyleme katılmamış on binlerce insan kendi acılarını da sırtlayıp gelmiş. Sadece anmaya değil, oyunları bozmaya.

     

    Ama bu da işte yüzyıllık deneyime sahip devlet. Bu sefer oyunu en sıkı ağlarla kurmuşlar. Kamu görevlilerinden emniyete, jandarmadan istihbarata cinayette payı olmayan yok. Şimdilerde yargılanan herkesin geçici hafıza kaybına uğradığı ya da hatırladığı kadar suçu birbirinin üstüne attığı bir dönemden geçiyoruz. Emri verenlerin bir köşeden dikkatle izlediği bir yakartop sorumsuzluğu.

     

    Tüm bu sebeplerle bu cinayet davasının en başından beri mahkemeleri aşan bir boyutu var. Hele de  Olağanüstü Hal’in olağan kılınmayan çalışıldığı, Kanun Hükmünde Kararnamelerin yeni keyfiyetleri sıraladığı, milletvekillerinin, belediye eş başkanlarının, gazetecilerin, avukatların rehin tutulduğu bir dönemde. Bir mahkemenin diğerinin nihai kararını tanımadığı, hukuksuzluğa kılıf bile aranmayan bir zamanda günlük hayat mücadelenin ta kendisine döner. Önce aklına mukayyet olmanın sonra da senin gibi başka türlü bir hayat düşleyenlerle birbirine sığınıp, inadına devam etmenin savaşına. İçinden kanadığın bir çarpışmaya.

     

    Öylesine dalıp gittiğimde bazen bütün o hedef gösterme sürecinde Hrant Dink’e yaşatılan yalnızlaştırmanın şimdi ülkenin tüm sathına yayıldığını düşünüyorum. Kalabalık olduğunda bile üşüten bir yalnızlık bu. Hiçbir ateşin, kıyafetin, elin yetemeyeceği bir donma hali.

     

    Şimdi işte bir 19 Ocak yıl dönümü daha gelmişken, beni tarif eden şey diye bildiğim yazı ne ifade eder diye soruyorum kendime. Kahrettiğin bir şeyde daha yaratıcı daha vurucu olmak diye bir şey var mı sahi kalem için? Ayıp değil mi? Sözünün tükendiğini sanki hep aynı şeyleri tekrar ettiğini hissetmek katlanılır iş değil. Ama bir azalma, sökülme olarak yaşadığın kayıp, kaçınılmaz olarak her geçen yıl söylenecekleri de beraberinde götürüyor. Ve çok iyi biliyorsun ki öleni, öldürüleni geri getiren, onun hayatının tek bir salisesine bedel bir kelime yok. Ne hayatta ne edebiyatta.

     

    O kanla derdin hiç bitmedi. Yüze, söze sıçrayan kanla. Çamur at izi kalsın denilen insanın uğuldayan kanıyla.

     

    19 Ocak temiz kalmanın zorlaştığı eşik. Düşmelere doyulmayan yılların başlangıcı. Bir işaret fişeği. Neyi gösterdiği daha hâlâ anlaşılmamış olan.

     

    Takvime sinen tarihler hafızanın haritasıdır. Unutturulmaya çalışılanları hatırlayarak koyulduğun bir yol. Gelmek isteyenlerle, yol arkadaşlarınla ilerlediğin, bir yere vardırıyor mu, onu bile bilmediğin tuhaf bir patika. Bugün yaşananların sağlamasını yaptığın lanetli milat.

     

    Hatırlıyorsunuz değil mi? Hani “Hepimiz Hrant Dinkiz. Hepimiz Ermeniyiz” diye inlemişti sokaklar. O slogan 2007’nin anlamıydı. Paylaşılan yasın, hayatına kastedilen insanın simgelediği bütün değerlere sahip çıkmaya evrildiği bir hayat akdiydi. Dayanma gücüydü.

     

    Ne zamandır hiçbirimiz Hrant Dink değiliz. Ne zamandır her gün 19 Ocak. 

     

    Agos