• Paylaş

    KATEGORİ : KÜLTÜR-SANAT

    Eklenme tarihi : 2017-10-30
  • Yaşamında mücadelesizlik, Mahsun’u sistemin içine geri çekmiştir

    Aze Hazan Hezdar

     

    Tabutta Rövaşata: Kimliksiz ve mücadelesiz bir yaşam

     

    Sosyal psikolog Henri Tajfel, meslektaşı John Turner ile beraber oluşturduğu “Sosyal Kimlik Kuramı”nı "Bireyin benlik algısının, bir sosyal gruba ya da gruplara üyeliğine ilişkin bilgisinden ve bu üyeliğe yüklediği değerden ve duygusal anlamlılıktan kaynaklanan parçasıdır. Sosyal Kimlik Kuramı, kişisel kimlikten çok sosyal kimlik kavramı üzerinde durur. Bireyler, yeni bir sosyal gruba girer girmez, o grubun kimliğine adeta yapışırlar.” şeklinde açıklar. John Turner ise “Bir bireyin benlik kavramı ve dolayısıyla da benlik saygısı, onun sosyal sınıf üyeliğine, yani algıladığı sosyal kimliğine demirlenmiştir.” der. Ünlü filozof Baruch Spinoza’ya göre ise “Doğa asla kavimler, milletler, sınıflar, zümreler yaratmaz, sadece bireyler yaratır”. Yani Spinoza, Sosyal Kimliği bireylerin üzerine sonradan yapıştırılmış bir yafta olarak görmektedir.

     

    Bir milyon yıl kadar önceye, ilkel komünal toplumlara kadar gidersek; emek, basit imece üzerine kuruluydu, birçok kişi tek ve aynı görevi üstleniyordu. Hayvancılığa ve tarıma geçişle, toplumsal işbölümü dönemine girildi. Daha sonra insanlar, araç gereç üretmeye başladılar. Üretici güçlerin gelişmesiyle yaşamak için ihtiyaçları olan miktardan fazla geçim aracı ürettiler. Bireyler ve topluluklar arası eşitsizlik basitçe böyle ortaya çıktı.

     

    Sınıfların bu şekilde oluşumundan sonra, bireyler belki de sosyal kimliklerini ilk kez kazandılar. İşçi, köylü, patron, toprak ağası… Bunların yanında kadın, erkek, beyaz, siyahi, Türk, İngiliz, öğretmen, doktor… Yaşadığımız yüzyıla geldiğimizde ise, kimlik politikalarının isminin konulmasıyla bu tür kavramlar daha da komplikeleşti.

     

     

    Türkiye’nin siyasal hayatına ise 90’ların ortasından itibaren küreselleşmenin de etkisiyle “birey kimliği” meselesinin yanına bir de “grup kimliği” meselesi eklenmiş,  ülke bu meseleyle karşı karşıya kalmış ve bunu tartışmaya başlamıştır. Yani bireyin kültürel bir kolektife ait olma hissi öne çıkmıştır. Bireylerin dahil oldukları grup uğruna veya bu grubu korumak için aldıkları aksiyonlar sivrilmiş, yaşadığımız coğrafyanın toplumsal yapısının belki de yüzyıllardır sahip olduğu çatlaklardan sular sızmaya başlamıştır.

     

    Kim olursak olalım, hangi grubun neresinde durursak duralım, bu kimlik paradigmasının bir parçası olmamak, oldukça zordur.

     

    Fakat imkansız değildir.

     

    Yukarıda da bahsettiğimiz gibi, kimlik politikalarının Türkiye’de oldukça belirginleştiği 90’lı yıllarda Derviş Zaim, çektiği Tabutta Rövaşata filmindeki Mahsun karakteriyle bu politikaları ters düz eder. Mahsun Süpertitiz, hiçbir gruba veya zümreye mensup değildir.

     

    Normal vatandaşları ilgilendiren güncel, toplumsal veya siyasal meselelerin onun hayatında yeri yoktur. Mahsun, “Şu an iktidar hangi partinin elinde?” “Dolar ne kadar yükseldi?” “Asgari ücret kaç lira oldu?” sorularının cevaplarını aramaz. Ve yine normal vatandaşların hayatlarındaki “Ay sonunu nasıl getireceğim?” “Kirayı nasıl çıkaracağım?” gibi kaygıları duymaz. Bir evi yoktur. Güzel kıyafetlere sahip değildir. Çıkma ekmek yer, çıkma şarap içer ve çıkma kıyafetler giyer. 

     

    Mahsun kimliksizdir, hiçbir yere ve hiçbir şeye aidiyeti yoktur. Bir yerde çalışmaz, bir ailesi yoktur. Bu yüzden o, iktidarın korktuğu ve ehlileştirmeye çalıştığı adamdır. Uyumak için her türlü arabayı çalar, otobüs, ambulans… Komiser (bir nevi iktidar) onunla nasıl baş edeceğini bilemez, sürekli polislerden dayak yer, nezarethanede kalır, ama bunlar işe yaramaz. Mahsun psikologlar tarafından tedavi edilemez çünkü bir rahatsızlığı yoktur. Komiser en son arkadaşı Reis’e tehditkar bir şekilde Mahsun’a sahip çıkmasını, babalık yapmasını söylediğinde aslında onu bir ailenin içine hapsedip kontrol altına almak ister. Fakat bu da işe yaramaz.

     

    Onun ilişkileri çok çeşitli değildir. Değer verdiği tek ilişki biçimi dostluktur. Bu yüzden soğuktan donarak ölen kendisi gibi “evsiz” arkadaşının mezarına gider ve çıkma şarabını onunla paylaşır.

     

    Mahsun, sistemin öyle bir dışındadır ki öteki, azınlık dahi değildir. Sistemle uzlaşmak gibi bir durumu olmamasının yanında sistemi değiştirmek gibi bir çabası da yoktur. Sistem karşıtı bir mücadele içine girmez, fakat film boyunca görürüz ki asıl çözüm bu değildir. Değer verdiği tek şey olan dostluk kavramının etrafında dönen çok az şey de elinden sistem tarafından alınır. Uzaktan uzağa bakarak aşık olduğu eroin bağımlısı kadın, para bulabilmek için kendi bedenini satmaktadır. Mahsun’a, onu Taksim’e götürmesi için “Mahsun, beni Taksim’e götür. Ne olursun, sen götür!” cümlesiyle yalvarır.

     

     

    Filmde sistemin, Mahsun’un değer verdiği başka bir şeyi elinden alması da şu şekilde gerçekleşir: Rumeli Hisarı’na tavuskuşları gelmiştir. Onları hayranlıkla izler. Çok aç olduğu bir günde, tavuskuşlarından birini kaçırır. Mahsun’un kucağında kaçırdığı tavuskuşuyla Bebek Sahili’nde arkasına baka baka koştuğu sahne belki de sinema tarihine geçmesi gereken bir muhteşem bir sahnedir çünkü o tavuskuşu aynı zamanda Mahsun’un asla sahip olamayacağı gücü ve zenginliği temsil eder. Elinde tutuyordur ama bu duruma o kadar alışık değildir ki onu öldürüp en temel ihtiyacını gidermek için kullanır.

     

    Fakat pişirip yiyeceği sırada yakalanır. Filmin son sahnesinde Mahsun’un yakalandığı ve cezaevine götürüldüğü haberlerde verilir. Eskiden; İstanbul’un zengin bir muhitini sembolize eden boğazın, zenginliği temsil eden tavus kuşunun, devlet erkinin bir sembolü olan Hisar’ın, patron konumunda olan kahvehane sahibinin, aile erkini imleyen Reis’in, karakol, hapishane, hastane gibi devletin ideolojik aygıtlarının bir reddi olan Mahsun, artık bunların hiç biri değildir; hiç kimse değildir, sistemin içinde bir suçludur. Kısacası, yaşamında mücadelesizlik Mahsun’u sistemin içine geri çekmiştir.