• Paylaş

    KATEGORİ : KÜLTÜR-SANAT

    Eklenme tarihi : 2017-10-28
  • Amacı için yazan şair, aynı zamanda bir sorumluluk da üstlenir. Arif Damar da amacı ve inancı doğrultusunda yazmıştır

    Enver Topaloğlu

     

    Tanzimat’tan itibaren şiirde özgürlük, adalet, eşitlik isteğini konu edinen, tema, izlek olarak seçip benimseyen, kısaca siyasi olarak tavır alan şairlerin bildiğini Osmanlı’nın ve cumhuriyetin iktidar sahipleri de bilir. Dilin sahnesinde dans eden sözün yarattığı büyü, yani şiir, güç ve sınır tanımaz bir yıkıcıdır. Evet şiir isyandır… Otoritelere başkaldırıyı kışkırtır, özgürlük ruhunu ateşler… O nedenledir ki şiir siyasi iktidarın kontrolünün dışına çıkma eğilimi gösterdiğinde derhal müdahale gerçekleşir. Daha doğrusu, bugüne kadar görüldüğü üzere, sonuç vermeyeceği açık olsa da zor kullanılır. Şiir aslında çok eski çağlardan beri otoriteleri korkutmuştur. Şairler sürgünle, hapisle, toplum dışına itilmekle cezalandırılmaya çalışılmıştır. Namık Kemal’den, Tevfik Fikret’ten, Nâzım Hikmet’ten, daha sonraki modern Türkçe şiirin iktidar ve otorite tanımaz, daha iyi bir dünya özlemi içinde olan şairlerinin başına gelenlerden biliriz ki iktidarlar şairi de, şiiri de sevmezler. Hatta sevemezler… Çünkü korkarlar… Çünkü şairin sözü, şiirin dili iktidarın otoritesini bozar…

     

    Bu bağlamda kısaca denebilir ki Türkiye’de şiirin tarihi, aynı zamanda siyasi iktidarların şairler üzerinde uyguladığı baskının da tarihidir. Modern Türkçe şiirin geçmiş dönemlerinde siyasi iktidarın zorunu, zorbalığını, zulmünü şairler üzerinde yoğunlaştırdığı dikkat çekici bir zaman kesiti vardır. İkinci Dünya Savaşı’nın yaşandığı 1940 ve sonrasında gelen yıllar böyle bir dönemdir. Ancak genel olarak devletin şairlere, yazarlara, düşünürlere, aydınlara, sanatçılara dönük şiddeti aslında hiçbir dönemde eksik olmamıştır. Tarih bize bugün bile hâlâ daha uygulanan baskının, zorun, zorbalığın geçmişten gelen bir devlet geleneği olduğunu söylüyor. Şairlerin, başta Nâzım Hikmet olmak üzere işkence odalarında, hücrelerde, hapishanelerde olduğu 1940’lı ve sonraki yıllar, aynı zamanda birinci kuşak toplumcu gerçekçi şiir anlayışının ortaya çıktığı, etkili de olduğu bir zaman aralığıdır. Bu kuşak içinde yer alan isimlerden biri de Arif Damar, namı diğer Arif Barikat’tır.

     

    Arif Damar, 23 Temmuz 1925 yılında doğar ve 85 yaşındayken 20 Ekim 2010 yılında, son yolculuğuna uğurlanır. İlk şiirini henüz ortaokul öğrencisiyken yazıp yayımlar. 1940’ta Yeni İnsanlık adlı dergide “Harika çocuk” notuyla yayımlanan şiirin başlığı “Edirne’de Akşam”dır. Yayımlanmasından sonra şiirin gördüğü ilgi üzerine dönemin ünlü şairi Hasan İzzettin Dinamo genç şairi, öğrencisi olduğu Yenikapı Ortaokulu’na görmeye gider. İşte o şiir:

     

    Ufuk volkan
    Tunca
    Al kan

     

    Akşam oluyor
    Gündüz soluyor şimdi
    Edirne
    Garip bir çoban gibi
    Gece döner
    Söner
    Bir şamdan gibi

     

    Edirne garip bir çoban gibi
    Hergün
    Akşam olunca
    Tunca
    Kan gibi

     

    Arif Damar’ın kullandığı Arif Barikat tek müstear adı değildir. Daha önce Gün dergisinde yayımlanan ilk şiirlerinin altında Arif Hüsnü adı yer alır… “Bahar” başlığıyla 1941’de Gün dergisinin 2. sayısında yayımlanan şiirin altında da Arif Hüsnü imzası bulunmaktadır. “Bahar” şiirinin ilk iki dizesini okuyalım:

     

    Cılız başaklara yüklenir
    Mavi kadar sonsuz arzular

     

    O da 1951’de, yayımlanan “Dayanılmaz” adlı şiirinin ardından gizli örgüt üyesi olduğu suçlamasıyla tutuklanır.. İki yıl cezaevinde kalır, delil yetersizliğinden beraat eder. O şiiri hatırlayalım istiyorum, ancak şiirin tamamını alıntılamam zor. “Gözlerini ölüm bürüdü onların/korkulu rüyalarla uyanıyorlar uykularından” dizeleriyle başlayan şiirden paylaşacağım bölümler, adeta yıllar öncesinden bugünleri öngörüp dile getirmiş gibidir. Başta okurlar olmak üzere meraklısının şiirin tamamını okuyacağına inanıyorum.

     

    Karşı koymazsak eğer
    tehlikededir günlük ekmeğimiz
    bacamızın tütmesi tehlikededir
    evimiz, aşkımız, çocuğumuz
    pencerede saksı
    kitap sevgisi, insan sevgisi
    tehlikededir.

     

    Gözlerini ölüm bürüdü onların
    uyumak, uyanmak tehlikededir,
    tehlikededir çiçek koklamak
    bardakta su, ateşte yemek
    bahçede güneş tehlikededir.

     

    Tehlikededir gözbebeklerimiz
    Adana’nın pamuğunu yabancılar işliyor
    dokuma tezgahları tehlikededir.
    İzmir’in üzümü, fındığı Giresun’un
    Samsun’un tütünü tehlikededir.
    Kapanıyor fabrikalar birer birer
    varımız yoğumuz tehlikededir.

     

    Arif Damar’ın, 1940’lı yıllarda dergilerde yayımladığı şiirlerle dikkatini çektiği bir başka şair de Nâzım Hikmet olur. Nâzım, Kemal Tahir’e gönderdiği mektupta şöyle yazmaktadır: “Ant mecmuasının şairlerini pek beğeniyorum. Hele dördüncü sayısında birbirinden güzel şiirler vardı. Aşk olsun delikanlılara.” Söz konusu delikanlının Arif Damar’dan başkası olmadığını söylemeye gerek var mı?..

     


    Şairin ilk kitabı “Günden Güne” 1956’da yayımlanır. Kitabın girişinde Damar’ın kendini çırak olarak tanımladığı bir sunu yer alır. Bu sunuyu dikkat çekici yapan, şairin şiirdeki geleceğini açıkça ifade ediyor olması ve zaman içinde şiir yolculuğunun bu sunuda ifade edildiği yönde gelişmesidir. O nedenle bu dörtlüğü okuyalım istiyorum:

     

    Çırak durdum yanında memleketimin
    İnancımın halkımın hürriyetimin
    Türküler denizler gökyüzü
    Bir de Nâzım Hikmet’in

     

    Yayımlandıktan beş ay sonra toplatılan “Günden Güne” 1943’ten itibaren yazılıp Arif Barikat imzasıyla dergilerde çıkmış şiirlerden oluşur. Kitapta, “Karanlık suda ölümün soğuk ellerini gören gözler”le başlayan çocukluğa ait göç anısının dile getirildiği “Çocukluğum” başlıklı şiirin yanı sıra İkinci Dünya Savaşı’nın insanlık ve dünya için yarattığı yıkıma değinen cephe ortamının yansıtıldığı, savaş karşıtı şiirler de yer alır. Savaşın tüm şiddetiyle sürdüğü cephelerin bir tarafında da dost kuvvetlerin askerleri vardır. Şu dizeler şairin, askerlerden birinin vurulmasını anlattığı “İkinci Dünya Harbinden Portreler – 4” şiirinden:

     

    Ayak izleri örtülürken arkadaşlarının,
    sen çam ormanlarını ve sakin gölleri
    son adımında birden bire geçerek
    denize vardın.

    Ondan sonra bir hayal parçasısın.

     

    Modern Türkçe şiirin en büyük devrimci girişimi olan İkinci Yeni dalgası eski, yeni tüm kuşakları etkiler. Bir önceki kuşağın Garip şairleri gibi toplumcu gerçekçi şiir anlayışını benimseyen şairler de etkilenir bu büyük dalgadan. Arif Damar da İkinci Yeni dalgasından etkilenen bir şair olarak görünür. Damar’ın ikinci kitabı olarak yayımlanan “İstanbul Bulutu”nun (1958) Yeditepe şiir ödülünü Cemal Süreya’nın “Üvercinka”sıyla paylaştığını belirtelim. Ödülün seçici kurulunda kimler vardı bilemiyoruz. Ancak jüri, bir önceki kuşağın toplumcu gerçekçi şairinin şiirleriyle İkinci Yeni olarak ortaya çıkan genç kuşaktan bir ismin şiirlerini aynı anda beğenip ödüllendirmesini sağlayan bir ortaklık saptamış olmalı diye düşünüyoruz. O ortaklığın, Arif Damar’ın İkinci Yeni şiirine olan meylinden kaynaklandığını söyleyebiliriz. Alıntıladığım şu betik “Gitme Kal” başlıklı şiirden:

     

    Nice nice acıları aklına getir
    Bunca yoksulluğu aklına getir
    Gözyaşlarını aklına getir
    “GİTME KAL” var yok dinlemez bir çocuk isteğidir
    Gitme aklına getir

     

    Ama şairde İkinci Yeni etkisinin, bir sonraki kitabında daha yoğun olarak ortaya çıktığını görürüz. Bir yıl sonra “Kedi Aklı” (1959) adıyla yayımlanan kitaptan “Dur Dur” başlıklı şiirden bir bölüm okuyalım. Belki tezimiz böylece daha açık ve anlaşılır hale getirmiş oluruz.

     

    Yağmuru güneşleri haziranı yürüsek
    Diyelim saat 24 aşk dinler mi cumartesiyi geçmişiz dinler mi
    Akşamları alsak samanyolunu alsak Aksaray’a götürsek bıraksak
    Bir dalı kırdık diyelim şiirden başka nereye konur
    Gecem erken inecek dur dur

     

    Arif Damar şiiri, aslında altmışlı yıllara gelindiğinde kendi yatağını büyük ölçüde oluşturmuştur. Bu döneme kadar yayımlanan üç kitap ve daha önceki dönemde dergilerde yayımlanan şiirlerde gözlemlenen arayış, 1960’tan itibaren tamamlanış gibi görünür. Altmışlı yıllarda iki kitap yayımlar. Bu kitaplardaki şiirler de göstermektedir ki şair, arayışını İkinci Yeni şiirinin olanaklarıyla buluşturarak yönlendirmiş ve aslında bir senteze de ulaşmıştır. Bu dönemde hem “Saat Sekizi Geç Vurdu” (1962) hem de “Alıcı Kuş” (1966) adıyla yayımlanan kitaplardaki şiirlerde şair, toplumsal sorunlarla uğraşmaktan çok, bireysel duyarlılığını öne çıkarmayı tercih etmiş gibidir. Ancak yine de “31 Ekim 1964” başlıklı şiir, alınlığındaki dizelerle ayrıca dikkat çekicidir. O şiirin söz konusu iki dizesi ve devamındaki betiği okuyalım:

     

    Suç kanıtı karanfiller beyazdı
    Savcı söyledi yazıcı yazdı

     

    Kanlı bir gömlek değildi
    Tüfek tabanca bıçak
    Karanfildiler

     

    Ancak şairin bu dönemde yayımlanan söz konusu iki kitabında dikkat çeken başka şiirleri de vardır. Bu kitaplardaki şiirler şairin aslında bir dönüm noktasında olduğuna da işaret eder. Şu dizeler “Saat Sekizi Geç Vurdu” adlı kitapta yer alan “Bulurdu Beni” başlıklı şiirden:

     

    Yoktu boşluk yoktu ölümün sessizliği hiçlik yoktu
    Bensiz geçmezdi çağ
    Tik tak tik tak
    Bulurdu beni

     

    Kendine dönük şiirlere yer verdiği, bireysel duyarlılığını daha çok ön plana çıkardığı kitaplarından uzunca bir süre sonra yeniden toplumsal sorunlarla ilgilendiği, adeta güncel olayların hafızası gibi davrandığı şiirlere yönelir… On yıl sonra yayımlanan “Seslerin Ayak Sesleri”nde (1975) yer alan şiirlerin gösterdiği gibi. Kitapta şairin başından beri süregelen güncel olayların kaydedicisi, tarihçisi olma özelliği bu kitapta da yer bulur. “Che” başlıklı şiir de bunun örneklerinden sayılır. Şiirden bir bölüm okuyalım:

     

    Bir sesti O
    Bütün sesler içinde ayrı
    Yürü diyen bir ses
    Savaş diyen bir ses
    Katıl diyen bir ses

     

    Dağlar yadırgamaz en yüksek sesi
    Sesi dağlara uygundu

     

    Bundan beş yıl sonra ölümden ve akan kandan söz ettiği, ama bir yanıyla da ağıt olarak okunan şiirlerin yer aldığı “Ölüm Yok ki” adlı kitabı yayımlanır. Şairin “Ölüm yok ki” iddiası, ölümün yadsınmasından çok, kolayca kabullenilmesine bir itirazdır. Şu dizeler kitaba da adını veren şiirden:

     

    Su akar
    Zeytin yeşil
    Lenin ölümsüz

     

    Arif Damar’ın bir dava ve bir inanç şairi olduğunu söylemek gerek. Şairin Tevfik Fikret için yazılmış iki şiiri bulunmaktadır. İlk şiiri “Fikret İçin”, ikincisi ise “Tevfik Fikret İçin” başlığını taşır. Nazım Hikmet’i usta olarak gören Arif Damar’ın Tevfik Fikret’i de ayrıca önemsediğini görüyoruz. Arada bir bağ, bir tür “şiir ve amaç bağı” kurulduğu anlaşılıyor. Aşağıdaki dizeleri “Fikret İçin” adlı şiirinden alıntılıyorum:

     

    İnandık Koca Fikret
    İnandık “uzun geceler”
    “Zelzelelerle sona erecektir”

     

    Amacı için yazan şair, aynı zamanda bir sorumluluk da üstlenir. Arif Damar da amacı ve inancı doğrultusunda topluma ve çağına karşı yüklendiği sorumluluğun gereğini yerine getirmek için yazmıştır.

     

    Şairin onuncu kitabı “Yoksulduk Dünyayı Sevdik” (1988) adıyla yayımlanır. “Yoksulduk dünyayı sevdik” diyor şair. Ben onu yoksulduk insanı sevdik diye de anlamak istiyorum. Bunda aşağıdaki betiğin oluşturduğu duygu ve düşüncenin de payı var:

     

    Aç bir çocuk
    Ağlarken ekmek diye
    Kurur
    Gözyaşlarının tuzu
    Annesinin kirpiklerinde

     

    Hatta şairdik dünyayı sevdik de diyebilirdi diye düşünüyorum. HDP’nin tutuklu genel başkanı Selahattin Demirtaş’ın yakınlarda yayımlanan “Halkız Biz” başlıklı yazısında yer alan “Fakiriz olum biz! Nâzım yazmış şiirimizi, Yılmaz çekmiş filmimizi” sözü geliyor aklıma. Buna Denizler haykırmış ismimizi diye küçük bir ek yaparak düşünüyorum. Acaba Demirtaş’ın aklına bu ifadeyi Arif Damar’ın kitabının adı da olan şiirindeki o dizeler getirmiş olabilir mi? Şiirin tamamının okunmasını önereceğim. Ben küçük bir bölüm alıntılıyorum:

     

    Ama zor
    Ama kolay
    Yoksulduk
    Dünyayı sevdik

    Tavanda bir yarım ay

     

    “Dava, inanç ve şiir” olarak belirlenen yazının başlığı, Arif Damar’ın temel olarak şairlik tavrını, duruşunu, tutumunu ifade ettiği düşüncesine dayanıyor: Şairin kitapları toplu olarak değerlendirildiğinde daha açık olarak görülüyor. Arif Damar için şiir inandığı davanın, sahip olduğu inancın moral değerlerini güçlendirmek, yüceltmek, yükseltmek için bir uğraş olmuştur. Dilin de, sözün de, sesin de şiir oluşurken kullanımı bu amaca koşut olarak biçimlenmiştir.
    Sunusunda “Bir şair kendinden başka/Nereye gidebilir ki” dizelerinin yer aldığı son kitabı “Onarırken Kendini” (1992) adıyla yayımlanır. Kitaba adını da veren şiirde, Hiroşima ve Nagazaki’ye atılan atom bombasıyla çağın en büyük acılarından birini yaşamış insanlığın kendini onarması sorun edilir. Kitapta yer alan şiirler için, geçmişle şimdi arasında bir sarkacın salınışından iz düşümler de denilebilir. Yaralı, yaslı insan kendini nasıl onaracaktır? Şairin kitapta yer alan şiirlerinin, deneyimlerle edinilmiş olgunlukla ağır usul bir hesaplaşma içerdiğini de söyleyebiliriz. “Yokluk” başlıklı şiir de kanımca onlardan biri:

     

    Kötü bir şey yapmadım
    Kötü bir söz söylemedim
    Kimseye
    Yoluma baktım

     

    Gün çekildi
    Evli evine döndü
    Ay kaldı yalnız
    Öpsün o
    Avutsun beni

     

    Şairin sağlığında “Yoksulduk Dünyayı Sevdik” adıyla (2007) yayımlanan toplu şiirlerinde “Aynanın Önünde” başlıklı bir bölüm yer alır. Bu bölümde daha önce kitaplarına girmemiş şiirler bulunuyor. O bölümde yer alan “Matrak” başlıklı şiirin tamamının okunmasını önererek kısa bir bölümü paylaşacağım:

     

    Küslerken
    Şakuli solucan derdi
    Nurullah ataç
    Orhan veli’ye

     

    O da ona
    İçoğlan

     

    Ataç
    Çankaya’da Köşkte
    sekreterdi

     

    “Biz ki Arif Barikat’tık zamanı evailde” dese de aslında o, “Bir dalı kırdık diyelim şiirden başka nereye konur” diyen sesiyle modern Türkçe şiirde kadim bir barikat olarak yaşamayı sürdürüyor ve sürdürecektir…
    Unutmadık, saygıyla anıyoruz…

     

    gazete duvar