• Paylaş

    KATEGORİ : GÜNCEL

    Eklenme tarihi : 2017-10-28
  • Marksizmin kapitalizm çözümlemesi her zaman 'bütünsel' ve 'eleştirel' bir karakter taşır

    HİÇ’ YA DA ‘HEP’ TEKYANLILIĞI

     

    A. Can

     

    Materyalist tarih anlayışının konumuz açısından yol gösterici öneme sahip noktalarının altını hatırlatma bab'ında bir kez daha şöyle çizebiliriz:

     

    1) Tarihte hiçbir toplumsal düzen (onun temelini oluşturan üretim tarzı ve ilişkileri) hiçbir zaman ‘birilerinin’ keyfine göre ortaya çıkıp ‘birileri’ istediği ya da istemediği için yıkılmaz. Her toplumsal yapı, belirli üretim ilişkilerine (aynı anlama gelmek üzere ‘belirli bir üretim tarzına’) dayanır. Bu ilişkiler (ya da tarz) insanlığın “maddi üretici güçlerinin belirli bir gelişme derecesine tekabül eder”.

     

    2)İçerebildiği bütün üretici güçler gelişmeden önce bir toplumsal oluşum asla yok olmaz”.

     

    3)Gelişmelerinin belli bir aşamasında, toplumun maddi üretici güçleri, o zamana kadar içinde hareket ettikleri mevcut üretim ilişkilerine ya da bunların hukuki ifadesinden başka bir şey olmayan mülkiyet ilişkilerine ters düşerler. (O noktaya gelene dek -nba) Üretici güçlerin gelişmesinin biçimleri olan bu ilişkiler, onların engelleri haline gelirler. O zaman bir toplumsal devrim çağı başlar” (abç)

     

    Bu yaklaşım benimsendiği taktirde, yanıtı aranması gereken tayin edici soru olarak karşımıza bu kez şu soru çıkar:

     

    Kapitalizm, insanlığın toplumsal üretici güç ve yeteneklerinin önünü açmaya devam mı etmektedir yoksa esas olarak bu gelişmeyi frenleyip engelleyen bir karakter mi kazanmıştır?..

     

    Biraz daha somut hale getirerek soruyu farklı biçimde şöyle de sorabiliriz:

     

    İnsanlığın üretici güç ve yeteneklerinin, üretimin dünya çapında toplumsallaşmasına yol açacak ölçüde geliştiği günümüz koşullarında, “mevcut üretim ilişkileri ya da bunların hukuki ifadesinden başka bir şey olmayan mülkiyet ilişkileri” bu gelişmeyi frenleyip engelleyici bir rol mü oynamaktadır yoksa aralarında hala süren bir uyum mu vardır?..

     

    Burada kritik noktayı, üretici güçlerin gelişiminden ne anladığımız, daha doğrusu onu bütün yönleriyle mi yoksa seçilmiş bazı yönlere dayalı olarak mı kavradığımız oluşturur. Bu noktadaki kavrayış farklılıkları, Marksist hareketin tarihinde, ‘sosyalizmin güncelliği’ sorununun ele alınışı sırasında ‘sol’ ya da sağ yaklaşımlara kaynaklık etmiştir.

     

    Siyasette, politika ve taktiklerde, özellikle de parti anlayışı, öncü-kitle diyalektiğinin kuruluşu, devrimin örgütlenmesi ve demokratik görevlerle sosyalizmin ilişkisi konularında kuyrukçuluktan katı bir iradeciliğe sıçramaya yol açacak kadar keskin zigzaglar çizmeye kaynaklık eden ‘sol’ yaklaşım, emperyalizm çağına girilmesiyle birlikte kapitalizmin üretici güçleri geliştirme yeteneğini tamamen yitirdiğini iddia eder. Dolayısıyla dünyanın her yerinde artık sosyalist devrim gündemdedir, nesnel koşullarının olgunlaşması anlamında o her an için örgütlenebilir, bu yüzden kimi zaman ve yerlerde kimi dolaylı taktikler izlemek, demokratik görevlerle falan “oyalanmak” zaman ve enerji kaybı olmanın dışında sosyalizmi ertelemekten başka bir anlama gelmez. Kabaca özetlediğimiz bu ‘sol’ yaklaşımın Marksist hareketin tarihindeki en ünlü temsilcisi Rosa Luxemburg’tur.

     

    En azından devrimci bir niyet ve ruhtan kaynaklanan bu ‘sol’ keskinliğin karşı kutbunda ise kapitalizmin yeteneklerine iman etmeyi sürdüren pespaye bir sağcılık bulunur. Tarihteki ilk ünlü temsilcisini Bernstein’ın oluşturduğu bu sağ yaklaşım ise, kapitalizmin asla bütünüyle kaybetmeyeceği dinamizmini, bu bağlamda üretici güçleri belli yönlerden geliştirmeye devam ettiği gerçeğini görür fakat bu dinamizm ve gelişmenin ‘ne pahasına’ ve ‘hangi sınırlar içinde’ gerçekleştiği sorusunu sormaktan kaçındığı için sermayenin gücü ve yetenekleri karşısında fiilen secdeye varır. Sosyalizmi belirsiz bir geleceğe ertelemekle kalmaz, düpedüz kapitalizm yağcılığı yapmaya soyunur. “Kapitalizmin ebediliği” ya da bunun neoliberal versiyonunu oluşturan “tarihin sonu” propagandasının bir biçimde taşıyıcısı haline gelir. Rus revizyonizminin 1980 sonlarında piyasaya sürdüğü “bilimsel-teknolojik devrim” teorisini ya da onun iyice bayağılaşmış alt bir versiyonu olarak “devrimci hareket bugüne kadar kapitalizmde hep krizleri ve krize yol açan etkenleri gördü, buna karşın onun üretici güçleri geliştirme yeteneğini gözden kaçırdı. Tarihte sanayi devrimine eşdeğer hatta onu da aşan bir gelişme olan neoliberal büyük dönüşüm ve sonuçlarının zamanında görülemeyişi de zaten bu ‘dar siyaset ve devrimcilik’ anlayışının sonucudur...” pespayeliğini bu temeldeki kapitalizm güzellemelerine örnek olarak verebiliriz. Bu kapitalizm hayranlığı, strateji ve taktikler alanında da elbette rezil bir sağcılık, lafta keskin “sosyalist devrimci” bir görünüm arkasına saklanmaya çalıştığı durumlarda dahi sosyalizmi ve sosyalist devrimin örgütlenişini belirsiz bir geleceğe erteleyen devrimci pratik kaçkınlığı olarak çıkar karşımıza.

     

    'Bütünsel' ve 'eleştirel' olma zorunluluğu

     

    Marksizmin kapitalizm çözümlemesi -ister sistemin genelini isterse tekil olgu ve süreçlerini ele aldığı- her durumda 'bütünsel' ve 'eleştirel' bir karakter taşır. 'Bütünsellik', ele alınan olgu ve süreçlerin sadece belli yön ve özelliklerini görmekle/yakalamakla yetinmeme anlamına gelir. 'Eleştirel' yaklaşım ise, ele alınan gerçekliğin mevcut halini rasyonalize etmeye çalışan bir tarafgirlik ya da sadece 'fotoğrafını çekmekle' yetinen bir tespitçilikten farklı olarak mevcudun bağrında yatan ve eninde sonunda onu farklılaştıracak güç ve dinamikleri yakalama çabasını anlatır.

     

    Bu iki özellik birbirinden ayrılmaz ve kapitalizmin Marksist yaklaşım temelinde çözümlemesine 'bilimsel' ve 'devrimci' bir karakter kazandıran da bu 'bütünlük' ilişkisidir zaten.

     

    (Gelecek bölüm: 'Yaratıcı yıkıcılık'tan 'yıkıcı yaratıcılığa')