• Paylaş

    KATEGORİ : Yok

    Eklenme tarihi : 2017-10-31
  • Kapitalizmle komünizm arasındaki “geçiş toplumu” olarak sosyalizmde geriye dönüş tehlikesi süreklidir

    (...)

    Sosyalizmde çalışmayan yemez. O, toplumun bütün bireylerinden yeteneklerine göre çalışmalarını talep eder. “Eşit ise eşit ücret” ilkesini derhal gerçekleştirir. Ancak çalışmanın karşılığı henüz “herkese ihtiyacı kadar” değildir. Bu temelde kardeşçe bir bölüşüm ancak komünizmin bolluk dünyasında mümkün olacaktır. Sosyalizm aşamasında “herkese emeği kadar” ilkesi temelinde bir bölüşüm ilişkisi hüküm sürer. Ki bu farklı emek türleri arasında belirli bir eşitsizliği de içinde taşır. Bu eşitsizliklerin süreklilik kazanıp büyümesi sınıf farklılıklarının hortlamasına yol açar, sosyalizmden geriye dönüş tehlikesini besleyip büyütür. Bu yüzden, ücretler arasındaki makasın açılmasına meydan vermemekle de yetinmeyip giderek kapanmasına özen göstermek, öte yandan özellikle de parti kadroları ve devlet görevlilerine hiçbir bürokratik ayrıcalık tanımamak yaşamsal önemdedir. Sosyalist toplum, kapitalizmden miras kalan eşitsizliklerden kaynaklı bu tür mecburiyetlerin üzerinden istese de atlayamaz. Fakat ücretler arasındaki makasın 1′e 5 gibi ‘kabul edilebilir‘ sınırları aşmasına da izin vermez. Hatta bununla da yetinmez; zor yöntemlerine başvurmamak kaydıyla bu oranı mümkün olan en büyük hızla aşağıya çekip ortadan kaldırmayı hedefler.

     

     

    Komünist toplumun ikinci aşamasında çalışma artık bir zorunluluk olmaktan çıkar. Bilim ve teknolojideki gelişmelerin de yardımıyla çalışma süreleri alabildiğine kısalır, bireylerin kendi gelişimleri, zevk ve hobileri için diledikleri gibi kullanabilecekleri süreler uzar. Çalışma bir zorunluluk ve zorlama konusu olmaktan çıkıp doğal bir ihtiyaç ve tatmin konusu halini alır. İşbölümü mecburiyeti, kafa emeği ile kol emeği, kentle kır, kadınla erkek arasındaki fark gibi eşitsizlik ve ayrımlar ortadan kalkar. Bireylerin çok yönlü gelişimi başta olmak üzere üretici güçlerdeki olağanüstü gelişmeye bağlı olarak insanlığın kolektif zenginlik kaynakları muazzam ölçülerde büyür ve o zaman toplum, komünizmin kardeşçe paylaşım bayrağını göndere çeker: Herkesten yeteneğine göre, herkese ihtiyacı kadar!..

     

    Sosyalizmde ekonomi, merkezi planlama temelinde örgütlenir. Planlı ekonomi, toplumun yaşamsal ihtiyaçlarını eksiksiz olarak karşılamanın yanında onun tüm üyelerinin çok yönlü özgür gelişiminin koşullarını yaratmayı amaç edinen sosyalizmin doğası ve misyonunun mantıki bir gereğidir. Toplumun ihtiyaçlarıyla eldeki olanaklar ve kaynaklar arasında sosyalizmin amaçlarına uygun mümkün olan en ideal dengenin kurulması sosyalist merkezi planlamaya yol gösteren temel ilkedir. Bireysel karı çoğaltma amacı üzerine kurulu kapitalist meta üretiminin anarşik yapısı ve işleyişinin neden olduğu yıkıcı sonuçların hiçbirine bu yüzden sosyalizmde yer yoktur. Ekonominin merkezi bir plan dahilinde örgütlenip yönetilmesi, teknik bir konu değil, her şeyden önce politik tercihlerde bulunulan karar sürecidir. Yapılacak tercihler ve alınacak kararlar, sosyalizmin geleceği yanında işçi sınıfı ve emekçi kitlelerin günlük yaşamlarını da dolaysızca etkileyecektir. Onun için merkezi planların hazırlanma, olgunlaşma ve kesinleşme süreçleri, işçi sınıfı ve emekçi yığınların doğrudan ve özgür katılımına dayalı demokratik tartışma süreçleri olarak örgütlenmek zorundadır.

     

     

    Kapitalizmle komünizm arasındaki “geçiş toplumu” olarak sosyalizmde geriye dönüş tehlikesi süreklidir. Bu tehlike, ‘dıştan‘ emperyalizm ve dünya gericiliğinin saldırıları, baskı ve komplolarından; ‘içte‘ işe yenilmiş ama henüz yokolmamış olan burjuvazi ve diğer sömürücü sınıf kalıntılarının direniş ve sabotajları yanında sosyalizmin taşıdığı doğum lekeleri ve zayıflıklardan kaynaklanır. Bunlar arasında her zaman yakın bir işbirliği ve etkileşim vardır. Dünya burjuvazisi ve gericiliği, gerçekleşmesini önleyemediği devrimler ve sosyalizmi inşa yönelimlerini zamanla yoldan çıkarıp geriye döndürme konusunda küçümsenmemesi gereken tarihsel bir deneyim biriktirmiştir. Bu tecrübe hafife alınmamalı ancak korku ve yılgınlık nedeni de olmamalıdır.

     

    Dış” ve “” etkenlerden kaynaklanan geriye dönüş tehlikesine karşı savaşım konusunda sosyalist proletarya aslolarak iki temel silaha güvenmek zorundadır: Bunlardan birincisi, işçi kitleleri başta olmak üzere emekçi yığınların devrime ve sosyalizme olan bilinçli bağlılığı, onu savunmak ve güçlendirmek konusunda sergileyecekleri bilinçli cesaret, uyanıklık ve kararlılıktır. İkincisi ise, dünya proletaryasının desteği ve yardımı, dünya proleter devriminin örgütlenmesi ve gelişiminin hızlanmasıdır. Bu iki tayin edici güç dışında kalan diğer bütün güç ve dinamikler, en başta da proletarya diktatörlüğünün zoru, savunma gücü ve güvenlik kurumları bunları tamamlayan unsur ve mekanizmalar olarak görülmeli ve işlevleri de bu sınırlar içinde tutulmalıdır.

     

    Geriye dönüş tehlikesini doğuran iç ve dış etken ve dinamiklere karşı proletarya iktidarının ve sosyalizmin kararlılıkla savunulması, tümüyle haklı ve sonuna kadar meşru bir devrimci tutumdur. Sosyalist dünya proletaryası ve onun bütün müfrezeleri açısından bu aynı zamanda tarihsel bir sorumluluktur. Fakat geriye dönüş tehlikesine karşı savaşım yükümlülüğü, salt bir ‘savunma‘ sorunu sınırları içinde ele alınamaz. Sorumluluğun öne çıkan aslı yönünü bu oluşturmakla birlikte, bu sorun, sosyalist proletaryanın tarihsel amaçlarına aykırı sonuçlar doğurmaya açık bir çelişkiyi de bağrında taşır.

     

     

    Proletaryanın iktidarı ve sosyalizmin özellikle de emperyalist burjuvazi ve dünya gericiliğinden gelecek dış saldırı ve komplolara karşı savunulması sorumluluğu, proletarya diktatörlüğünü güçlü tutma zorunluluğunu da beraberinde getirir. Fakat sözcüğün gerçek anlamında bir devlet olmamakla birlikte proletarya diktatörlüğü de sonuç olarak bir devlet biçimidir ve sosyalist proletarya, sınıflarla birlikte her türlü iktidar biçimini ve devleti ortadan kaldırmak amacındadır. Bu hedefe komünizmde ulaşılacaktır. Ancak devletin sönümlenişi, komünizmin alt evresi olarak sosyalizm aşamasından itibaren adım adım gerçekleşmesi gereken bilinçli bir süreçtir. Sosyalist proletaryanın tercih ve iradesinin dışında karşısına çıkan bu çelişkinin çözüm yolu, sosyalizmin savunulması dahil devlet ve yönetim işlerinde işçi sınıfı ve emekçi kitlelerin aktif katılım ve inisiyatiflerine dayanmayı esas alan strateji ve politikaların izlenmesinden geçer.

     

    Proletarya sosyalizminin ülkelere ya da dönemlere göre değişmeyen ilkesel bazı esasları vardır. Fakat her ülke için aynı ölçüde geçerli sabit bir sosyalizm modeli ve reçetesi yoktur. Dolayısıyla sosyalizm ne ihraç ne de ithal edilebilir. Fakat bu gerçeklik, her ülkenin kendine göre “milli bir sosyalizm” sahibi olabileceği anlamına da gelmez. İnsanlığın kurtuluşunu amaç edinen bir düşünce ve sistem olarak sosyalizmin millisi olmaz.

     

    Her ülkenin somut durumu ve devrimini gerçekleştirdiği tarihsel koşullardaki farklılıklara bağlı olarak kendi yolunu izleyecek olan sosyalizmi inşa süreçleri sırasında sosyalist proletarya ve öncü partisinin önünde iki kılavuz vardır: Bunlardan birincisi, ML bilimsel sosyalizm öğretisidir, diğeri ise tarihte daha önce yaşanmış sosyalizm deneyimlerinden çıkarılan olumlu ve olumsuz dersler bütünlüğüdür.

     

     

    21. yüzyıl sosyalizmi, 20. yüzyıl deneyimlerini ML’in temel ilkeleri ve devrimci proletaryanın tarihsel amaçları ışığında eleştirel bir süzgeçten geçirerek aşmak zorundadır. Özellikle de parti ile sınıf ve kitleler arasındaki ilişkinin kuruluşu sırasında kendisini sık sık sınıfın ve kitlelerin yerine koyan buyurgan bir ast-üst ilişkisi kesinlikle terkedilmelidir. Proletarya diktatörlüğü sisteminde diktatörlük-demokrasi ilişkisinin kuruluşunda demokratik yönün gelişip güçlenmesi esas alınmalı, sınıfın ve kitlelerin inisiyatif ve katılımının önü her konuda ve her zaman açık tutulmalıdır. İdeolojik konularda, temel ekonomik ve siyasi kararların alınma süreçlerinde sınıfın ya da partinin saflarında ortaya çıkabilecek görüş ayrılıklarını ve farklı eğilimleri şiddete başvurarak bastırmak ilke olarak reddedilmelidir. Sınıfın içinde ve toplumda ortaya çıkması doğal olan farklı görüş ve eğilimlerin sosyalist meşruiyet zemininde kalmak koşuluyla kendilerini özgürce ifade edebilmelerine olanak tanınmalıdır.

     

    20. yüzyıl pratiklerinden çıkarılan başka bir ders olarak, belirli bir ülkede zafere ulaşmış olan proletarya iktidarı kendini amaçlaştırmaktan kesinlikle kaçınmalıdır. Proletaryanın tarihsel amaçlarına ve enternasyonalist karakterine yabancı tutum ve eğilimlerden kaçınma sorumluluğu kapsamında milli politikalar izlemekten uzak durmalıdır.

     

    Proletaryanın iktidarda olduğu sosyalist bir devlet, kendisine yönelik saldırı ve sınır ihlallerine karşı meşru savunma hakkı dışında sınır davası gütmez. Geçmişte yapılan kimi tarihsel haksızlıklara dayalı bile olsa sınırların değişmesini gerektiren talepler ileri sürmez, buna dayalı politikalar oluşturmaz. Dünyadaki bütün sınırların ve sınıfların ortadan kaldırılmasını amaç edinen devrimci proletaryanın sosyalist iktidarıyla, kendine ait bir iç pazar ve hegemonya alanları peşinde koşan burjuvazi ve onun emperyal politikaları arasındaki ilkesel farkları silikleştiren bu tür yaklaşım ve politikalar, tarihi ya da konjonktürel, siyasi, askeri, etnik, ekonomik ya da kültürel hiçbir neden ve gerekçeyle savunulup meşrulaştırılamaz. Böylesi yaklaşımlar en başta sosyalizmin ve proletarya enternasyonalizminin ruhuna aykırıdır. (Bitti)

     

    [TİKB programının ‘Sosyalizm’ bölümünün 34-37. sayfalarından alınmıştır]