• Paylaş

    KATEGORİ : Yok

    Eklenme tarihi : 2014-04-23
  • Ermeni sorununda Türk resmi tarih tezlerini tekrarlayan bir “Marksizm” olabilir mi?

    Aşağıda özetleyeceğimiz tartışma, 2009 yılının Şubat-Mart aylarında, Alınteri'nin önceli Ufuk Çizgisi dergisinin Mutfak'ında yaşandı.

     

    Bu tartışmayı, 1915'teki Ermeni soykırımının 99. yıldönümü arefesinde bugün tekrar hatırlatmamızın nedeni, Lenin'in de sık sık “öldürücü sinsi bir mikrop” olarak tanımladığı sosyalist maskeli şovenizmin Türkiye solunun saflarında da ne kadar yaygın ve derinlere işlemiş olduğuna dikkat çekmektir.

     

    Tartışma, Ali Bayramoğlu, Baskın Oran, Ahmet İnsel ve Cengiz Aktar'ın başını çektiği “İkinci Cumhuriyetçi” liberal aydınların Ermeni soykırımı konusunda başlattıkları “Özür diliyorum” kampanyası üzerine kaleme alınan bir yazı üzerine başladı.

     

    Yazının sahibi, komünist hareketi yıllarca felç eden neo Bernsteinci aydın oportünizminin ilk müritlerinden biri olarak korkuları ve pratik kaçkınlığıyla ünlü bir tasfiyeciydi. Kapitalist emperyalizmin 1980 sonrasında geçirdiği neoliberal değişimi “sanayi devrimine eşdeğer hatta onu da aşan bir gelişme” olarak değerlendiren bu yeni Bernsteincıların temel tezlerinden biri de, bu değişime paralel olarak Türkiye'de “faşizmin çözülüp yerini geri ve yetersiz de olsa burjuva liberal bir demokratikleşmenin aldığı” iddiasıydı. Onlar bu yönüyle de “İkinci Cumhuriyetçi” liberallerle aynı zemindeydiler.

     

    Ancak bu özsel beraberliği kamufle edebilmek için zaman zaman keskin bir “liberal aydın karşıtlığı” pozlarında boy gösterme ihtiyacı duyuyorlardı. Sözünü ettiğimiz “Özür ve politika” yazısı da bu ihtiyacın ürünüydü.

     

    Yazı, Ermeni soykırımı gibi çokyönlü ve derin bir hesaplaşma gerektiren vahim bir insanlık suçunu basit ve yüzeysel bir “özür” sorununa indirgeyen bu liberal girişimi, rejimin Ermeni politikasındaki değişimle aynı yön ve paralelde bir girişim olmakla eleştiriyordu. Ulusalcı-faşist çevrelerin gösterdikleri bütün tepkilere karşın açılan kampanyanın, “...yaşanan neoliberal dönüşüm temelinde rejimin temel çizgi ve kırmızı kodlarının da değişime uğradığı koşullarda şovenizme karşı naif demokratik bir tutum olarak dahi görülemeyeceğini” savunuyordu. Bu bağlamda “suyun akış yönünde bir kampanya” olarak nitelediği girişimin, “emperyalist kapitalizmin bölgesel hedefleriyle de bağlantılı olarak işbirlikçi tekelci burjuvazinin Ermenistan’la ilişkileri normalleştirme politikasıyla ilişkilendirilerek ele alınması gerekliliğini” vurguluyordu.

     

    Türkiye'deki faşist rejimin “demokratikleşme” yönünde bir değişim geçirdiğini ispatlamak amacıyla kaleme alınmış olmakla birlikte yazı bu açıdan doğru bir noktaya parmak basıyordu. Ne var ki sorunun köklerine inme noktasında, eleştirdiği burjuva liberal aydınlarla aynı titrek ve geçiştirici tutumu takınmakla kalmıyor 1915 soykırımına giden sürecin tarihsel gelişim seyri ve bugün konuya nasıl yaklaşmak gerektiğine ilişkin olarak burjuva devletin resmi tarih tezi ve söylemlerini tekrarlayacak kadar vahim bir savrulma sergiliyordu. Bu sadece cehaletten kaynaklanmıyordu. Sorunun temelinde, Kemalist tarih anlayışının derinlere işlemiş etkisi yatıyordu.

     

    Devlet ağzıyla konuşan “marksist”

    Örneğin yazının giriş paragraflarından itibaren birkaç yerinde konuyu hep “Osmanlı İmparatorluğu‘ndan devralınmış soykırım kamburu” olarak tanımlıyordu. Zaman zaman kimi emekli büyükelçiler tarafından da dile getirilen bu tez, yazının güya eleştirmeye soyunduğu burjuva liberallerin yanı sıra Osmanlı'nın mirasını tümden reddederek Kemalist Cumhuriyeti bu “kamburdan” da kurtarmayı daha “akılcı” bulan kimi ulusalcı çevrelerce de paylaşılan bir görüştü. Bu tezin savunucuları, sorunun temelinde yatan etken olarak Türk burjuvazisini palazlandırmayı amaçlayan “zorla Türkleştirme” politikasının, Rumları, Kürtleri, Yahudileri, Asurileri, Ezidileri, Çerkesleri, Lazları, Arapları da kapsamına alacak şekilde Cumhuriyet'in kuruluşundan sonra da değişik biçim ve yöntemlerle sürdüğü gerçeğini hasıraltı etmenin peşindeydiler. Yazı, Kemalist Cumhuriyeti aklamayı amaçlayan bu tarih cambazlığına ortak oluyordu.

     

    Türk burjuva devletinin Ermenistan politikasının 1990'lar sonrası nasıl derin ve köklü bir değişim sürecine girdiğini (!) kanıtlamak için paragraflar dolusu dil döken yazının başlarında, “...Ulusal imha ve asimilasyon siyasetinin Osmanlı döneminin son dönemlerinden başlayarak ilk uygulanışı, Ermeniler başta olmak üzere gayrimüslim milliyetler üzerinde oldu” (agy) şeklinde bir tespitte bulunuluyordu. Ancak sık sık dizginsiz bir zulüm ve devlet terörüne dönüşen bu saldırganlığın temelinde yatan tayin edici etkene sadece bir cümleyle şöyle bir değinilip geçiliyordu: “...Ermeni ve Rumlar, 1940′lara dek sermaye ve kültür birikimini ellerinde tutuyorlardı”.

     

    Halbuki sorunun özü burada yatıyordu. Ve sadece resmi devlet görüşünün değil ona “muhalif” görünen bilcümle liberallerin de anmaktan ısrarla kaçındıkları nokta da burasıydı. Eğer bunların her ikisinden de tutarlı bir kopuş sağlanacaksa -ve bu kopuş Marksist temellerde bir kopuş olacaksa-, konunun diğer bütün yönlerinden önce, bizi doğrudan doğruya Türk tekelci burjuvazisinin ilk sermaye birikim sürecinin hangi yöntemlerle, nasıl sağlandığına götürecek olan bu noktadan ise başlamak gerekiyordu.

     

    Temelde aynı “İkinci Cumhuriyetçi” zeminde durduğu liberallerle güya sınır çekme iddiasını taşıyan yazı, işin özünü oluşturan noktalarda onlarla aynı titreklik ve korkuları sergilemekle kalmayıp “yağmurdan kaçayım derken doluya tutulma” misali bu kez sık sık devletin kemikleşmiş resmi tezlerini tekrarlıyordu. Örneğin sorunun tarihsel gelişim seyrine dair şunlar söyleniyordu:

     

    ...Ermenilerin Osmanlı İmparatorluğu’ndan bağımsızlık hedefiyle kurdukları burjuva milliyetçi partilerin ve askeri örgütlenmelerin (Hıncak ve Taşnak komitacıları) harekete geçmeye başlamasıyla birlikte, 1894-96 yıllarında 200 bin, 1900′lerin başlarında Adana‘da 20 bin kişi katliamlarla tehcır edildi. (...) Ancak 1 milyona yakın Ermeninin soykırımcı etnik temizlik mantığıyla kılıçtan geçirilerek tehcır edilmesinin lanetli “şerefi”, İttihat ve Terakki‘ye ait oldu. İ. Dünya Savaşı sırasında Osmanlı İmparatorluğu’nun karşı safında yer alan emperyalist ülkelerle bağlantı halinde bağımsızlık için başkaldıran ve yerel halka karşı da katliamlara girişen Ermeni milliyetçilerinin karşısına İttihat ve Terakki, Teşkilatı Mahsusa‘yı (iç güvenlik örgütü) çıkardı.” (“Özür” ve Politika yazısından)

     

    Bu tam da 'devlet ağzıyla' konuşmaktı! Türk resmi tarih tezi de, “Ermeni sorununun, bağımsızlık peşinde koşan Hıncak ve Taşnak komitacılarının harekete geçmeleri üzerine patlak verdiğini ve 1915 tehcirine de, Taşnak çetelerinin, I. Dünya Savaşı sırasında işi Osmanlı İmparatorluğu'nun düşmanlarıyla işbirliği yaparak yerli Müslüman halkı katletmeye kadar vardırmaları üzerine başvurulmak zorunda kalındığını” ileri sürer. Bu tez kısaca “mukatele (karşılıklı çatışma)” iddiasına dayanır ve kendini bu gerekçeyle “haklı” gösterip “aklamaya” çalışır.

     

    Devletin 90 yıldır çiğneye çiğneye sakız ettiği ve sağır sultan tarafından bile duyulup bilinen bu resmi tez, şimdi komünist bir örgütün saflarında, üstelik keskin “sosyalist” pozlarda dile getiriliyordu!!! Dahası, yerin dibine girilmesini gerektiren bu utanç verici tutum, sonrasında da yüzsüzce savunulup “önemsiz bir ayrıntı” gibi geçiştirilmeye çalışıldı.

     

    Ermeni sorununa yaklaşım konusunda burjuva liberalizmiyle sınır çekme iddiasını taşıyan ama bunu beceremediği gibi bu kez sık sık devletle aynı zemine düşen yazı, işi, “çakıl taşı bile vermeyiz” edebiyatına vardırıyordu. Yazının sonlarına doğru, “...Ermenistan burjuvazisinin Kürt halkının yaşadığı coğrafyaya yönelik toprak taleplerinin desteklenmesi, vb. işe sözkonusu bile olamaz”(agy) şeklinde bir ahkam kesiliyordu.

     

    Bir kere, böyle bir tartışma açmak lüzumsuzdu. Sınırlı bir fanatik milliyetçi kesim dışında bugün Ermenilerin böyle bir talebi ve beklentisi yoktu. Dolayısıyla bu, faşist çevrelere de malzeme oluşturacak ve üstelik onlarla aramızdaki farkları silikleştirecek anlamsız bir gündemleştirmeydi. İkincisi, o topraklarda Kürtler yaşamıyor olsaydı Marksist tutum açısından bu o zaman “desteklenebilir” bir talep haline mi gelirdi?..

     

    Yazıya yöneltilen eleştirinin ana hatları

    Sonuç olarak daha ne dediğinin bile farkında olmayan bu yazıya ML temellerde karşı çıkıldı. Eleştirmeye soyundukları aydınlarla özde aynı zemine savrulmuş olan tasfiyeci liberallerin tahrifat ve demagojilerine meydan vermemek için eleştirinin daha girişinde, burjuva liberalizmiyle sınırların kalınca çekilmesinin önemine ilişkin şu söyleniyordu:

     

    Devrimci proletaryanın bağımsız sınıf çizgisini temsil etme iddiasını taşıyan her komünist yapı ve birey, burjuva liberalizmiyle arasına her zaman -ama aynı zamanda her konuda- net ve kesin sınırlar çekmesini bilmeli ve bu sınırların kaybolması ya da silikleşmesine de asla meydan vermemelidir. Bu her şeyden önce ideolojik bakımdan tutarlı bir sınıf bakış açısının zorunlu bir gereği olmanın yanında, kapitalizme ve burjuvazinin sınıf egemenliğine karşı tutarlı ve samimi bir devrimci radikalizmin zorunlu gereklerinden biridir. Çünkü burjuva liberalizmi burjuva ideolojisinin türlerinden biridir; üstelik kapitalizmin tarih sahnesine yeni çıktığı serbest rekabet döneminden farklı olarak çürüme aşamasına girdiği emperyalizm çağında çok daha sinsi ve tehlikeli bir karşıdevrimci akım özelliğini kazanmıştır...”.

     

    Ancak, devamında, “...liberalizm ve burjuva liberalleriyle sınır çekeyim derken -bilerek ya da bilmeyerek- burjuvazi ve onun devletiyle aynı zemine düşüp bu görüntüyü vermekten de en az aynı ölçüde korkmak ve uzak durmak gerekir” deniyordu.

     

    Eleştiri yazısında, “'Özür ve politika' yazısının birinciyi yapayım derken ikinci yöne savrulduğuna ve yazının birçok noktada ne dediğinin farkında dahi olmadığına” dikkat çekiliyordu. Sonra bunların hangi noktalarda nasıl cisimleştiği tek tek gösteriliyordu.

     

    Ana noktalar olarak, önce, Ermeni katliamları ve 1915 tehciriyle Rumların Anadolu'dan zorla sürüldükleri 1924 Mübadele felaketi, Kürt isyanlarının sebep ya da sonucu olarak yaşanan kırımlar, 1940'ların Varlık Vergisi soygunu, 1955'te örgütlenen 6-7 Eylül çapulculuğu, 1963 ve 1974'lerde Rumların bir kez daha göçe zorlanmaları arasındaki 'tarihsel devamlılık' ilişkisi hatırlatılıyor ve “Ermenilere yönelik 1915 soykırımının Osmanlı'ya ait, o dönemde kalmış bir kambur olarak yorumlanmasının yanlışlığı”na işaret ediliyordu.

     

    Bu yanlışın temelinde, işi soykırım girişimine kadar vardıran milliyetçi fanatizmin temelinde yatan dürtünün farkında/bilincinde olunmamasının yattığı vurgulanıyordu. Meselenin ruhunun, koca yazıda tek bir cümleyle utangaçca geçiştirilmeye çalışılan “Ermenilerin elindeki sermaye birikimine el koyma” amacında yattığı belirtilerek şunlar söyleniyordu:

     

    ...Meselenin ruhu burada! Ve bu ruhu ancak tutarlı bir devrimci Marksist perspektif yakalayabilir! Kapitalizmin ekonomi politiği konusunda -özellikle de sermayenin birikim süreçleri ve yöntemleri konusunda- körün değneğini bellediği gibi tek boyutlu, mekanik bir ezbercilikle hareket etmeyen bütünlüklü bir bakış açısı sahibi olanlar yakalayabilir...Geç kalmış bir kapitalistleşme sürecinde sermayenin ilk birikim süreçleri hakkında doğru bir tarih bilgisine sahip olanlar yakalayabilir... Aksi taktirde, izleyen satırlarda senin de yaptığın gibi o süreç ekonomik temellerinden (asıl tayin edici dürtü ve etkenden) arındırılmış olarak bilmem kimlerle bilmem kimlerin karşılıklı hamleleri sığlığında -resmi tarih okumasıyla da örtüşen, en azından onunla sınırları belirsizleşen- bir tarih anlatımına dönüşür...

     

    Eleştirinin üzerinde durduğu üçüncü ana noktayı, resmi tarih tezinin tekrarlandığı “milliyetçilikler arası karşılıklı çatışma-mukatele” tezinin eleştirisi oluşturuyordu. Bu noktada sergilenen cehalet örneklerine de dikkat çekilerek (örneğin İttihat Terakki yönetimi ve Talat Paşa'nın, Ermenilere yönelik tehcir planlarını “milli iktisat siyaseti” çerçevesinde 1910'dan itibaren hazırlamaya başladıkları, yani resmi tarih tezinde iddia edildiği gibi “I. Dünya Savaşı sırasında Ruslarla işbirliği halinde Osmanlı Ordusu'nu arkadan vurma” bahanesinin sonradan üretildiği anlatılıyordu), “...eğer sorun salt başkaldıran milliyetçiliklere karşı tepkiden kaynaklı olsaydı, Osmanlı'ya ilk ulusal başkaldırılar Balkanlar'da başgösterdiği halde, 'ulusal imha ve asimilasyon siyaseti' neden 'Ermeniler başta olmak üzere' Anadolu'daki gayrimüslim milliyetler üzerinde uygulandı?..” diye soruluyordu.

     

    Eleştirinin üzerinde durduğu son noktayı ise, “toprak taleplerine dayalı tarihsel hak iddialarına” Marksist yaklaşımın ne olması gerektiği oluşturuyordu. Buna ilişkin olarak da: "...Omurgası baştan çarpık kurulan yazının ne dediğinin farkında bile olmadığı bölümlerinden biri de şu cümlede saklıdır: '…Ermenistan burjuvazisinin Kürt halkının yaşadığı coğrafyaya yönelik toprak taleplerinin desteklenmesi, vb. ise söz konusu bile olamaz'. O topraklarda Kürt halkı yaşamıyor olsaydı, 'toprak talebine' dayalı bu talebin desteklenmesi düşünülebilir miydi? Hangi Marksist, tarihsel suç niteliğindeki olayların bile tamirini halklar arasında yeni sürtüşme ve düşmanlıklar yaratacak yeni 'toprak paylaşımı', 'sınırların yeniden belirlenmesi' vb. talepleri temelinde 'çözmeyi' önerip desteklemeye değer bulabilir?..” diye soruluyordu.

     

    Davulcunun şahidi...

    Liberalizmle sınır çekeceğim” derken burjuva devletin resmi tezlerini tekrarlamakta bir “sakınca” görmeyen böyle bir yazının yazılmış olması bile yeterince utanç vericiydi. Ancak rezalet burada bitmedi.

     

    Bu kez devreye yeni Bernsteincı- “İkinci Cumhuriyetçi” oportünizmin elebaşısı girdi. Bu utanç verici zemine nasıl düşüldüğünü sorgulayıp bunun nedenlerini irdelemeye yöneleceği yerde- bu rezilliği savunmaya soyundu. Kaleme aldığı 5 sayfalık değerlendirmenin 4 sayfadan fazlasını, yazıyı değil yazıya yöneltilen devrimci eleştiriyi değersizleştirmeye ayırmıştı.

     

    Devletin resmi tarih tezleriyle dolu olan yazıyı hala, “temel bağlantıları iyi kurulmuş olan bir yazı” olarak tanımlıyordu. Ona göre yazının en önemli özelliği, “faşizmin dış politikada da çözülüşünü sergilemenin yanında bu yeni yönelimi oluşturan neoliberal burjuva siyasetin Ermeni politikasıyla çakışan 'özür' girişimiyle sınır çekmesiydi”.

     

    Ne var ki, işi iyice arsızlığa vurmasına karşın yazıya yöneltilen eleştirinin basıncından da büsbütün kaçamamıştı. Ancak bunları hala “tarihsel ele alış yönünden bazı noktalarda bağlantılandırmalar sorunlu” şeklinde alabildiğine küçük ve önemsiz göstererek geçiştirme çabasındaydı. Üstelik yazının “önemsizleştirmeye” çalıştığı zaaflarına yönelik şunları söylemekten de kaçamamıştı:

     

    ...Türk milliyetçiliğinin gelişimi, daha saldırgan ve sonrasında da şoven miliyetçi faşist bir niteliğe bürünmesi, zayıf Türk burjuvazisinin özellikle ticareti elinde tutan, saldırılarla “azınlık” haline getirilen miliyet ve dini toplulukların mal varlıklarını yağma, talan, zorla el koyma, ağır vergilendirmelerle ele geçirmesi, daha açık olarak, resmi tarihi deşifre edici bir şekilde belirtilmeli. Azınlık haline getirilen milliyet ve dini toplulukların sorunları, devrimci hareket ve bizim açımızdan da uzaklarda bir yerlerde duran, emperyalistlerle olan bağları nedeniyle de uzak durulan kör noktalar olarak kalmış, çokta iyi bilinmeyen, örtük bir sosyal şovenizmin var olduğunu söyleyebileceğimiz konulardır. Aslında TKP, TİP, MDD den uzanagelen bir şeydir bu. Bırakalım küçük topluluklar haline getirilmiş Ermenileri, Rumları, nüfusun üçte birinden fazlasını oluşturan Kürt ulusu dahi kendi mücadelesiyle kendisini dayatıncaya dek satır aralarında ve alt cümlelerde kalmıştır. Bundan dolayı, bu konu ve sorunların son dönemde aktüelleştirilmesi bizim kendimize bakmamızı da biraz sağlamalı...

     

    Bunları içermeyen, tam tersine, bu konulara dair devletin resmi tarih tezlerini tekrarlayan bir yazının hala nasıl “temel bağlantıları iyi kurulmuş bir yazı” olarak tanımlanabildiği ise ayrı bir tartışma konusuydu.

     

    Bu çelişkinin yanıtı, birincisi oportünizmin karakterinde, ikinci olarak aynı sosyal şoven Kemalist tarih anlayışına sahip olmakta gizliydi. Bu Kemalist zihniyet özellikle yeni Bernsteinci elebaşıda o kadar derine işlemişti ki, o, burjuva karşıdevrim içinde AKP-Cemaat koalisyonuyla ordu merkezli eski hegemon kesimler arasında yaşanan iktidar çatışmasını bile tipik bir CHP'li Kemalist laiklik yandaşı kafasıyla “yaşam tarzları arasındaki bir çatışma” olarak gören biriydi.

     

    Herkesten daha “derin” Marksist pozları takınmayı çok seven ama birçok konuda Marksizmin temel esaslarından habersiz bu idealist tarih anlayışı, Ermeni tehciri ve diğer azınlıklara yapılan zulmün nedenini, “Türk milliyetçiliğinin bir imparatorluğun çöküş döneminde şekillenmiş olmasında” görüyordu. Yani bütün meseleyi, “Türk burjuva milliyetçiliğinin bir çöküş sürecinde şekillenmesinden ileri gelen ruh hali”ne bağlıyor, asıl olarak bununla açıklıyordu!!! Sorunun öncelikle kaynak transferine dayalı bir ilk birikim sorunu olduğunu ve temelinde de, Osmanlı komprador kapitalizminde sömürücü egemen sınıflar bloku içinde sermayesinin zayıflığından dolayı tabi konumda olan Müslüman Türk burjuvazisini palazlandırıp hakim konuma getirmeyi amaçlayan milliyetçi bir iktisat politikasının yattığını savunan materyalist yaklaşım, bu idealist tarih anlayışına göre “ekonomik indirgemeci bir yaklaşım”dı.

     

    Onun tarih anlayışına göre ise, “Osmanlının çöküş döneminde ilk olarak Balkanlarda, ticaret kenti olan Selanik'te, Makedonya'da ortaya çıkan Türk burjuva milliyetçiliği, Yunan (ve) Bulgar ulusal kurtuluş mücadelesi yürüten çetelerle savaş içerisinde (şekillendiği için) reaksiyoner bir gelişim göstermiş, giderek daha saldırgan, daha sonraki dönemde de şoven milliyetçi faşist bir nitelik kazanmıştı...”. Onun, Ermeniler ve Rumların yanı sıra Kürtler dahil bütün azınlıklara karşı saldırganlığının temelinde yatan belirleyici etken bu özellikti. “Ermeni ve Rumlara karşı girişilen katliam ve sürgünlerin temelinde, onların ellerindeki sermaye ve mallara el koyma amacı gibi ekonomik bir etken de vardı ama Kürtlerde yağma ve talanla el konularak hızlı sermaye birikimi için kullanılacak bir kaynak olmadığı halde onlar da katliamlara uğramışlardı”!!!

     

    Marksist tarihsel materyalizme bir parça aşina olan okuyuculara inanılmaz gelecektir ama savunulan tarih anlayışı aynen buydu.