• Paylaş

    KATEGORİ : GÜNCEL

    Eklenme tarihi : 2017-01-11
  • Bu bir karabasan. Ama umutsuzluk, kabustan uyanmamızı zorlaştırıyor

    Hakkı Özdal

     

    Gazete ve televizyonların en iyi muhabirleri, yazarları, habercileri, ülkenin ağzından birer kök diş gibi sökülür, medya neredeyse tamamen tasfiye edilirken, sokaktaki haberi, gündelik yaşamın ibretlik detaylarını sıklıkla “yurttaş haberci”lerden, onların video, fotoğraf ve metinlerinden alıyoruz.

     

    Geçtiğimiz Cuma günü, İstanbul’da bir engelli yolcunun yakınıyla tartışan belediye otobüsü şoförünün videosunu seyretmiştik. Engelli yolcunun otobüse binebilmesi için, aracın orta kapısında bulunan rampanın açılması gerekiyordu. Ama şoför, sorumluluk kendisinde olmasına rağmen bunu yapmaya pek yanaşmıyor; diğer yolcuların yardımı ve kendi ‘elinin kenarıyla’ rampa açılırken homurdanıyor; buna itiraz eden engelli yakınını “Sen kimsin ya” bandında sözlerle azarlıyordu. Şoför, engelli yolcuyu otobüse almakla “iyilik yaptığını” ve karşılığında kötü muamele gördüğünü iddia ediyordu! Tekerlekli sandalyedeki yakınını güç bela otobüse bindiren kadın, “çok konuşma, sus” tahkiri altında “bu bizim hakkımız” demeye çalışarak kendisini de otobüse atarken, tek bir yolcunun olsun açık desteğini alamıyordu.

     

    Tabi bu çarpıcı görüntüler epey yankı uyandırdı, tepki topladı. Ve belediye, vaktiyle, “Bakın ne hizmetler yapıyoruz” diye halkla ilişkiler kampanyası yürüttüğü engelli rampalarını “kendi iyiliği” zanneden şoföre kesti faturayı. Engelli yurttaşların toplum yaşantısına katılmasının, “sağlam” kamu görevlilerinin gönlünden kopan “iyilik” değil; merkezi ya da yerel iktidarın çağdaş ve zorunlu bir “sorumluluğu” olduğunu, personeline de seçmenine de anlatamamış )ve meseleye böyle bakmadığı için anlatamayacak da olan) İstanbul Belediyesi’nin bulduğu en kolay ve sözcüğün her anlamında “en ucuz” çözüm yoluydu bu: Kamuoyu tepkisine karşı “keskin” bir yanıt ve (kim bilir ne kadar) düşük bir tazminat… Koy şoförü kapının önüne! Ve tabi toplumun, ücretlilerin vergileriyle, üstelik şeffaflıktan uzak ve tartışma dolu süreçlerle gerçekleştirilmiş altyapı projelerinin; iktidar partisinin, hatta giderek “lider”in bir lütfuymuşçasına sunulmasının, o belediye otobüsünde bir minyatürü yaşanmış olan sorunun asıl veçhesi değilmişçesine… Eline orta kapıyı açma yetkisi verilmiş bir “şoför Murtaza”da bile yurttaşı ezme refleksi yaratan, topluma ait bir gücün ve olanakların, onu kullananlarca ters yüz edilerek aynı topluma bir lütuf gibi sunulması illüzyonunu o “Murtaza” keşfedip, icraatının merkezine koymuş gibi!

     

    Dün de bir başka yurttaş haberi çıktı önümüze. İstanbul Üsküdar’da, dondurucu soğukta ölüp gitmesinler diye kedilere barınak yapan gençlere, akıl almaz bir öfke ve şiddet dürtüsüyle saldıran “vatandaşlar”ın görüntüsüydü bu…

     

    Söylenebilecek çok bir şey yok aslında. Toplum -ya da onun bir bölümü- bu tuhaf yozlaşmanın, yukarıdan aşağıya sirayet eden çarpılmanın hipnotizması altında, geçmişinden bihaber ve geleceğine karşı kayıtsız bir uyuşmanın içinde mayalanırken; Meclis’te de utandırıcı görüntülerle ve memnuniyetle, hatta kimi zaman “Sana ne lan” gibi meydan okumalarla birer oy otomatı olduğunu kabullenen vekil ve bakanların eliyle, bu sistem “sağlama” alınmak isteniyor.

     

    Birbirini tamamlayan resimler bunlar. Engelli rampasını açmakla iyilik yaptığını sanan kamu şoförü, kediler donmasın diye yapılan eve cinnet geçiren vatandaş ve anayasayı ihlal ederek oyunun rengini gösteren bakan…

     

    Bu, uyanmak için mücadele ettiğimiz bir karabasandır. Ama umutsuzluk, terli başlarımızı yastığa daha çok mıhlayıp kabustan uyanmamızı zorlaştırıyor.

     

    Bu kez toplumun özgür, demokratik, laik ve çoğulcu bir geleceğe sahip olmasını isteyenlerin daha “uyanık” olması gereken bir dönemdeyiz. Pazartesi günü eski CHP lideri Deniz Baykal Meclis’te konuşurken, “Baykal iyi konuşuyor” dediğim arkadaşlarımdan, 7 Haziran’ın hemen sonrası Erdoğan’la yaptığı görüşmeyi hatırlatan yanıtlar aldım.

     

    Haklılar elbette. 7 Haziran’dan sonra ortaya çıkan tabloyu kabullenmeyen sadece Erdoğan değildi. Türkiye “devleti”nin geleneksel mirasını taşıyan birçok unsur endişeye kapıldı ve bugün yaşadığımız korkunç kabusa kadar gelen olaylar silsilesini başlatacak şekilde o seçim yok sayıldı.

     

    Ama şimdi bir başka dönüm noktasındayız. Özgür (hiç değilse biraz daha özgür) bir gelecekte ülkemizin son 100 yılını da, son 15 yılını da, son 5, son 3 yılını da tüm aktörleriyle birlikte tartışıp bir “yarın teminatı”na çevirmeliyiz. Fakat bu kritik dönemeçte ortak bir “Hayır”a ihtiyacımız olduğu çok açık. “Haklılık” bir erdem olmaktan çıkıp kibire dönüştükçe manevi örtüsü de maddi gücü de delik deşik oluyor.

     

    Bir şansımız olduğu çok açık. Bu elbette “son” şansımız değil. Fakat işler daha fazla sarpa sarmadan, yürünecek yol daha da uzayıp ödenecek bedel daha da ağırlaşmadan; ülkemizi, halklarımızı bu karabasanın içinden çekip çıkarmak, çocuklarımıza hiç değilse daha az utanacağımız bir mirası hazırlamak için önümüzde bir fırsat var. 2013 baharında toplumu umut ve güven duygusuyla sarmalayan enerjiyi; bu kez bir başka itirazın, gölgesiz ve ortak yarın adına söylenen bir “Hayır”ın etrafında yeniden yaratma fırsatıdır bu. Herkesin herkese ihtiyacı var!

     

    Gazete Duvar