• Paylaş

    KATEGORİ : KÜLTÜR-SANAT

    Eklenme tarihi : 2017-01-03
  • Geçmişten geleceğe mesajlar taşıyan bir koşucu gibi geçen bir kadına, sevgiliye bir çalışma arkadaşına yazılmış

    Sennur Sezer

     

    İngiliz Yazar John Berger (1926), ülkemizde iyi tanınır. İstanbul’a pek çok kez gelmiştir. Türk yazarlarının çoğuyla dosttur. İncelikli bir anlatımı vardır. Çalışmalarına ressam olarak başlayan John Berger, son günlerde oğlu Yves Berger ile ortak bir kitap yayımladı, Uçuşan Etekler -Bir Ağıt-. 40 sayfalık bu incecik kitap sayfa sayısının çok üstünde bir şiir yükü taşıyor. John Berger’ın eşi Beverly’nin ardından, oğluyla yazdığı metin “Geçmişten geleceğe mesajlar taşıyan bir koşucu gibi geçen” bir kadına, sevgiliye, çalışma arkadaşına, akıl hocasına yazılmış. Özlenen yalnızca bir eş değil, bir arkadaş, bir dost, bir yoldaş: 


    Solo müzik dinlerken, çoğu zaman başlangıçta insan bir başkasına hitap edildiği, kendisininse kulak misafiri olduğu izlenimine kapılır. Sonra o başkası kendisi olur. Aynı şekilde belki de okurun biri senin yerine geçebilir.

    Evin önünde ve balkondaki saksılarda yetiştirdiğin bitkilerini sularken, kimi zaman bu eylemin ibadetle ilintili olduğunu düşünürdüm, bundan sonraki halka ise ibadetle sevda idi… Suyun ısısı, havaya ve kovanın güneş altında kaldığı süreye bağlı olarak değişirdi. Kimi zaman vücut ısısından daha sıcak olurdu, kimi zamansa ürpertici. Ama bu yaptığın işe gösterdiğin ihtimamı etkilemezdi, ne de sularken kafana geçirdiğin şapkayla seni nasıl sevdiğimi.

    Bunları yazarken aniden Mahmud Derviş’in bazı dizeleri geldi aklıma; Ramallah’ta onunla bir lokantadayız (yoksa Nablus’ta mıydı? Sana sorsam, mükemmel hafızanla, tıpkı oyun kâğıtlarını dağıtmaktaki şevkinle kıyaslanacak şekilde, ânında cevap verirdin. Ama artık mümkün değil bu!). O günkü ateşli tartışma sırasında pek az konuştun, ama Mahmud Derviş’ten bir şiir okumasını istedin, bu isteğin onu çok sevindirdi, sakin sakin ezbere okudu.

    O gün okuduğunu değil de, şu sırada aklımdan geçenleri yazıyorum:

    '... senden önce ölürsem eğer, dedin bana,
    bayatlamış sözcüklerden ve gecikmiş buluşmalardan
    esirge beni. Uyuduğum topraktan al götür beni,
    zira belki de bir sap yeşillik, ölümün bir başka
    dikim olduğunu gösterecektir sana...'


    Bu özlenen son günlerini zor geçirmiş bir insandır. Çaresizliği içe dokunabilecek kadar çaresiz bir hasta. Ama hatırlanan hep cesur bir insandır:

     

    'Şimdi sana söyleyeceklerimi bilip bilmediğini bilemem. Bilmenin öyle çok katmanı var ki, ve çoğu zaman en derinlerdeki katmanları kelimelere de, düşüncelere de sığmaz. Bildiğine inanıyorum.

    Sen bıçak gibi saplanan sancılar yüzünden kımıldayamadan sırtüstü yatarken, ıstırabını biraz olsun hafifletebilmek için bizler bir doz daha morfin ya da kortizon vermek ya da yastıklarını düzeltmekten başka bir şey yapamazken; sen yemek yemek için doğrulamazken, sıvıları ancak bir kamıştan emerken, lokmaların sadece -o sapını sevdiğin- çay kaşığıyla ağzına verilirken, günde altı kez vücudun yıkanırken, altına bez bağlandığında, uzun süre yatakta kalmaktan yara açılmasın diye biz topuklarını ve dirseklerini ovarken, güzelliğin kıyas kabul etmezdi... Ve bu eşsiz güzellik cesaretinden kaynaklanıyordu..


    Kitap baba oğlun eskizleriyle desteklenmiş. Oğul “Anne” diye seslenişiyle tanınıyor. İlk sergisini annesinin göremeyişine üzüldüğünü söylüyor. Yalın ve içe işleyen bir tavrı var kitabın. 


    Ben kitabı okurken gözyaşlarına ellerimle dokunmuş gibi hissettim kendimi.

     

    Evrensel