• Paylaş

    KATEGORİ : GÜNCEL

    Eklenme tarihi : 2017-11-14
  • Üçü de Türkiyeli. Üçü de direnişçi. Üçü de yetim...

    Özgün E. Bulut

     

    Türkiye Yazıları Dergisi’nın Ağustos 1977 tarihli beşinci sayısında Hasan İzzettin Dinamo’nun Şazi’nin Destanı isimli bir şiirini görmüştüm. Dinamo, İspanya İç Savaşı’nda ölen bir arkadaşını anlatır bu şiirinde. Bu şiiri okuyunca hafızam beni yeniden Misak Manuşyan ve Marsilya’da bir Dersimli olarak hikayesi yazılan Ali Haydar’a götürmüştü. Üçü de Anadolu topraklarının çocukları. Üçü de Türkiyeli. Daha doğrusu bir Türk, bir Ermeni ve bir Kürt… Sivas ellerinden Amerika ve oradan İspanya’ya, Adıyaman ellerinden Suriye yetimhanelerine ve ardından Fransa’ya, Dersim’den Yunanistan’a ve Marsilya’ya uzanan üç farklı yaşamın ortak ve yoldaşça hikayeleridir yaşanılan aslında.

     

    16 Eylül 2017 tarihli Gazete Duvar’da Kavel Alpaslan’ın bir yazısı dikkatimi çekmişti. ‘İspanya İç Savaşında Savaşan Tek Türk: Ama faşist!’ başlığıyla yazdığı yazıda Sökeli bir toprak ağası olan Fahri Tanman’ın bulunduğunu yazıyordu Alpaslan. Daha sonra 1 Ekim 2017 tarihli Birgün Pazar Eki’nde Ulaş Koç buna bir yanıt vermiş ve İspanya İç Savaşı’nda savaşan tek Türkün bir faşist olmadığını ve komünistlerin de bu savaşta olduğunu anlatıyordu. “Ne var ki savaş cephelerinde tek Türk olduğunu iddia etmek eksik bir araştırmanın sonucudur. Ferit Burak Aydar kitabında şöyle diyor: ‘[…] National Archives’ta yaptığım soruşturmada Türkiye’den Uluslararası Tugaylar’a katılan tek bir ismin olduğu bilgisine ulaştım: Mustafa İbrahim, 47 yaşında, 14. Tugay mensubu (belge no: KV 5/115). Konunun uzmanlarından Erden Akbulut sayının daha fazla olması gerektiğine dikkatimi çekti (kişisel yazışma, 16 Haziran 2016).”

     

    Ben bu tartışma ile ilgili tek cümle kurmayacağım. Dinamo’nun yazdığı şiir, İspanya kısmı için bir katkı sunmaktadır. Şiiri okuyunca, Manuşyan ve Ali Haydar’ın yaşamları belleğime nasıl geldiyse, bu iki yazıyı da anımsamam o nedenledir.

     

    ‘İspanya toprağında kalmışsın/ Böğründe onmaz bir yara./ Dudağında sönmüş bir cigara/ Faşistler gelmekte, bunalmışsın.” Şiir böyle başlamaktadır. İspanya İç Savaşı’na katılan Şazi’yi bu dizelerden öğreniyoruz. Dinamo, Türkiye’den gitmiş tek kişi olarak anlatır Şazi’yi. “Türkiye’den gitmiş tek mücahid sen,/ Sivaslı aydın öğretmen Şazi,/ Yaslar içinde kodun bizi/ Yoktu bir bilen, haber veren./ İspanya toprağında kalmışsın,/ Bunu öğrendik yıllardan sonra,/ Nice yorulmuştuk sora sora/ Sen devrimcilikte meğer yol almışsın.” Şazi’nin kim olduğunu, Sivas Öğretmen Okulu’nda okuduğunu, Amerika’ya gittiğini ve oradan İspanya’ya geçtiğini şiir detaylı olarak aktarmaktadır. “Uluslararası tugayın aydın eri,/ Türkiye’nin düşünce bahçelerinden/ Böğründe faşist mermileri/ İnlemekte sessizce derinden./ Bu sensin Şazi, iyi adam/ Öğretmen, Sivas öğretmen okulunda./ Sana olan saygımı anlatamam,/ Arkadaştık devrimcilik yolunda/ Kaçtın Amerika’dan İspanya’ya// Okumak üzere canına faşizmin,/ Bağrında inan, o granit kaya,/ Sonra, insanlığın cellatlarına kin.” Sivas’tan, öğretmen okulundan tanır onu Dinamo. Sever, sayar. Devrimcilik yolunda arkadaşlıklarına vurgu yapar. Buradan Şazi’nin TKP’li olduğunu düşünebiliriz. Ancak onun Amerika’dan uluslararası tugaya katılması TKP ile ilintilenemez. Amerikalı sosyalistlerle hareket ettiği ve onlarla İspanya’ya geldiği akla daha yakın görünmektedir.

     

    Manik Manuşyan ağabeyi dışında tüm ailesini 1915’te kaybetmiş bir yetimdir. Yetimlik biz Dersimliler için çok başka bir yerde durmaktadır. Séwi deriz. Eğer bir kişi yetimse, sahiplenilir ve ona kötü anlamda asla ilişilmez. O herkesin konuğudur. Altı kişilik aileden, ağabeyi Garabet ile birlikte kurtulan sadece onlar vardır. Bildiğimiz, Kürt bir ailenin koruması sonucunda kurtuldukları ve Fransızlar tarafından Suriye’deki yetimhanelerden birine yerleştirildikleri.

     

    Manuşyan hakkında çok şeyi karısı Mélinée Manouchian’ın kaleme aldığı ve Aras Yayınları’nca basılan, Bir Özgürlük Tutsağı Manuşyan kitabından öğreniyoruz. Daha yetimhanedeyken şiirler yazdığını, çok okuduğunu ve marangozluğu öğrendiğini eşinin anlatımlarından okuyoruz. “Küçük sevimli bir çocuk/ Gece boyu hayalini kurdu/ Yapacağı gül demetlerinin/ Tatlı şafak vakti erguvani.” Yetimhane dönemlerinde yazdığı bu şiir onun küçük yüreğinin nasıl sevgi dolu olduğunu göstermektedir zaten.

     

    1925 yılında bir gemi ile Fransa’ya, Marsilya Limanı’na inerler. Orada bir süre kaldıktan sonra Paris’e geçerler. 1927 yılında ağabeyi hastalanır ve ölür. Manuşyan artık yetimin yetimidir, yalnızdır. “Kalabalık ruhumu ebediyen kalabalığa/ sunmak için dışarı fırlıyorum” der ve tüm yoksul günlerine rağmen kendini kütüphanelere atar. Edebiyat dergileri çıkarır arkadaşı Séma ile birlikte. Verlaine, Rimbaud çevirir. 1934 yılında Fransız Komünist Partisi’ne üye olur. “Bilime susadım, sanata susadım, aşka susadım, hayata susadım” dediği bir dönemde eşi Meline ile tanışır. “Genç, atletik, çok esmer. Gözleri doğacak güneşi içinde taşıyan gece gibi kapkaraydı” der Meline onun için.

     

    Nazilerin Fransa’yı işgali başlamıştır ve Manuşyan bu direnişte aktif olarak yer alır. Fransız Savaşçıları ve Partizanları – Göçmen İşçiler Kolu’nun (FTP-MOI) liderliğine yükselir. Grup etkin bir direniş gösterir ve bir süre sonra ihbarlar sonucu yakalanmalar başlar. Yakalandıklarında Manuşyan askeri komutandır. Üç gün süren yargılanmalar neticesinde kurşuna dizilirler. Karısına yazdığı mektup, “Canım Meline’m, sevgili küçük yetimim” diye başlar. Bir yetimden bir yetime yazılan bu mektup Aragon’u bile etkiler ve Manuşyan Grubu şiirini yazar. “Elveda acı ve zevk, elveda güller/ Elveda hayat, elveda aşk ve rüzgar/ Evlen, mutlu ol ve sık sık beni an,/ Sen ki güzellikler içinde yaşayacaksın/ Her şey Erivan’da noktalandığı zaman.” Bir vasiyettir mektup ve dizeler o vasiyeti temize çeker yeniden.

     

    Hasan İzzettin Dinamo’nun şiirinden direnişçi bir şaire geldik. “Benim için,/ sarhoşluk başına vurmuş desinler…” Manuşyan bu şiiriyle Dersimli Ali Haydar’a gönderme yapmaktadır belki. Ali Haydar’ın da trajik bir öyküsü vardır. Bu öyküyü Davut Kurun’dan öğreniyoruz. 38’in Dersim’inde halkını korumaya çalışan bir direnişçidir Ali Haydar. Dersim’de her şey bittikten sonra, direnişçiler ailelerini aramak için dağılırlar artık. Ali Haydar tüm ailesini kaybetmiştir ve Amerika’ya gitmek istemektedir. İki arkadaşıyla zor koşullarda İzmir’e gelirler. Orada gemileri gözlerler. Ne pasaport, ne kimlikleri vardır. Gemilerin birinden çıkan beyaz kıyafetli biri ile görüşür ve durumlarını anlatır Ali Haydar. Adam gemide çalışan biridir ve altın karşılığı beyaz gemici elbiseleri giydirerek gemiye bindirir onları. Amerika yerine Pire Limanı’na indirilirler. Burada polis kontrolünde Ermeni bir tercüman gelir ve onlara yardımcı olur. Kefil olur. Dersimli bir Ermenidir bu tercüman. Evinde konuk eder onları. Yunanistan’da kalmaları için ikna etmeye çalışır. Ali Haydar kalmak istemez. Gönlü Amerika’dadır.

     

    Gemiye biner ve Amerika yerine bu kez de Marsilya Limanı’na indirilir. Burada iş bulur ve çalışır. 1943 yılında Nazi işgali ile dünyası alt üst olur. Partizanlara katılır ve Marsilya’da da bir direnişçidir o artık. Sabotaj eylemleri yaparlar. Nazilere önemli kayıplar verdirirler. Birlikte savaştığı Marilo ile savaş bitiminde evlenirler. Çocukları olur. Ancak o hep Dersim özlemi çeker, orayı içine atar ve derin acılar yaşar. 80 sonrasıdır. Darbe günleri. Devrimciler dağılmışlar ve Avrupa da bu dağılmanın sığınaklarından biridir. Ali Haydar’ın oğlu avukattır ve bu davalara bakar. Babasının Dersim’e olan özlemini bildiğinden ona Dersimlilerin iltica için geldiklerini ve onlarla görüştürebileceğini söyler. Ali Haydar buna yanaşmaz.

     

    Bir süre sonra oğlunu ziyarete gider ve oğlu onu kötü bir kahveye götürür. Daha iyi yerler varken bu kahveye neden geldiklerini anlayamaz. Sonra yan masada okey oynayan grubun Zazaca konuştuklarına tanık olurlar. Gençler Fransızca konuşan bu amcanın Türkçe değil de Zazaca konuşmasına anlam veremezler. Ali Haydar da gençleri çok sevmez. Ancak yaraları kanamıştır bir kez. Ertesi gün yine onlara gider ve konuşur onlarla. Kendi oturduğu yere götürür ve belediyede çalışan küçük oğlundan onlara yardımcı olmasını ister. Gençler orada kalıp, çalışmaya başlarlar. Bir süre sonra başka bir arkadaşlarından söz ederler. Süleyman ismindeki bu arkadaşlarının ilticası kabul edilmemiştir ve Türkiye’ye gönderilecektir. Süleyman bir gün devrimci arkadaşlarının yanına gelir ve Ali Haydar amca ile tanışır. Ona da yardımcı olur ve aralarında çok samimi diyaloglar geçer. Birbirlerinin öykülerini dinlerler. Süleyman dört yaşındayken Dersim’de babasının öldürüldüğünü, askerlerin köyü bastıklarını, annelerinin onu ve kız kardeşini ormana kaçırdığını ve böyle kurtulduklarını anlatır. Anlatılan yerleri Ali Haydar bilmektedir. Kişi isimleri, çocukların isimleri sorulur. Süleyman bunun üzerine “sen benim babamsın” der ve Ali Haydar “uyyyyy lemin” der ve yere yığılır. Zaten zayıf olan kalbi bu heyecana dayanamamıştır. Epey hastanede kalır. Taburcu olduktan sonra Ankara’da olan kızı ile görüşmek ister. Ancak oğlu sağlığında dolayı telefonu vermez.

     

    Karısının ve Süleyman’ın Ankara’daki kızıyla konuştuklarına tanık olur. Eşinin çantasını karıştırıp numarayı bulur ve arar. Karşısında kızı vardır. Heyecandan olduğu yere düşer ve yığılır. Dersim direnişçisi, Nazilere karşı Fransa adına savaşan Ali Haydar yoktur artık.

     

    Şazi İspanya topraklarında, Manuşyan Paris’te faşistlerce katledilir. Ali Haydar geçmişin yaraları ile yaşar. İçindeki kor onu hep kavurur ve kalbine vurur. Bir Şazi, bir Manuşyan, bir Ali Haydar. Üçü de Türkiyeli. Üçü de direnişçi. Üçü de yetim.

     

    Gazete Duvar