• Paylaş

    KATEGORİ : KÜLTÜR-SANAT

    Eklenme tarihi : 2017-10-22
  • “Médan Geceleri”, savaşı, fakirlerin, en diptekilerin diliyle anlatıyor

    Vecdi Erbay

     

    Sel Yayıncılık’tan çıkan “Médan Geceleri”, 1870 Fransa-Prusya savaşını konu alan 6 öykü yer alıyor. Öykülerin yazarları farklı; ancak yazarlar, söz konusu öyküleri yazarken ortak karar alıyorlar. Fikir, dönemin en ünlü yazarlarından biri olan Émile Zola’ya ait. Öykülerin yazılış ve yayımlanış süreci ayrıca güzel olduğu için, kısaca değinmek isterim. Hem böylece kitabın adı neden “Médan Geceleri” anlaşılmış olur.


    Henüz en ünlü kitaplarından bir olan “Meyhane”yi yazmamış olan Émile Zola, Médan’da bir ev satın alır. Yazar Edmond de Concourt’un, “Bir evlek lahana tarlası içinde inşa edilmişe benzeyen derebeylik tarzı yapı” diye tarif ettiği evi Zola, kendi zevkine göre yeniden inşa eder. Evi aldıktan sonra tuttuğu bir grup işçi, on beş yıl boyunca Médan’da kalır.

     

    Bir grup yazar, Guy de Maupassant, J. K Huysmans, Henri Ceard, Leon Hannique ve Paul Alexis, Zola’yı Çarşamba günleri önceki evinde ziyaret ediyordur zaten. Zola yeni evine taşınınca bu yazarların ziyaret adresleri de Médan olur. Kitaba önsöz yazan Hannique, kitap fikrinin ortaya çıkışını şöyle anlatır: “Küçük ev… Bahçe genişledi… Biz de değişiklik olsun diye Paris’te Émile Zola’nın sofrasındayız; Maupassant, Husmans, Ceard, Alexis ve ben; dereden tepeden konuşuyoruz, o ünlü ’70 savaşından söz ediyoruz. Birçoğumuz gönüllü olmuş ya da gezici orduda askere çağrılmıştık.

     

    ‘Bakın hele!’ diyerek bir öneride bulundu Zola. ‘Bu konuda neden bir kitap, bir öykü kitabı hazırlamayalım ki?’ Hannique, devamla, orada bulunan bütün yazarların bu fikre sıcak baktığını ve kitabın adının da hemen belirlendiğini yazar. Öyküler yazılır, “Médan Geceleri” adıyla yayımlanır. Hannique, kitap yayımlandıktan sonra olanları ise şöyle anlatır: “Kitapçıların vitrininde dikkat çekiyor… Eleştirmenler öfke içinde, saldırıyorlar… Korkmuyoruz, eğleniyoruz. Halk da eğleniyor, satın alıyor.”

     

    ELEŞTİRMENLERİN SALDIRDIĞI KİTAP

     

    Eleştirmenler neden kitaba saldırdı? Bu konuda bir açıklama yapılmıyor. Ancak öykülerin kendileri bir fikir veriyor okuyucuya. Öyküler, savaş karşıtıdır. Öyküler, Fransız aristokrasisini ve Fransa ordusunu yüceltmekten uzak durur. Burjuva ile alay eder, ikiyüzlülüğünü ortaya serer. En diptekilerin, örneğin fahişelerin şehirlerini (Paris’i) ve insanlarını korumak için sergiledikleri tavrı satır aralarında över.


    Savaştan 10 yıl sonra yazılan öyküler, muhtemelen bu nedenle saldırıya uğramıştır. Kalemleri güçlü yazarlar kötü öyküler yazmamış, yazdıklarıyla bakışların başka bir gerçekliğe yönelmesine neden olmuştur. Rahatsızlık da bu nedenledir. Eleştirmenler kitaba saldırırken “Halk da eğleniyor, satın alıyor” kitabı. On yıl önce yaşadıklarını bütün açıklığıyla edebiyat olarak karşılarında görmüşlerdir çünkü.

     

    Mêdan Geceleri, Zola, Maupassant, Huysmans, Céard, Hennique, Alexis, çev: Yaşar Avunç, 239 syf, Sel Yayıncılık, 2017.

     

    KİMİN İÇİN ZAFER

     

    Klasik edebiyatın önemli altı yazarı, “Médan Geceleri”nde, 1870’de Fransa-Prusya arasındaki savaşa odaklanmış ve her biri savaşı bir yanıyla görünür kılmıştır. Kitaptaki ilk öykü Zola’ya ait. “Değirmene Saldırı” adlı öykü, köyün zenginlerinden biri olan Merlier Baba’nın değirmeni etrafında geçer. Prusya birliğinin köyü işgal ettikten sonra yaşananlara odaklanan Zola, gerilimli ortamda öykü kişilerini de ustalıkla çözümler. Köylülerin tembel olarak bildikleri Dominique, bir kahraman olarak Prusyalılar tarafından öldürülür. Çatışma bölümleri görsel bir zenginlik içinde sunulur ama burada bir savaş güzellemesine rastlanılmaz. Öykü bittikten sonra, köylülerin yaşadığı kaygı ile askerlerin ruh hali iki ayrı dünyayı işaret eder. Savaşın kişisel serveti de aşkı da öldürüyor ve bu, savaşanların aklına bile gelmez. Köyü Prusyalılardan kurtaran Fransız askerin, kocasını az önce kaybetmiş Françoise’ı fark edip “Zafer! Zafer!” diye bağırması da bu yüzden.

     

    AH, BURJUVA AHLAKI

     

    Guy de Maupassant, Prusyalılar karşısında geri çekilmek zorunda kalan Fransız askerlerinin perişan durumunu anlatarak başlar “Yağ Tulumu” adlı öyküsüne. Bu öyküde de bir işgal ve “yenilenlerin yenenlere nazik görünme görevi” alaycı ve hatta öfkeli bir dille anlatılıyor.

     

    Esas öykü ise, bir grup zenginle yaşadığı yeri terk etmek zorunda kalan ve Yağ Tulumu olarak isimlendirilen bir fahişenin yol boyunca yaşadıklarıyla başlıyor. Bu arada Maupassant, yol boyunca savaşla ilgili düşüncelerini öyküdeki kişiler aracılığıyla aktarıyor. Öykü boyunca burjuva ahlakını yerden yere vuran Maupassant, Yağ Tulumu’nu gururlu, iffetli, duyarlı bir kahraman olarak sunar. Öykü bittiğinde orduların değil, sadece Yağ Tulumu’nun erdemli tavrı kalıyor okurun belleğinde.

     

    Joris-Karl Husmans, “Sırt Çantası” adlı öyküsünde, Paris’te avarelik yapmanın keyfini keşfetmiş yeni yetme bir delikanlının askere alınmasını ve askerliği boyunca başından geçenleri anlatıyor. Katıldığı birlikle oradan oraya gönderilen delikanlı, sıcak bir çatışmaya girmeden hastalanıyor. Bu sayede savaş yorgunu askerler, askerlerle uğraşmaktan ve Prusyalılara karşı zafer kazanamamaktan yorgun düşmüş komutanlara, yoksullaşmış insanlara tanıklık ediyoruz. Bir delikanlının arzuları, haytalıkları, askerden kurtulup ailesine kavuşmak için başvurduğu yöntemlerin yanı sıra öyküde savaş hakkında da epey mesaj veriliyor.

     

    KARINCA İNCİTMEZ ADAMLARIN VAHŞETİ

     

    Henri Céard, “Kan Alma” öyküsünde, Maupassant gibi bir fahişeyi kahramanlaştırıyor. Prusyalılar Paris’i kuşatmıştır. Paris’te yaşayanlar, ordunun etkili bir hamle ile kuşatmayı yaramamasından şikayetçidir, her gün gösteriler yapılmaktadır. Garnizon komutanı general, bildirilerle halkın ayaklanmasının önüne geçmeye çalışmaktadır. Ancak metresi olan fahişe, sürgün olmayı göze alarak generale kafa tutar. Öykünün sonunda generalin kadını dinleyerek hamle yaptığını okuyacağız. Ama elbette bundan önce savaşa ve savaşın insanların ruh haline etkilerine tanıklık edeceğiz. Ve yine en üsttekilerin basiretsizliği, gösteriş düşkünlüğü, erdemsizliği bir bir anlatılır.

     

    Leon Hennique’nin “7 Numaralı Ev” adlı öyküsü ise bir vahşetin içine sürükler okuru. Arkadaşlarının öldürülmesi üzerine genelevi basan askerler, önlerine çıkan herkesi öldürür. İçtikleri içkiden ve vahşetten sarhoş olan askerler, onları “Alçak! Alçak… Hepiniz alçaksınız!” diyerek engellemeye çalışan teğmenlerini de vururlar.

     

    Olayla ilgili olarak, “Ne yapmak gerekiyor?” diye sorarlar garnizon komutanına. Komutanın cevabı şöyledir: “Hiçbir şey”. “Askere ihtiyacımız var.” Savaş vardır ve savaşacak insanlar neden oldukları vahşet karşısında vicdanlarıyla baş başa bırakılacaklarıdır. Asker olmadan önceki hayatlarında belki bir karıncayı bile incitmemişlerdir.

     

    Kitabın son öyküsü Paul Alexis’e ait. “Savaştan Sonra”, savaş sırasında yaşanan ve kısa süren bir aşk öyküsü. Kadın, kendisinden 15 yaş büyük kocasını savaşta yitirmiş; cenazesini bir arabaya yükleyerek kendi topraklarında defnetmeye götürmeye çalışırken yolda yaralı bir askerle karşılaşır. Acıyıp arabaya alır, asker bir rahiptir. Yol boyunca hem kadını hem de askeri tanıtır Alexis. Onların gençlik buranlarını, cinselliklerini keşfedişini, yaşadıkları baskıyı anlatır. Alexis, iki genç insanın birbirlerine yakınlaşmasını, savaşı fon alarak, sımsıcak bir dille ele alır.

     

    SAVAŞIN DEĞİŞMEYEN TAHRİBATI

     

    Etrafta bu kadar savaş varken, savaş bu kadar kutsanırken savaş öyküleri okumak akıl kârı değildir diye düşünmek mümkün elbette. Ama belki de savaşın ne olduğunu, insan hayatını ve doğayı nasıl yıktığına tanıklık etmenin tam da zamanıdır. “Kan Alma” öyküsünde bir şarkının nakaratı şöyledir: “En başta tüydü/Savaşa ilk giden.” Savaş söz konusu olduğunda sokakta en çok dile getirilen cümle, “Fakirlerin çocukları ölüyor” değil midir? “Médan Geceleri”, savaşı, fakirlerin, en diptekilerin, “savaşacak insan” diye bakılanların diliyle anlatıyor.

     

    “Médan Geceleri”, Zola, Maupassant, Huysmans, Céard, Hennique ve Alexis’in öykülerini bir araya getiren, 1880 yılında kitap olarak yayımlandığında ses getirmişti. Elbette o günün koşulları ile şimdiki koşullar farklı. Ama savaşın araçları ve amaçları değişse de yarattığı tahribat hiç değişmiyor. En çok da bu nedenle dünya edebiyatının klasikleşmiş yazarlarından savaş karşıtı öyküleri okumanın belki de tam zamanıdır.

     

    Duvar