• Paylaş

    KATEGORİ : KÜLTÜR-SANAT

    Eklenme tarihi : 2018-01-23
  • Sanatın beni etkilemesini istiyorsam, sanat için emek sarf etmem gerekir

    Britanya edebiyatının özgün isimlerinden Jeanette Winterson’ın “Sanat Başkaldırır: Coşku ve Cüretkarlık Üzerine” isimli eseri Türkçede. Zeynep Baransel çevirisi ile Sel Yayıncılık’tan çıkan kitapta Winterson, “İlham perisine kulak asmayan ‘sanatçılarla’, erkek egemen dile hizmet eden ‘kalemlerle’ niçin vakit kaybedelim ki?” diyor. Kitabın birinci bölümü olan “Sanat Başkaldırır” metinini aşağıda okuyabilirsiniz.

     

    Jeanette Winterson


    Bir seferinde Noel’de Amsterdam’a gitmiştim. Kar yağıyordu, kanallar soğuktan buz tutmuştu. Neşe içinde tek başıma flâneur’lük ederek dolaşıyordum. Küçük bir galerinin önünden geçerken bir tablo gördüm; beni durdurma gücü, yoluma devam etme gücümden fazla olan bir tablo.

     

    İşçiliğin ustalığında, ince yağlıboyayla vurulmuş fırça darbelerinde Rönesans’a özgü bir güzellik vardı. Ama tablonun esas dehşet veren, büyüleyen yanı modernliğiydi. Resimde belirli bir bağlamdan kopuk, kendi bağlamı içinde bir figür vardı; kocaman bir ay-suratı, yeraltındaki bir akarsu yatağından çıkarmaya çalışan mavi kaftanlı, endişeli bir kadındı bu.

     

    Kararsız kalmıştım, yüreğim sele kapılıp gitmişti; ne yapmalıydım? Hızla karşı kaldırıma geçip bir kitapçıya daldım. Orada güvende olurdum; etrafım anladığım şeylerle çevriliydi, beni zora koşan hiçbir şey yoktu, kendi alanım hariç. Kitapları çok iyi tanır, avcumun içi gibi bilirim. Üzerimdeki etkileri derindir ama onları gerçekten tanırım. İtiraf etmem gerekir ki o güne dek görsel sanatlara pek ilgi duymamıştım. Gerçi şimdi fark ediyorum ki, bu ilgisizliğimin sebebi, başkalarında gördüğümde beni umutsuzluğa sürükleyen cehaletin bir benzeriydi. Resimle ilgili hiçbir şey bilmiyor, dolayısıyla ondan pek de haz alamıyordum. Daha önce bir resme, bir saatliğine bile olsa bütün ilgimi vermemiştim.

     

    Ne yapmalıydım? Ertesi gün Amsterdam’dan ayrılmayı planlıyordum. Planlarımı değiştirdim; yarım yamalak uyuyup sabahları erken kalkarak Rijksmuseum’a, Van Gogh Müzesi’ne girmek için sıra bekledim; öğleden sonralarımı galerilerde, akşamlarımı ise okuyarak, okuyarak, okuyarak geçirdim. Aklım o kadar karışıktı ki, ancak sorunun boyutunu saptamaya çalışarak bir nebze huzur bulabiliyordum. Sorun bendeydi. Tabloların keyfi gayet yerindeydi.

     

    Aşık olmuştum ve dilsizdim. Serseme dönmüştüm. “Bu resim bana hiçbir şey ifade etmiyor” biçimindeki alışıldık tepkimin yerini “Benim bu resme söyleyecek hiçbir şeyim yok” almıştı. Üstelik konuşmaya can atıyordum.

     

    Resimlere uzun uzun bakmak, insanın kendini yabancı bir şehirde bulmasına benzer. Hem istekten hem de çaresizlikten dökülen birkaç anahtar sözcük, sonra biraz sözdizimi yavaş yavaş sessizliği yarar. Yalnızca resim değil bütün sanatlar yabancı birer şehirdir; onları tanıdığımızı varsayarak kendimizi kandırırız. Yabancı bir şehirde, o şehrin kendine özgü âdetlerine göre yaşanması ve kendi dilinin konuşulması kimseyi şaşırtmaz. Olsa olsa bir hödük bu hususları görmezden gelerek kendi beceriksizliğinin suçunu şehre atabilir. Sanat ve sanatçı ise bu yaklaşıma her gün maruz kalır.

     

    Sanatın dilinin, anadilimiz olmadığını kabul etmemiz gerek. Ruskin’in Modern Painters’ını [Modern Ressamlar] okudum. Pater’ın Studies of the History of the Renaissance’ını [Rönesans Tarihi Üzerine İncelemeler] okudum. Joshua Reynolds’ın Discourses’ını [Diskurlar], Bernard Berenson’ı, Kenneth Clark’ı, Sickert’ın A Free House!’unu [Serbest Müessese], Whistler’ın Ten O’Clock Lecture’ını [Saat On Dersi], Vasari’yi, Michael Levey’yi, William Morris’i okudum. Dante’mi biliyordum; bana rehberlik edecek, benimle bir ortaklığı, benzer bir düşünme biçimi olan keskin zekâlı bilge birini arıyordum. Bu kişi ister ölmüş ister hayatta olsun, meseleleri onunla tartışabilmeliydim. Güvenebileceğim biri olmalıydı; şimdiye dek kapısından girilmemiş yörelerin en yüksek tepelerini ve lağım çukurlarını benimle tartışacak biri. Bu tuhaf dile ve onun lehçelerine tamamen hâkim, o yabancı şehirde yıllarını geçirmiş, beni şehrin yerlileriyle ve onların sıradışı alışkanlıklarıyla tanıştırabilecek biri. Sanat sıradışıdır; alışılagelmiş yöntemle onu ehlileştirerek ya da yemleyerek kalıplara sokmaya çalışmak nafiledir. Kim hayvanat bahçesine gidip de aslanı biraz olsun anlamış ki?

     

    En sonunda İngiltere’ye dönüp sahaf raflarının altını üstüne getirince Roger Fry’ı buldum.

     

    Dönüp dolaşıp soluğu Bloomsbury’de almam fena halde eski moda görünebilir. Ama ben modaya aldırmam, yalnızca kalıcı olanla ilgilenirim. Eğer kitaplar, müzik ve resimler zamana kayıtsız kalmaktan şikâyetçi değilse, ben de olmam.

     

    Fry tam aradığım kişiydi. Kusursuz bir rehberdi; en azından benim için. Walter Pater’a ruhen yeterince yakın olsa da şüphesiz ondan daha katıydı. Sanat (sanatın herhangi bir türü) ile güzelliğin birbirinden ayrı olabileceğine inanmadığımı, ayrıca sağlıklı bir toplumda sanatın da güzelliğin de kaçınılmaz olduğuna inandığımı en baştan itiraf etsem iyi olur. Bu fikirlerim, beni Harold Bloom’un “ayrıcalıklı ânın esrikliği” olarak adlandırdığı şeyin tarafına; yani sanatı, sanatın her türünü bir içgörü, mest oluş, dönüşüm ve mutluluk olarak görenlerin yanına koyuyor. Harold Bloom’un aksine, ben insanların halihazırda sevmedikleri şeyleri sevmeyi öğrenebileceğine ve o ayrıcalıklı ânı hepimizin yaşayabileceğine yürekten inanıyorum; tabii eğer buna izin verirsek. Sanata izin vermek, aktif bir şekilde teslim olmanın çelişkisini taşır. Sanatın beni etkilemesini istiyorsam, sanat için emek sarf etmem gerekir.

     

    Roger Fry hakkında bilgim vardı, çünkü Virginia Woolf’un yazdığı yaşamöyküsünü okumuştum; zaten Modernizmle ilgilenip Fry’la ilgili atıflara rastlamamak mümkün değildir. “Post-Empresyonist” terimini bulan Fry’dır; üstelik post’ların yirminci yüzyılın son dönemini çepeçevre kuşatacağı henüz bilinmezken. Bilim eğitimi almış bir Quakers üyesi olan Roger Fry resme tutkuyla bağlıydı; yeni eserleri tanıtmak ve korumak için yüzyılın ilk otuz yılı boyunca Britanya’da herkesten çok çaba harcamıştı. Fry’ın yazılarının en önemli özelliği taşıdıkları şevktir.

     

    Hiçbir şey ona sıkıcı gelmez. İşte benim ihtiyacım olan da duygudan ve güzellikten çekinmeyen, yaşam ve sanat keyfiyle dolu böylesi bir yaklaşımdı.

     

    Kendi kendime dayattığım öğrenciliğimin bir sekiz şekli çizmesi gerektiğine karar verdim. Geçmişin tutucu keşişlerini ve yenilikçi kahinlerini okumaya yoğunlaşırken bir yandan da modern ressamların eserlerine bakacaktım. Bunu yapmak “Eski Ustalar” sendromuna kapılmamı önlediği gibi, resimlere, hissetmediğim bir hürmet ya da yersiz bir hoşnutluk duymadan yaklaşmamı sağladı. Aynı zamanda kendime yakın hissettiğim sanat yazarlarının teori ve varsayımlarını sınamama imkân tanıdı. Sekizin bir ileri bir geri giden çizgisini takip etmek benim için doğru bir yöntem oldu. Resimlerle ilgili bilgim hâlâ kitaplarla ilgili bilgimden katbekat az. Bu değişmeyecek. Ama görme biçimim değişti. Resimlere bakmayı öğreniyorum. Hissetme kapasitem değişti. Sanat yüreği büyütür.

     

    Gazete Karınca