• Paylaş

    KATEGORİ : GÜNCEL

    Eklenme tarihi : 2017-03-20
  • Referandumda sadece bir anayasa değişikliği oylanmayacak

    Önümüzdeki referandumda sadece bir anayasa değişikliğinin oylanmayacağı gerçeği her geçen gün biraz daha netleşiyor.

     

    Devletin yönetimine ilişkin bütün yetkilerin -yenileri de eklenmiş olarak- tek bir insanın elinde toplanacağı yeni bir yönetim sisteminin kurulması yanında siyasetin, ekonominin, toplumun yeni bir kalıba dökülmesinin hedeflendiği kapsamlı bir ‘yeniden yapılandırma’ yönelimi söz konusu.

     

    Bunun ‘Türkçü-Sünni’ karakterde tektipçi faşist bir toplumsal mühendislik denemesi olduğu da çıplak gözle görülebilecek kadar açık ve ortada.

     

    Yalnız son günlerde ortaya çıkan kimi yeni belirtiler, Tayyip Erdoğan ve çetesinin bu konuda nasıl ‘gözükara’ bir gidiş içinde olduklarını göstermesi bakımından uyarıcı oldu. Bu belirtiler, referandumda sandıktan hangi sonuç çıkarsa çıksın “17 Nisan ve sonrasına hazırlıklı olma” sorumluluğu kapsamında okunmalı.

     

    Almanya ve Hollanda ile yaratılan kriz, birçokları tarafından hala, “evet oylarını çoğaltmak amacıyla başvurulan ucuz bir referandum taktiği” olarak yorumlanıyor. Gerilimin çıkışı belki buna bağlanabilir. Fakat daha sonraki seyri ve çekildiği zemin, işin içinde stratejik başka bazı hesap ve planların olduğunu gösterdi. Çatışmanın “Haç’la Hilal’ın kavgası” olarak tanımlanmasıyla Avrupa’nın “yakında başlayacak din savaşları” ile tehdit edilmesine bu bağlamda bir mim konulmalıdır.

     

    Bu stratejik yönelimi, en kısa ifadeyle “Batı düşmanlığını köpürtme” olarak tanımlayabiliriz. Bu bir “kopuş” yönelimi olmaktan ziyade -“Batı” olarak tanımlanan emperyalist kapitalizme olan ekonomik, askeri ve siyasi bağımlılığın kapsamı ve derinliği izin vermez buna zaten- “Batı”nın temsil ettiği ya da temsil ettiği varsayılan değerler sisteminden farklı, onlara karşıtlık temelinde yeni bir toplum modeli ve ilişkiler sistematiği inşa yönelimi. Suudi Arabistan başta olmak üzere gerici Körfez emirlikleri ya da Malezya örneğine benzer tarzda kapitalist bir ekonomik temel üzerine tutucu ve saldırgan milliyetçi sünni müslüman bir toplum inşa etme çabası olarak da özetleyebiliriz bu yönelimi.

     

    “Osmanlı’yı diriltme”, “Osmanlı atalarımızın izinden gitme”, “özümüze ve tarihimize dönüş” gibi söylemlerle dile getirilen bu gerici inşanın ‘barışçıl’ yöntemlerle gerçekleş(e)meyeceği gün gibi ortada. Diğer her şey bir yana, Türkiye’nin mevcut toplumsal yapısı kolay kolay sığmaz bu cendereye. Bütün yapısal zayıflıklarına karşın kapitalizmin gelişme düzeyi, buna paralel olarak şekillenen sınıfsal ayrışma ve karşıtlıkların netliği yanında “Türkiye toplumu” olarak tanımlanan toplumun sadece Türklerden ve Sünni müslümanlardan ibaret olmayan renkliliği ve çeşitliliği izin vermez bu tür gerici bir tektipleştirmeye. Şu referandum sürecinde “hayır” ve “evet” oylarının neredeyse tam ortadan bölünme tablosu göstermesi dahi toplumsal yarılma ve kutuplaşmanın derecesi hakkında yeterince fikir verir.

     

    Fakat Türkiye toplumundaki dinci-milliyetçi gericilik birikiminin büyüklüğü ve derinliği yanında neoliberal kapitalizmin derinleştirdiği yoksulluk ve tepki birikiminin büyüklüğü, faşizme, kolaylıkla manipüle edip peşine takabileceği elverişli bir toplumsal zemin sunuyor. “Osmanlı imparatorluğuna özlem”, ezik ve aptallaşmış topluma yeni bir hayal ve büyüklük duygusu aşılamanın bir aracı. O nedenle de etkili ve tehlikeli.

     

    Dikkat edilirse, Trump’tan Marine Le Pen’e, İngiltere’de Brexit’in başını çekenlerden Hollandalı Wildeers’e, Hindistan’da Modi’den Filipinli Duterte’ye kadar dünyanın her yerinde yabancı düşmanı bütün ırkçı faşist parti ve demagoglar aynı temayı, yani “ülkelerini eskisi gibi güçlü güzel günlere döndürme” vaadini kullanıyorlar. Neoliberalizmin bir model olarak iflasıyla birlikte çivilerin yerinden çıktığı bugünkü dünya konjonktüründe bu demagojiler sadece taraftar bulmakla kalmıyor hem toplumların içinde hem de ülkeler arasında kanlı boğazlaşmalara evrilecek çatışmalara, iç ve dış savaşlara zemin hazırlıyor.

     

    Bu bağlamda mim konulması gereken belirtilerden biri de İçişleri Bakanlığı tarafından valiliklere gönderilen yeni bir genelge. Genelgede “Bu bahar aylarında girişilecek operasyonlarda gerekirse 5 bin güvenlik görevlisinin ölümünün göze alındığı” vurgulanıyor. İlk duyduğumuzda “bu kadarı olmaz” ya da “bunu yapamazlar” dediğimiz dizginsiz devlet terörü planlarının sonrasında nasıl uygulandığını “Çökertme Eylem Planı” örneğinde yaşayarak gördük. Dolayısıyla son genelgedeki “5 bin asker ve polisin ölümünü göze almanın” içte ve dışta nasıl kanlı maceraların göze alındığını haber veren bir işaret olarak yorumlamak yanlış olmaz.

     

    Onun için, 16 Nisan referandumunda sandıktan hangi sonuç çıkarsa çıksın nelerle karşılaşabileceğimizi düşünerek “en kötüsüne bugünden hazırlanmak” sorumluluğu bu belirtiler ışığında ele alınıp yürütülmek zorundadır.

     

    [Alınteri'nin baskıdaki 11. sayısının başyazısıdır]