• Paylaş

    KATEGORİ : KÜLTÜR-SANAT

    Eklenme tarihi : 2017-04-04
  • Kürt sorunu gibi ‘hassas’, derin ve yakıcı bir sorunu 9 yaşındaki bir çocuğun ağzından anlatan çok etkileyici bir film Rauf

    Leyla Sander

     

    Kürt sorunu gibi ‘hassas’, derin ve yakıcı bir sorunu insan-insan, doğa-insan ilişkilerinin en yalın kökleriyle, 9 yaşındaki bir çocuğun ağzından anlatan çok etkileyici bir film Rauf.

     

    ‘90′lı yıllarda vizyona giren “Küçük adam, büyük aşk” (*) kurgusu ve doğrudanlığıyla nasıl bir samimiyet taşıyorsa Rauf da öyle. Sözünü, alt çizmelerini bağırıp çağırmadan yapıyor. Çocukların o en temiz ve dolaysız duyguları ve algıları çekiyor filmi aslında; bütün imgeler ve düşler onların ruhundan seriliyor gözlerimizin önüne; belki ayrıca bu yüzden de son derece başarılı…

     

    Barış Kaya ve Soner Caner’in ilk filmleri Rauf. Kars’ın çevre köylerinden birinde geçiyor. Aynı zamanda senaryonun da yazarı olan Soner Caner’in kaleminden aktarılan öykü gerçeğin gözüne bakmaktan çekinmiyor. Sürrealizm realizm ile ustaca iç içe geçiriliyor; muhteşem doğa görüntüleri unutulmuş bir yer gibi soluk alıp veren o çırılçıplak mezrayı adeta eviniz kılıyor, hep yaşadığınız tanıdık bir evden fazlası haline getiriyor…

     

    Doğanın o el değmemiş ve sanki yüzyıllardır hiç değişmiyormuş izlenimi veren görüntüleri usta bir fotoğrafçının elinden çıkma. İnsan-doğa diyalektiğinin karelere usulca dökülüşü muhteşem. Göz alabildiğine uzanan görkemli dağlar, avucunuzdaymışcasına dupduru kar kümeleri, beyaza kesmiş ovada tek tük insan siluetleri, tahtanın kokusu, çivinin direnci, köpeğin bakışları…

     

    Filme can veren karakterler de olağanüstü bir oyun sergiliyorlar. Yılların oyuncusu gibiler herbiri. Rauf, çocukluktan gençliğe geçiş eşiğindeki kıpır kıpır, meraklı, sorgulayıcı, inatçı haliyle rolüne tam oturmuş. Arkadaşları olan diğer iki kafadar da öyle… Ahmet usta dışındaki karakterlerin oyuncu olmayıp yöre insanları içinden seçildiğini yönetmenlerle konuşmamızdan öğreniyoruz. Bu filmi daha da büyütüyor gözümüzde…

     

    Gerçeküstücülüğe dair çarpıcı örnekler de serpiştirilmiş filme. Bunlardan en belirgini Xece nine. Yaz kış, sabah akşam evinin önündeki aynı külüstür sandalyede oturup uzaklara bakıyor. Tek kelime konuşmuyor, acıdan taşlaşmış iki büklüm gövdesiyle bastonuna dayanmış kıpırtısız duruyor. Oğlunun ya da torununun -Metin- dağa gittiğini öğrenince onun Metin’in yolunu gözlediğini anlıyoruz. Hem sonuna kadar gerçek hem büyülü bir görüntü onunkisi; hep oradaymış ve sonsuza kadar öyle kalacakmış gibi bir duygu uyanıyor içinizde.

     

    Film içinizi burkan/bunaltan bir görüntüyle başlıyor. Gaz lambalarının aydınlattığı kapkaranlık dört duvar, tahta bir yükseltinin üzerine uzatılmış cansız bir bedenle etrafındaki çoluk çocuk sıkışık bir kalabalığı kucaklıyor. İmam geliyor, dualar ediliyor… Oysa yaşam ve ölüm terazisindeki sonsuz işlemden birinden daha fazlasıyla karşı karşıya olduğunuzu, filmin ilerleyen bölümlerinde anlıyorsunuz. O yüzlerin zor seçilebildiği izbede dualarla uğurlanmak üzere hazırlanılan bir gerilla cenazesi aslında…

     

     

    Sonra kahramanımız giriyor devreye; Rauf karlarla kaplı dağların yamacındaki bir ilkokulda arkadaşlarıyla birlikte “Andımız”ı okuyor: “Türküm, doğruyum, çalışkanım…” Milyonlarca Kürt çocuğundan biri o; yok sayılma ve aşağılanmayla daha okul sıralarında tanışıyor. En samimi iki arkadaşının atışmasına müdahale edince öğretmen tarafından sınıftan atılıyor. Okulu bırakmaya karar veriyor, babası onu asker arkadaşı marangoz Ahmet’in yanına çırak olarak veriyor. Ahmet’in neredeyse tek işi tabut yapmak, Rauf işi öğrenmeye başlıyor. Her gün erkenden kalkıp kırmızı minübüsle kapısında güzelim bir Sivas kangalının bağlı olduğu ustanın “dükkan”ına gidiyor.

     

    Çocuk ruhunda iyimserliğe, aşka, güzele, insana dair karmaşık duyguların filiz vermesi de o günlere rastlıyor. Ahmet ustanın güzeller güzeli kızı 20′lerindeki Zana’ya karşı daha önce hiç hissetmediği duygular uç veriyor yüreğinde. Aşk kavramını filmlerden bilen ve her şeylerini paylaşan üç kafadar durumu tahlil etmeye çalışıyorlar. Çocuk saflığının en sıcak ve umut dolu tartışmaları bunlar… Zana’yı gizli gizli bir mektup okurken gören Rauf onun bir sevgilisi olup olmadığını tartışıyor arkadaşlarıyla. “Heyecanlanırsın” diyor biri, diğeri “aşık olsan nefes alamaz hale gelirsin” diyor, deneme yapıyorlar ve aşık olmadığına kanaat getiriyorlar… Ama Rauf’un aklı fikri Zana’da, onu uzaktan da olsa görmek, yan odada olduğunu bilmek, yazmasından taşan zülüfleri, güzelim gözlerinin hareketini izlemek onun için her şey haline geliyor. Öyle ki yoğun kar yağışından kırmızı minübüsün çalışmadığı bir gün donma pahasına o upuzun yolu yürüyor …

     

    Kışın en civcivli günlerinde gerillaya kabul edildiğini yazan bir mektup geliyor Zana’ya. Zana gidiyor, daha da kararıyor sanki evin içi, lokmalar küçülüyor, saçı sakalları ağarıyor Ahmet ustanın, Rauf da o da gizli gizli ağlıyorlar. O güzel gülüşlü Zana, umutlarını yüklediği gerillayla birliktedir artık dağlarda…

     

     

    Filmin akışında renkler ve onlara biçilen misyon önem taşıyor. Beyaz duruluk ve saflığın göstergesiyse pembe aşkın, peşinde koşulan izi aranan umudun sembolü. Zana, kente annesinin kazını satmak için giden Rauf’a “pembe çiçekli” yazma ısmarlar. Mezrada hayat siyah, beyaz ve gridir. Acıları giyinmiş renklerdir egemen olan. O nedenle ‘pembe’yi bilmez Rauf. Yorgan yüzlerine bakar, annesine sorar ama pembeyle kaplanmış bir yorgan yoktur. Kime sorsa “pembe pembedir” yanıtını alır. Kentte dolaşırken sokak satıcılarına pembe oyuncak sorar. “Pembe kız rengidir, ne yapacaksın sen…” diye aşağılarlar. Sonunda yeni bir baston yaptığı Xece ninenin yanına oturur ve ona sorar. İlk kez konuşur onunla nine, Kürtçe “Bakur’da açan çiçeklerin rengi pembedir” der.

     

    Zamanın akmıyormuş gibi geçtiği köy yaşamı cenaze haberleriyle bölünüyor. Bunlardan çoğunun çok genç gerillalar olduğunu öğreniyoruz. Kış bahara evrildiğinde, karlar kalkıp ortalığı yeşiller kaplar. Güneş pırıl pırıldır… Böyle günlerden birinde gelir Zana’nın ölüm haberi. Ahmet usta kapının önüne yığılır kalır, kızının tabutunu da demek ki o yapacaktır!

     

    Tek bir yakınma, ilenme sözü duyulmaz; sadece derin bir acı çöreklenir gözbebeklerine… Rauf gözyaşları içinde çılgınlar gibi koşmakta, koşmaktadır… Boğazınız düğüm düğüm olur, gözyaşlarınız bırakır artık direnmeyi…

     

     

    Rauf, Xece ninenin dediği yerde pembe bir çiçek denizine ulaşır. Zana’nın ölümüyle öğrenir pembe rengin nasıl bir renk olduğunu. Peşine düştüğü bir renk değildir sadece; Zana gibi umudun peşinden koşanların, kavgaya korkusuzca atılanların düşlerini simgeler o renk ve ‘pembe’yi arayış.

     

    O düşlerin takipçisi daha nice Rauf’lar çıkacaktır, yıllar buna tanıktır.

     

    (*) Yalnızlığı paylaşmanın aynı coğrafyayı paylaşmaktan bile zor olduğu bir ortamda ayrı dilleri konuşsalar da bunu başarabilen yaşlı bir adam ve küçük bir Kürt kızının öyküsünü konu alan film.

     

    [Alınteri'nin baskıya hazırlanan 12. sayısından alınmıştır]