• Paylaş

    KATEGORİ : Yok

    Eklenme tarihi : 2017-07-28
  • Osman Akgün yoldaşı 27 Temmuz 1996'da sonsuzluğa uğurladık

    27 Temmuz 1996 (SAG’nin 69. günü)

    İnsanların adıyla özdeş kimi özellikleri vardır. İsmi söylenince bir kavram, bir duygu, bir fotoğraf beliriverir hemen. Belleğimizin derinliklerine öyle bir işler ki bu çizgiler, yıllar boyunca o insanı görmesek bile, bir çağrışımla süzülüverir derinliklerden.

     

    Eylemimiz yeni bitmiş. İçimize kazanmış olmanın coşkusuyla birlikte, yoldaşlarımızı ve dostlarımızı kaybetmiş olmanın o tarif edilmez acısı… Bir siper dostu yaklaşıyor yanımıza. “Bugün, gazetede resmini gördüm“ diyor. “Yüzü tanıdık geldi. Düşündüm, düşündüm çıkartamadım. Sonra gülüşünden tanıdım: Osman bu!.. Uzun yıllar önce bir tiyatroda birlikte çalışmıştık.”

     

    “Osman”denince, onunla kısa bir kesiti paylaşanların da onu çok yakından tanıyanların da gözlerinin önüne sıcacık bir gülümseme gelir. Kendine özgü bir gülümsemesi vardır Osman’ın. Osman’ı Osman yapan birçok özelliğin toplanma noktasıdır sanki. O gülümsemede, safını çoktan belirlemiş olmanın ve o safta tereddütsüzce yürümenin iç huzuru vardır. O gülümsemeden; geleceğe, örgütüne ve kendine güven taşar. O gülümsemeden, yaşamla ve kendisiyle devrimci amlamda barışıklık yansır. O gülümseme, bütüm emekçileri bağrına basıp içine alacak kadar büyük yüreğinin bir aynasıdır. İnsanlığa duyduğu sınırsız sevginin kristalize olmuş halidir o gülümseme… Karşısındaki insanı sarıp sarmalaması boşuna değildir…

     

    “Yayından fırladı ok”
    “Yayından fırladı ok!
    Menzil ırak, çok ırak çok”

     

    Yayından fırlayan bir ok gibi dalar Osman kavgaya. “Bana 12 Eylül tasfiyeciliğini ve mülteciliği anlatma, çünkü ben bunları yıllarca yaşadım ve tiksinti duydum” der yoldaşına daha ilk buluşmalarında. “Kafamda aradığım örgütümü buldum. Daha fazla beklemeye gerek yok artık. Hemen örgütlü ilişkiye geçmeye hazırım” der.

     

    Ailesi ve çevresi DY‘lidir. Tasfiyeciliğin bataklığından uzak dururken, çevresini ve kendini var edebileceği ve yeniden üretebileceği alanlar yaratır. Halkoyunları öğretmenliği ve tiyatro çalışmaları, böyle bir araçtır onun için. Ve bir gün, eskiden beri tanıdığı bir arkadaşı aracılığıyla Adressiz Sorgular ve Yargılayan Savunma kitaplarıyla, Orak-Çekiç‘lere ulaşır. Eve kapanarak günlerce soluksuz okur onları. Aradığını bulmuştur artık. Kararını verir ve yayından fırlar!
     

    Yıllar boyunca biriktirdiklerini örgütüne ve kavgaya sınırsızca sunma ve kavgayı dolu dolu yaşama özlemiyle gelen Osman, komiteli çalışma içerisinde yerini alır hemen. İşçi sınıfı içerisinde ajitasyon-propaganda faaliytiyle koyulur işe. Kısa süre sonra, Osman Yaşar Yoldaşcan Müfrezesi‘nin bir üyesidir artık. Kıvrak zekası ve yaratıcılığıyla, bu alanda da örgütünün yolunu açar.

     

    TİKB’nin 13. kuruluş yıldönümünü selamlamak için planlanan bir eylemin hazırlığı içerisindeyken ölümle burun buruna gelir ilk kez ve üzerine yürür. Yüzünden eksik olmayan o güzelim gülümsemesi, düşman karşısında sınıf kinine dönüşür. Silah tarrakaları alır doyumsuz sohbetlerinin yerini. Merter‘de başlayıp, Zeytinburnu‘na kadar süren uzun bir çatışmanın sonunda ağır yaralı olarak yakalanır Osman. Akciğerine saplanmıştır kurşun. Gayrettepeişkencehanesinde ölüm tehditleri karşısında, Adressiz Sorgular geleneğini yeniden üretir.

     

     

    Ferhat’ın sevdası


    Uzun yıllar süren cezaevi hayatında hiçbir zaman tutsak olmaz Osman. Yalnızca düşlerinde değil, pratik olarak da firaridir. “ Tutsak yoldaşların birinci görevi, özgürlük eylemlerinin koşullarını oluşturmaktır” diyen ve bunu gelenekleştiren örgütünün Ferhatlarındandır artık.


    Dost örgütlerle birlikte tünel kararı alındığında, “Tamam yoldaşlar” der ve Tünel Komitesi‘nde örgütümüzü temsilen yer alır. O andan itibaren, herşey özgürlük eyleminin başarıya ulaşması içindir. Sırf bunun için, koşulları daha uygun olan başka bir koğuş işgal edilir.

     

    Tünelin planlanmasından tutun da, gerekli teknik malzemelerin sağlanmasına, karşılaşılan irili ufaklı sorunların çözümünden güvenliğe kadar her alanda yaratıcı düşüncesi ve emeğiyle faaliyetin göbeğindedir. Ayrıntıların içerisinde boğulmadan tüm detaylara ve bütüne hakimdir. Tıkanma noktası gibi görünen önemli sorunlar karşısında soğukkanlıdır ve çözüm gücüdür. En moral bozucu durumlarda dahi iyimserliği ve mutlaka çözüm bulunacağına inancıyla neşesini yitirmeyen, kara bulutları dağıtıp motive edendir.

     

    Tünel faaliyetine tüm birikimlerini ve yeteneklerini akıtır Osman. Özellikle çok güçlü olan örgütçü yanını değerlendirir “yukarı”da. Cezaevi müdürü, farkında bile olmadan istihbarat verir tünel için. Gardiyanlar, ruhları bile duymadan malzeme sağlarlar. Tünelden haberdar olmayan yoldaşları, maltada Osman’la koyu bir sohbetin içinde sanarlar kendilerini ama gerçekte “yardımcı”dırlar. Çünkü Osman o sırada maltada idarenin hareketliliğini gözlemektedir!

     

    Faaliyetin yalnızca planlayıcısı değildir Osman. Aynı zamanda en ağır işçilerinden biridir de. Yarım ciğeriyle “aşağıda” en iyi çalışanlardandır. “Özgürlük duygusu”nu en yoğun yaşayanlardandır o. Devletin denetiminden uzak bir özgürlük alanıdır o küf kokulu, nemli, daracık mekanlar. Sıcak mücadelenin içerisinde boylu boyunca yer alma tutkusuyla gürzünü sallayan Ferhat‘tır.

     

    Bu ağır ve yoğun faaliyetin, Osman’ın tüm mesaisini kapladığını zanneden yanılır… “Yukarıya” özgü tüm görev ve sorumluluklarını eksiksiz yerine getirir o aynı zamanda. Eğitim çalışmalarına hazırlanır ve katılır, gazeteye yazılarını yazar, yemek-bulaşık-gece nöbetlerini tutar, genç yoldaşlarının eğitimiyle ilgilenir, anma ve kutlama etkinlikleri için tiyatrolar yazıp yönetir…

     

    Tüm bunlarla birlikte, tünel için gerekli “gürültücüler”dendir aynı zamanda. Aşağıda makine çalışıp gürültü mü yapacak, o gürültüyü bastırmak için daha fazla gürültü gerek. Osman, diğer dostlarla birlikte futbol ya da voleybol takımını toplar ve havalandırma top sesleriyle, bağırış-çağırışlarla inler! Üstelik saatlerce çalışmış yeni çıkmıştır tünelden. Bu tür durumlarda olsun, uykuya yeni daldığı sırada tünel için kaldırılışında olsun, her zamanki sevimliliğiyle “küfreden”, ve yüksünmeden harekete geçendir! Önüne koyduğu hedefi fethetmek için enerjisini son sınırına kadar sakınmasızca harcayan, rotaya bir kez kilitlendikten sonra, hangi nedenle olursa olsun yönünü şaşırmayandır.

     

    Osman ve fedakarlık… Fedakarlığın en büyüğü, tutkuyla sevdiğimiz, istediğimiz ve özlediğimiz şeyden vazgeçebilmektir. Yeni açılan Ümraniye Cezaevi‘ne sevkler gündemdedir. Tünel çalışmasının yürütüldüğü koğuştan hiç sevk gönderilmemiştir. Tünelden haberi olmayan siyasetlerin ve idarenin baskısı, arttıkça artmaktadır. Cezaevi idaresinin dikkati ve kuşkusu çalışmanın olduğu koğuşa doğru yönelmesin diye sevk kararı alınır. Bu zor karar sırasında, tünelle birlikte sıcak mücadeleye açılan yolu korumak ve yoldaşlarını bu zor kararın basıncından kurtarmak için, sevke gidecekler listesine kendini önerir Osman.

     

     

    Yeni kavgalara her daim hazır…

     

    Ümraniye Cezaevi’ne yeni kavgalara hazır olarak gider: “Yeni açılan bir cezaevine gidiyoruz. Ümraniye Cezaevi’nı de özgürleştirmek bizim görevimiz. Bunun sorumluluğu hep üzerimde olacak. Orada örgütümüzün bayrağını şerefle taşıyacağız. Bu kavgada rahat olun yoldaşlar.

     

    Eğer bir yerde Osman varsa, yoldaşlarının içi rahattır. Nerede ve hangi alanda olursa olsun, gelenek haline gelen değerlerin korunacağına ve geliştirileceğine güvenleri tamdır. Osman da bunu bilir ve bu güveni besler sürekli. 13 Aralık ve 4 Ocak barikatlarında militan ve toparlayıcıyken, devletle yürütülen kıran kırana pazarlıklarda da devrimin çıkarlarını korumada inatçı ve kararlıdır.
     

     

    O günlerde birkaç kez daha yakınlaşır ölüme. Daha önceleri olduğu gibi yine “başı dik, yüreği dik”tir. Şehit düşmeden birkaç gün önce dile getirir bu dik duruşun “sırrını”:

     

    Bu tür şeylerin karşısında yüreği dik olmak, kafası dik olmak, daha önceden alınacak kararlarla bağlantılı. Ben kendi adıma bugün olduğu gibi, bir 13 Aralık, bir 4 Ocak ve onun öncesinde yakalandığımız tarih, yani o tarihler hep ölümle yüzyüze kaldığım, ölümün üzerine yürüdüğüm ve ölümü yendiğim zamanlardır. Öyle olunca ölüm daha da küçülür. Artık korkusu geri gidiyor ölümün. Artık o kesitte neler yapmak gerekir şeyi daha ön plana çıkıyor.

     

    “Başladı işe, bitirdi işi”
    “Başladı işe, bitirdi işi
    Başlarken avaz avaz bağırmadı
    Bitirdi ve
    ‘gelin seyredin’ diye dört yanı çağırmadı.”

     

    Öylesine yalın ve mütevazi bir duruşu vardır ki Osman’ın… Devrim ve sosyalizm mücadelesine, örgütümüze kattıkları, onun bu mütevaziliğiyle daha bir büyür. Osman için yapılması gereken bir iş vardır ve yapılır. O kadar… Ama sadece “gerekli” olduğu için, mecburen yapılmaz onlar. “Desinler” diye yapmak ise ondan fersah fersah uzaktır. Bilince çıkarılmıştır üstlendiği görev. O işin sonunda örgütüne ve sosyalizme ne katacağını işin ta başından kavrar. Bundan sonrasında su gibi akmak kalır geriye. Ve akar Osman… Nehirler gibi akar, aktıkça arınır ve aktıkça büyür…

     

    İster ucunda ölüm olan bir eylemin içinde olsun, isterse bir tiyatro metnini hazırlasın,aynı rotayı takip eder Osman ve yoldaşlarıyla devrimci dostlarını da öyle eğitmeye çalışır.

     

    Bilincini yitirmeye başladığı günlerde, şöyle verir izlediği rotanın ipucunu ki bizlere bıraktığı bir pusuladır:

     

    Bir sürü şey insanın başına yıkılınca, bir sürü detayın içinde boğulmaya başlıyorsun. O detayı iyi programlayıp detayın üzerinden yönetebilmeyi başarabilmek. Şimdi bizim herbirimizin yöneticiliği sınanıyor. Nasıl yönetici olacağız, devrime nasıl önderlik edeceğiz, işte bunlarımız sınanıyor bugün. Buranın dışına çıkıldığında örgüt komitelerindebunların birbiriyle nasıl ilişkileneceği, nasıl somutlanacağı, buralar şekilleniyor.

     

    Bildiri dağıtırken de, bir istihbaratın peşinden koşarken de, düşmanla çatışırken de, tünel gibi zorlu bir faaliyetin içindeyken de, hücre hücre erirken de partinin kurucu kadrolarından, devrimin önderlerinden, geleceğin yöneticilerindendir o. Oralardan bakar bulunduğu kesite ve o kesitin ihtiyaçlarına yanıt verecek düzeyde konumlanır.

     

    Süresiz Açlık Grevi içinde de böyle konumlandı, böyle şehit düştü Osman. Aynı dava adamı duruşuyla, aynı yalınlıkta ve aynı mütevazilikte. Tiyatroda General Panfılov’u oynar gibi. O çok sevdiği ve dilinden düşürmediği “Yapıcılıar türkü söylüyor/Yapı türkü söyler gibi yapılmıyor ama” şarkısını söyler gibi. Bir çocuk saflığıyla kahkaha atar gibi. Tüneli milim milim kazar gibi. Adil Özbek haininin cezalandırılması için istihbarat toplar gibi. Coca-Cola Fabrikası’nın önünde bildiri dağıtır gibi. Hal çeker gibi…

     

    Onu düşündüğümüzde, şu dizeler dökülür dilimizden:

    Bu sabah şafakta bitecek olanı
    elden gelseydi tekrarlamak
    tekrarlardı aynı yerden başlayıp
    aynı yoldan geçerek.
    Ve yine gerekirse aynı yerde bitirmek üzere…