• Paylaş

    KATEGORİ : Yok

    Eklenme tarihi : 2017-10-11
  • Ya ölü yıldızlara götüreceğiz hayatı ya da dünyamıza inecek ölüm

    İlkay Özgür

     

    Sen gideli iki yıl oldu Maviş…

     

    Geçen bu süre sırasında defalarca yazmak istedim, fakat her defasında nereden ve nasıl başlayacağımı bilemedim. Bir taraftan ne yazarsam yazayım bir şeylerin değil birçok şeyi yarım aktaracağım duygusu, diğer taraftan ise kilitlenip kalmak, kısacası yazmaya cesaret edememek. Sonunda yazmaya karar verdim, fakat bu kararım tek başına seni gelecek kuşaklara anlatmak kaygısıyla birlikte biçimlenmedi; samimi olmak gerekirse, sana inanılmaz derecede ihtiyaç duyduğum günlerde seni yanımda bulamayıp derin bir yalnızlık hissine kapılmam beni bilgisayarın başına oturttu.

     

     

    Derin bir yalnızlık hissi… Nasıl anlatayım şimdi sana bu hissi yoldaş? Bilirsin, uzun yıllar Akdeniz’in küçük bir balıkçı kasabasında balıkçılık yaptım. Bu balıkçı kasabalarında ömürlerini uçsuz bucaksız mavi sularda geçiren yaşlı olta balıkçıları vardır. Bu yaşlı olta balıkçıları, neredeyse çocuk yaşlarda mavi dev ile tanışır ve karada olduklarından çok mavi suların kollarında büyürler. Deniz ile aralarında muazzam bir bağ gelişir. Ekmeklerini ve geleceklerini bu dev su parçasına borçlu olduklarından mıdır aralarındaki bu kopmaz bağ bilinmez. Kuşkusuz bunun da payı vardır ama yaşlı olta balıkçıları ile deniz arasında bunun da ötesinde bir bağ kurulur. Uçsuz bucaksız mavi sular her zaman onların en yakın dostu olmuştur. Onunla konuşur, onunla dertleşir, onunla kavga yapar, ona küser sonra onunla barışır, sevinçlerini, dertlerini ona anlatırlar. Kısacası, ömürlerinin büyük kısmını geçirdikleri bu mavi sular, yaşlı olta balıkçılarının hem sevgilileri, hem anaları, hem babaları, hem kardeşleri, hem de vazgeçilmez kadim dostları olur.

     

    Akdeniz’in yaşlı olta balıkçıları ne fırtınalardan ne teknelerinin bir kaya tarafından parçalanmasından ne harcanan onca emeğe karşın oltalarını boş çekmekten ne de günün birinde o çok sevdikleri mavi dostları tarafından uçsuz bucaksız sularda kaybolmaktan korkarlar. Bunların hepsi onlar için anlaşılır şeyler, “kader”dir. Bu yaşlı balıkçılar için anlaşılmaz olan, hayatta başlarına gelmesinden en çok korktukları şey mavi sulardan, kadim dostlarından ayrı düşmektir. Ondan bir gün bile ayrı düşseler içleri daralır, tabir-i caizse elleri ayakları titrer ve uçsuz bucaksız bir yalnızlık hissine kapılırlar. Bu yalnızlık hissi o kadar büyük ve derindir ki, dünyada bir başlarına kalmış gibi hissederler kendilerini.

     

    İşte Maviş, yaşadığım yalnızlık hissi tam da böylesi bir şey!.. Balıkçılık yaptığım o yıllarda ben de de bu gelişmeye başlamıştı, yani denizle konuşma… Bazen kendimi öyle bir kaptırırdım ki, karşımda bir insan varmışçasına uçsuz bucaksız mavi sularla konuşur, dertleşirdim. O bütün dertlerimi dinlerdi. Muazzam derecede rahatlar ve kendimi iyi hissederdim. Şimdi de seninle Maviş, derin ve uçsuz bucaksız sularla konuşurmuşçasına konuşuyor ve yazıyorum. Rahatlatıyor…

     

    Evet Maviş yoldaş, seninle konuşarak yazmak rahatlatıyor beni. Geçici bir rahatlama o kadar. Aslında kendimi pek içe kapanık olmayan, duygularını anlatabilen bir insan olarak tanımlardım. Fakat sen gittiğinden beri bunun böyle olmadığını gördüm. Tam aksine, duygularını hiçbir şekilde aktaramayan, anlatamayan bir yapıya sahipmişim. Şimdi seninle konuşurmuşçasına yazıyorum ya, işte sen gittin gideli neler yaşadım biraz da bunu anlatmak istiyorum sana, dertleşmek istiyorum yoldaş.

     

    Katliam günü alanda seni hiç aramadım yoldaş, buna cesaret edemedim. İkinci patlama sesinin ardından bir-iki dakika sonra acılar içinde göğe ellerini kaldırıp ağıtlar yakan bir Kürt anasına sarılıp ağladım. Sonra yoldaşlara bağırmaya başladım: “Maviş nerede, Maviş’e bir şey olmasaydı koşup yanımıza gelirdi gidin Maviş’i bulun”. Ben yanına gelemedim, seni orada bulmak istemedim, yoksa ben seni orada bulurdum, genç yoldaşlar seni aradılar, 'bulamıyoruz' dediler. Şimdi düşünüyorum da seni alanda arayıp bulmalı mıydım? Sen olsaydın beni arayıp bulurdun, buna eminim, fakat ben buna cesaret edemedim, çünkü buna hazır değildim. Seni öyle görmekten korktum…

     

    Daha ilk dakikalarda, o Kürt anasına sarılıp ağlamaya başladığımda, senin gittiğini biliyordum, yaralanmadığını da biliyordum, yoksa senin ilk geleceğin yer yoldaşlarının yanı olurdu. Sonrası seni hastane hastane aramak oldu. 4 gün boyunca seni aradık. İlk orada anladım kayıp analarının nasıl bir acı yaşadıklarını. Belki de ben o acının binde birini yaşıyordum: Bulamamak... Arayıp bulamamanın ne büyük, ne tarif edilemez bir acı olduğunu o günlerde anladım.

     

    Sonra seni bulduk, sana kavuştuk. Evet, kavuştuk diyorum yoldaş, çünkü sanki hiçbir şey olmamış gibi seninle otobüse binip İstanbul’a dönecekmişim gibi hissediyordum kendimi. Muazzam derecede rahatlamıştım. O dört-beş gün yaşadığım acı yok olmuştu, garip, anlaşılmaz bir duyguydu. Seni uğurlamak için gelen yoldaşların, dostların, siper yoldaşlarının arasında yürürken bir anda, “biz ne yapıyoruz, ben niye buradayım, burası niye kalabalık, nereye yürüyoruz…” diye düşünmeye başladım, bir anda her şey anlamsız geldi. Sanki farklı bir dünyadan beni bu kalabalığın içine bırakmışlar gibi. Çevremdeki her şey, herkes yabancıydı ve anlamsızdı o an. Sonradan fark ettim seni uğurladığımızı. O kalabalığın senin için orada olduğunu, yoldaşların, dostlarımızın seni yalnız bırakmadıklarını o an anladım. O ana kadar seni en iyi şekilde uğurlamak için yapılması gerekenleri bir makine gibi yerine getirmişim meğer…

     

    Bilmeni istediğim, hayatım boyunca unutamayacağım ve senin de gurur duyacağın Adli Tıp’taki son günü anlatayım sana. Annen-anamızın Adli Tıp’a gelişi... Hani size her gidişimizde Kürtçe-Türkçe karışık şivesiyle anamızın, “çocuklar gitmeyin, bırakın, başınıza bir işler gelecek, boşuna uğraşıyorsunuz yazık olacak size” diyen anamızın Adli Tıp’a girişini görmeliydin Maviş. Bizim karşımızda dimdik duruşunu, tek bir damla gözyaşı dökmeden yürüyüşünü, bize sarılışını görmeliydin. Gerçeği söylemek gerekirse yoldaş, ana bizden daha dik durarak bizi teselli etti orada. Bize doğru yürüyüşü, çenesini ileri doğru dimdik kaldırışı ve tek bir damla gözyaşı dökmeyişiyle bize güç verdi. Evladını kaybeden bir ana için bunun ne kadar zor olduğunu kuşkusuz anlayamam. Fakat daha sonra anamız söyledi, Adli Tıp girişinde avukatın onu karşılayıp “Ana, düşman karşısında dik dur” demesi yanında bizim yani yoldaşlarının daha fazla üzülmemesi için tek bir damla gözyaşı dökmemiş, dik durmuş karşımızda.

     

    Seni layıkıyla uğurlamak... O günlerde beni bir nebze olsun rahatlatan nedenlerden birisiydi bu. Belki de kendimi böyle avutuyorum. Mücadele yaşamımız boyunca birçok yoldaşımızı toprağa veririz. Herbirisinin acısı farklı boyutlarda kapanmayacak yaralar açıyor insanın yüreğinde. Zaman ilerledikçe bu yaralar kabuk bağlıyor, fakat anılar canlandığında kabukların altından kırmızı sıvı ağır ağır sızmaya başlıyor. Yani yüreğimizin aldığı o yaralar aslında hiçbir zaman kapanmıyor. Sadece zaman içerisinde acılarımızı yönetmeyi öğrenmeye çalışıyoruz, yoksa zamanın hiçbir şeye ilaç falan olduğu yok yoldaş. Hatırlarsın, ikimizin de çok değer verdiği bir yoldaşa Osman Yaşar Yoldaşcan’ı sorduğumuzda yoldaşın hemen gözleri dolmuştu ve tek kelime söyleyebilmişti bize “o başkaydı” diye mırıldanmıştı. Neredeyse aradan 30-35 yıl geçmişti ama yoldaşı kaybetmenin verdiği acı o yoldaşta hala taptazeydi.

     

    Evet Maviş yoldaş, gidenin ardından konuşmak, onu anlatmak, işte işin en zor tarafı burası olsa gerek. Bugüne kadar hep seni anlatmak istedim, gelecek kuşaklara seni anlatmak. Fakat bunu layıkıyla yapamayacağımı düşündüğüm için yazmaya cesaret edemedim. Şimdi seninle dertleşiyorum ya, bu bana seni anlatma cesareti veriyor.

     

    Kuşkusuz seni tek başına öne çıkan özelliklerinin sıralanması şeklinde anlatmaya çalışmayacağım, böylesi bir anlatım tek yanlı ve kısır bir anlatım olur. Zaten sen de böyle bir anlatım istemez, kızardın bana. Kısacası yoldaş, yaratmak istediğimiz toplumda kahramanlara yer yok, ya da herkesin kahraman olduğu bir toplum gibi anlatmak istiyorum seni...

     

     

    İşçi Gazetesi’nin örgütlenmesi ve Mavişle ilk mesai

     

    Cezaevinden yeni çıkmıştım ve İstanbul’la gelerek işçi sınıfı mücadelesinin bir köşesinden tutmaya başlamıştım. Örgütü içten içe çürüten sağ tasfiyeciliğin üzerimize attığı toprağı yavaş yavaş silkelediğimiz yıllardı. Yeni düzenlemeler ve yeni politikalar her alanda yaşama geçirilmeye çalışılıyordu. Tasfiyeci yılların üzerimizde yarattığı tahribatın derinliği, adım attıkça daha bir görünür hale geliyordu.Tasfiyeciliğe indirilen ilk darbelerden biri de yıllardır çıkarılamayan işçi gazetesinin yeniden örgütlenmesi ve yayın hayatına başlamasıydı.

     

    İşçi gazetesi politikasında da eski deneyimlerin ışığında yeninin arayışı içerisinde hareket ediliyordu. İlk olarak gazetenin zayıflayan işçi ilişkileri üzerinden çıkarılmasının önemi üzerinde duruluyordu. İşçi sınıfının sesi soluğu olacak bir gazetenin sınıf içerisinden örgütlenmesi temel bakış açısıydı. Bu bağlamda fabrika, sanayi havzaları ve atölyelerde çalışmakta olan işçi yoldaşlarla nasıl bir gazete olması gerektiği üzerine günlerce süren toplantılar yapılarak gazetenin hangi esaslar çerçevesinde çıkarılmasının tartışıldığı süreçti. Toplantılarımızı Çağlayan’da bulunan Konfeksiyon İşçileri Derneği’nde (KİD) yapıyorduk. Toplantının ilk günü derneğe çıkarken seni KİD’in merdivenlerinde gördüğümü anımsıyorum. Nedendir bilinmez, ilk izlenimim hiç de olumlu olmamıştı. Saçlar uzun ve üstüne üstlük küt kesilmişti. Üstünde ise atletimsi kolsuz siyah bir fanila vardı. Ne yalan söyleyeyim, o an içimden, “tipe bak, tam bir özenti” diye geçirmiştim. Daha sonra öğrendim yadırgadığım “tip”in gerisindeki yaşam hikâyeni...

     

    İlkokul 3’den sonra öğrenimini yarıda bırakmana rağmen gazetenin güçlü bir içerikle çıkarılmasındaki ısrarın ve gazeteyi var etme yönünde harcadığın muazzam emek gözümün önüne. Gazetenin başyazıları hep eli daha iyi kalem tutan yoldaşlar tarafından kaleme alınırdı. Bu artık hepimizin “alıştığı” ve bu noktada kendimizi zorlamadığımız zayıf karnımızdı diyebilirim. Kısa bir süre sonra gazetenin başyazarları arasında aranan isimlerden biri olmuştun. Başyazıyı bu sayı kim üstlenecek dendiğinde çoğunlukla kafalar sana çevrilirdi. Bu senin kendini siyasal ve teorik düzlemde de nasıl yetkinleştirdiğinin bir göstergesiydi. Fakat yaşadığımız hizip sürecinin hemen ardından gazetenin mizanpaj sorununu çözmede gösterdiğin çaba ve emek hepsinden farklıydı.

     

    O dönem ciddi anlamda güç kaybetmiştik. Yönetimini ellerinde bulundurdukları örgütü yıllarca paralize edip çürüttükten sonra çekip giden hizbi kendi yorgunluk ve zayıflıklarına kalkan ederek havlu atanların da gidişiyle fena halde daralmıştık. Gazetenin mizanpajını dahi binbir minnet ettiğimiz insanlara yaptırıyorduk. Bu ise çoğu zaman gazetenin aksamasını beraberinde getiriyordu. Yine bir gazete sürecindeydik ve bize o sayıda mizanpaj yapma sözü veren arkadaşın sudan bir bahaneyle işi uzatmasının ardından sen öfkelenerek, “yok arkadaş, bu iş böyle yürümez! Bu işi biz öğreneceğiz!..” diyerek kolları sıvadın. Bu konuda hiçbir deneyiminin olmamasına rağmen 3 gün boyunca bilgisayarın başında geceli gündüzlü oturarak gazeteye son halini verip matbaaya göndermiştik.

     

    Daha sonrada hepimizin mizanpaj öğrenmesi gerektiğini söyleyerek bu konuda bize kurs vermiştin. Kuşkusuz hiçbirimiz doğaüstü yeteneklere sahip değildik. Bu senin açından da böyleydi. Fakat o dönem mücadelenin ihtiyaçlarının dayattığı kimi zorunluluklar, yetenek ve potansiyellerin daha hızlı bir şekilde açığa çıkarılmasını ve hesapsızca ortaya konulmasını dayatıyordu.

     

     

    Dudullu-İMES havza çalışması

     

    Hatırlarsan, seninle ilk sistemli ve kurumsal ilişkimiz, Anadolu yakasında aynı işçi biriminde yer almamızla başladı. Bölgede uzun yıllar gidilmemiş olan ilişkilere yeniden giderek toparlamaya çalışmak epey bir mesai gerektiriyordu. Yalnız semtlerden çok sanayi havzalarına yoğunlaşmayı esas almıştık. Çizgimiz bunu gerektiriyordu. Bu yaklaşımla, fabrikaların ve orta ölçekli atölyelerin bulunduğu İMES-Dudullu hattı çalışma yürütmemiz gereken temel çalışma alanı olarak belirlenmişti. Bölgede bırakalım işçi ilişki ağını tek bir işçi ilişkimizin dahi kalmamış olması, yürüteceğimiz çalışmanın ne kadar zorlu ve emek yoğun geçeceğinin de göstergesiydi.

     

    O dönem Piro yoldaş da (*) bizimle aynı birimde yer alıyordu. Her birimiz farklı bölgelerden alana gönderilmiştik. Yeni bir yolda yürümek için kolları sıvamıştık. Senin yıllarca konfeksiyon işçiliği yaptığın Çağlayan’daki KİD çalışması dışında sınıf çalışmasında ciddi bir deneyimin yoktu. Benim, yarım yamalak yürüttüğüm Hadımköy havza çalışması dışında neredeyse hiçbir deneyimim yoktu. Piro yoldaşın da bizden aşağı kalır yanı yoktu desek abartmış olmam galiba.

     

    İlk olarak görev paylaşımı yaparak, bölgede hangi sektörler yoğun, fabrikaların yapıları ve üretim sistemleri, öne çıkan büyük fabrikalar ve bölgede ne gibi direniş ve grev yaşandığı, işçilerin hangi bölgelerde oturdukları, mesaiye kaçta başlayıp kaçta çıktıkları vb. vb. bilgilerini derlemeye yöneldik. Bir yandan alanı her yönüyle tanıyıp hakim olmaya çalışırken bir taraftan da ilk ilişkileri kurmamıza kanal açar düşüncesiyle genel sorunları içeren bildiri dağıtımlarına başlamıştık.

     

    Hatırlarsan, haftalık çalışma planları çıkarıp bir hafta boyunca neler yapacağımızı saat saat planlıyor, eksik kaldığımız noktaları nasıl gideririzi tartışıyorduk. Oldukça disiplinli ve bizleri geliştiren bir sistem kurmuştuk. Zaman ilerledikçe çalışmamızı çeşitlendirmiş, afiş, kuşlama, pankart, fabrika giriş çıkışlarında sesli ajitasyonlar yapmak gibi farklı biçimler uygulamaya başlamıştık.

     

    Özellikle gazete satışlarını her sayı İMES A kapısı önünde yoğunlaştırmıştık. Haftanın 6 günü her sabah ve iş çıkışı işçiler bizi A kapısında görürdü. Öyle ki, gazete almayan işçiler bile selam verip gülümseyerek geçer oldular yanımızdan. Gazete satışları bizim için önemliydi. Ama işçiler pek gazete almazlardı. Bunun üzerine yine bir gazete satışında, “Bu iş böyle olmayacak, farklı bir yöntem uygulamalıyız yoldaşlar” deyip her gördüğün işçinin önüne neşeyle -tabir-i caizse şaklabanlık yaparak- atlayıp, “Günaydın işçi arkadaş! Nasılsın, nasıl gidiyor…” diye söze girip kısa sohbet kanalları açmaya çalışman ve en sonunda “gazete almak ister misin” ısrarın gazete satışlarımızı artırmıştı. Aslında bu satış tarzı işçileri oldukça etkiliyordu. Bunun farkına varmıştık ve gazete satışlarında hepimiz çekirgeler gibi bir sağa bir sola sıçrayarak şen şakrak satış yapar olduk..

     

    İMES-Dudullu bölgesinde yürüttüğümüz kolektif çalışma hepimize ciddi deneyimler kazandırmıştı. Aslında seni ilk oradaki çalışma sırasında tanımaya başlamıştım. Yani bölgede hepimiz bir hedefe kilitlenmiştik ve bu hedefe ulaşmak için tüm yokluklara ve olanaksızlıklara rağmen çaba harcıyor, adımlar atıyor, yol alıyorduk. “İnsan tam da böylesi süreçlerde, birlikte emek harcanan ortak pratik içinde yoldaşlaşıyor” diye düşünüyorum. Belirlenen ortak hedef için harcanan ortak emek ve çaba üzerinden yoldaşlaşıyor.

     

    Diğerleri bir yana ama benim için senin bu çalışmadaki en etkileyici özelliğin, hiçbir olanaksızlığa, olumsuzluğa boyun eğmemen ve tabiri caizse yoktan varedebilme özelliğindi. Çok iyi hatırlıyorum, bir sabah yine İMES A kapısında gazete satışımız vardı. Sen ve Piro yoldaş, cebinizde 5 kuruş olmamasına rağmen sabaha karşı Kozyatağı’ndan İMES'e kadar yürüyerek gelmiştiniz.

     

    Dudullu-İmes çalışması döneminden unutamadığım anılardan biri de, adını şimdi çıkaramadığım Dudullu’daki bir fabrika önünde bildiri dağıtırken yığılıp kalışın. Seni iki büklüm yapan mide ağrısına rağmen bildirileri dağıtmandaki inadın ve ısrarın hala gözlerimin önünde.

     

    Bölgede haftalık programın dışında yürütülen çalışma her akşam değerlendirilerek sonuçlar çıkarılıyor, ertesi gün hangi noktalara yüklenileceği konuşuluyor, merkezi bildiri ve afişlerin yanı sıra bölgenin özgül koşullarına ilişkin yerel bildiri ve farklı materyallerle işçilere ulaşılmaya çalışılıyordu. 2 ay boyunca sıkı bir çalışma yürütmüş olmamıza rağmen hala tek bir işçi ilişkisi kurulamamıştı. Buna ragmen irademizde hiçbir kırılma olmadı, “bu havzaya ve siteye gireceğiz” kararlılığıyla çalışmalara ara vermeden ısrarla devam ettik. Parasızlık, sabahtan akşama kadar aç karnına dağıtılan bildiriler, yapıştırılan afişler, satılan gazeteler, kilometrelerce yürünen yollar, ayakkabısı delik olduğu için ayakları donma tehlikesi geçiren, hastaneye kaldırılan yoldaşlar…

     

    Sonuç: İMES A Kapısı girişine kurulan stantta bekliyoruz. Orta yaşlarda iki işçi yanımıza yaklaştı, “arkadaşlar, biz sizi her gün buralarda görüyoruz; yağmur, kar demeden her gün insanlara bir şeyler anlatmak için buralardasınız. Biz İMES’te bir çuval fabrikasında çalışıyoruz. Arkadaşlarla fabrikada sendikalaşmak istiyoruz, bu noktada bize yardımcı olmanız için bizi size gönderdiler, işçi arkadaşlarla da konuşarak karar verdik. Buna, ne dersiniz?..”

     

    Geceleri işçilerin gizli yöntemleriyle çuval fabrikasına girip işçilerle toplantılar yapmaya başladık. O dönem sürekliliği sağlanmış, tüm zorluklara ve olumsuz koşullara rağmen çalışmada ısrarlı olmanın ödülünü, onlarca işçiyle fabrikalarında yapılan toplantılar olarak almıştık.

     

     

    Ekmek işçilerini örgütleme girişimi

     

    Ekmeklerini kazanmaya çalışan fırın işçilerinin örgütlenmesine girişmemiz de bizim için tam anlamıyla yeni bir deneyim olacaktı. Sektörün özelliklerini ve işçi profilini neredeyse hiç bilmiyorduk. Semt örgütlenmesinden tanıdığımız 50-55 yaşlarında bir fırın işçisi ilişkimiz üzerinden çalışma başlamıştı.

     

    Maviş yoldaş, şimdilerde düşünüyorum da bu kararı almamız tabir-i caizse tam bir ‘macera’ydı. Kuşkusuz fırın işçilerinin örgütlenmesi gerekiyordu, sömürünün böylesi hayasızca hüküm sürdüğü bir sektör mutlaka örgütlenmeliydi. Fakat benim ‘macera’ dememin sebebi, çalışmayı esas olarak eski ilişkimiz olan ve yeniden bağlantıya geçtiğimiz bu amca ile yürütecektik. Daha doğrusu bu amca çalışmanın belkemiğini oluşturacaktı. En azından çalışmanın ilk adımları böyle atılmak zorundaydı. Fakat yıllar bu amcamızı değiştirmiş; amcamızın kumardan tutalım da neredeyse alkol bağımlısı hali işimizin zorluğunu da ortaya koyuyordu. Amcamızın bir dediğinin bir dediğini tutmaması tüm çalışmanın gidişini etkileyecek nitelikteydi. Fakat böylesi bir olanak da tüm çıplaklığıyla önümüzde duruyordu.

     

    Onun tüm zayıflıklarını ve olumsuz yanlarını gözönüne aldığımızda şu kanıya varmıştık: Çalışmalarımızı hayali varlıklarla değil canlı insanlarla uğraşarak yürütecektik ve onların daha iyi olmaları, bizim daha iyi olabilmemiz için bu insanlarla çalışmayı öğrenmemiz ve onları değiştirmemiz gerekiyordu. Aslında bu bölümü yazarken senin sık sık tekrarladığın, “kapitalizm insanları çürütüyor ve bizim örgütlemeye çalıştığımız insanlar da bu çürümüşlükten payını alan insanlardır. Yani insanlarla uğraşacağız, bize kimse hazır tertemiz insanlar vermeyecek örgütlememiz için. Kapitalizmin pislikleriyle birlikte gelecek bu insanlar; sorun bizim onları değiştirmek için harcayacağımız çabadır” sözlerin geliyor aklıma.

     

    Fırın işçilerini örgütleme girişimimiz işte böyle başlamıştı. Fırın işçilerini ve sektörü hızla öğrenmeye başlamıştık. Oldukça dağınık, düzensiz ve geniş bir alana yayılan bir sektördü. Fırın işçileri ise daha çok Karadenizliydiler. Aslında Kürt işçiler de oldukça yoğundu sektörde. Tabir-i caizse fırın işçilerinin gerçek anlamda gece ve gündüzleri yok gibiydi. Birçoğu işe öğleden sonra başlayıp sabahlara kadar çalışıyordu ve bu çalışma oldukça yoğun emek gerektiren bir işti. İnsanlar uykudayken fırın işçilerinin bir kısmı fırınlarda hamur yoğurup kızgın ateşin ve elektrikli fırınların önünde ekmek pişiriyor; bir kısmı ise sokaklarda sabaha kadar pişirilen ekmekleri dağıtım işini yapıyordu. Neredeyse hiçbir sosyal yaşantıları yoktu. Ne zaman uyudukları ve ne zaman kalktıkları belli değildi. Bu durumun bizim örgütlenme çalışmalarımıza yansımaması kuşkusuz imkânsızdı. Bizim de gecemiz gündüzümüze karışmıştı. İstanbul’da dağınık halde binlerce fırın ve onbinlerce de fırın işçisi vardı. Kuşkusuz tüm bunlara ulaşabilmek imkânsız denecek ölçüde zor bir durumdu. Fakat amcamızın yıllarca bu sektörde çalışmış olması geniş bir ilişki ağını bir anda önümüze sermiş, kısa sürede geniş bir işçi ilişki ağı yaratmıştık.

     

    Bu ilişkileri kalıcılaştırmak ve kurumsal bir yapıya büründürmek için fırın işçileri içinde bir dernek kurma çalışmalarına başladık. Bu minvalde gerçekleştirdiğimiz toplantıya 40’ın üzerinde fırın işçisi katılmıştı. Böylesi dağınık ve her işçinin çalışma saatlerinin ve tatil günlerinin belli olmadığı bir sektörde 40’ın üzerinde işçi kitlesiyle toplantı yapabilmek oldukça başarılı bir adımdı. Çalışmayı bir süre daha sürdürdük. Fakat çalışmada öncü diyebileceğimiz bir grup işçi arkadaşımızın bıçaklı bir kavgaya karışmaları ve kaçak durumuna düşmeleri bu çalışmayı zayıflattı. Ardından yine öncü diyebileceğimiz birkaç işçi arkadaşımızın da farklı illere gitmeleri dernek çalışmasını sekteye uğratarak durdurdu. Sonu başarısızlıkla bitmesine rağmen bu çalışma da birçok anlamda yeni deneyimleri kolektif hazinemize kazandırdı.

     

    Benim içinse bu çalışma, İMES-Dudullu çalışmasının ardından seninle ilişkimizin pekiştiği ve kopmayacak hale geldiği bir maraton niteliğindeydi. Tüm ileri ve geri yanlarına rağmen fırın işçileri çalışmasıyla birbirimizin sınırlarını daha net gördüğümüzü düşünüyorum. Önce İMES, ardından bu çalışmada benim sen de gördüğüm ise hiçbir sınır tanımamandı. Örneğin fırın çalışmasını yürütürken sabahlara kadar fırın fırın gezmemizin ardından yorgunluk ve uykusuzluğumuzu gidermek için el ele tutuşup yolu ortalayarak 50-60 metre boyunca gözlerimizi kapatıp uyuyarak yürümeye çalışmamızı hatırlıyorum. Veya gecenin bir yarısında ziyaret ettiğimiz fırından ayrılmak zorunda kaldığımızda yatacak yerimizin olmaması nedeniyle cami avlularında ısınmak için birbirimize sarılarak uyumamızı...

     

    ‘Yoldaş sıcaklığı’ denilen o olağanüstü duyguyu ben o zamanlardan itibaren hissedip yaşamaya başlamıştım seninle ilişkilerimizde. Anlatmaya çalıştığım sıcaklık, üşümemek için birbirimize sarılmamız değildi elbette. Kavgamız sırasında karşılaştığımız tüm güçlük ve yokluklara, hiçbir serzenişte bulunmadan, omuz omuza vererek karşı koymaktan ileri gelen farklı bir sıcaklık ve kaynaşmaydı bu…

     

    Maviş ve 2007 1 Mayıs’ı

     

     

    2007 yılının Mayıs ayı öncesi 1 Mayıs tartışmaları gündeme geldi. Konu yine tabii 1 Mayıs’ın Taksim Meydanı’nda kutlanmasıydı. Yaşanan tartışmalar sonunda 2007 1 Mayısı’nın Taksim’de kutlanması kararı kesinleşmişti. Tüm sendikalar ve siyasi çevreler 1 Mayıs hazırlıklarına başlamıştı. Faşist devlet ise, “sizi Taksim’e çıkarmayacağım” diye uluyordu. Hal böyleyken, işçi ve emekçileri Taksim 1 Mayıs’ına çağıran çalışmalarımızı hızlandırmış, en üst noktaya taşımıştık. Oldukça yoğun geçecek 15-20 günlük çalışmanın ardından 1 Mayıs günü gelmişti.

     

    Devlet neredeyse İstanbul’un tüm yollarını kapamış; bununla da yetinmeyerek vapur, metro, Taksim’e çıkan veya yakın noktalara sefer yapan otobüs hatlarını kaldırmıştı. Şimdi hatırlamıyorum ama şehir dışından binlerce kişilik polis takviyesi yapmıştı Taksim Gezi Parkı'na da asker yerleştirmişti. Antifaşist mücadelede öne çıkan semtlerin ise giriş çıkışları kapatılmış ve 1 Mayıs’a gelmek isteyenlerin önü polis tarafından kesilmişti. İstanbul’un birçok noktasında polis ile çatışmalar başlamış, neredeyse tüm İstanbul 1 Mayıs Alanı'na çevrilmişti.

     

    Ben Anadolu yakasında mahsur kalıp bulunduğum noktadaki çatışmalara katılmıştım. Sen ise bir grup yoldaşla İstiklal caddesine ulaşabilmiştin. Ben orada yoktum ama anlatılanlardan nasıl bir ortam olduğunu tahmin etmek zor olmasa gerek. İstiklal Caddesi'nde polis muazzam bir terör estiriyormuş. İstiklal'e giren devrimciler ne bir araya gelebiliyor ne toparlanabiliyormuş. Birçok insan kafelerde ne olacağını beklerken birçok insan da İstiklal Caddesi'nde bir o yana bir bu yana dolaşıp duruyormuş. Kısacası hiçbir irade kendisini ortaya koyup ilk adımı atabilme cesaretini gösteremiyormuş.

     

    O ortamda, seninle birlikte eylem komitemizde yer alan o zamanki 4-5 yoldaş bir araya gelerek durum değerlendirmesi yapıyor, ne yapılması yönünde karar vermeye çalışıyormuş. Fakat hiç kimse konulması gereken tavrı ortaya koymuyor, sorunun kıyısında köşesinde dolanıp duruyormuş. Seninle 1 Mayıs sonrası görüştüğümüzde bu duruma çok öfkeli olduğunu hatırlıyorum. Çok öfkeliydin, bu iradesizliği anlatıp hayıflanıyordun. İstiklal Caddesi, Taksim Meydanı'nın bir adım ötesiydi. İstanbul’un bir çok noktasında geri adım atılmayan şiddetli çatışmaların yaşanması önemliydi. Bu çatışmalar, Taksim’e çıkma iradesi ve ısrarının dosta düşmana gösterilmesi bakımından üstünden atlanamayacak öneme sahipti. Fakat meydanın bir adım önünde polis barikatını zorlamanın önemi hepsinin üzerinde bir öneme sahipti. Bu noktada Maviş, sen belirleyici bir irade ortaya koyarak ilk adımı atma cesaretini gösterdin.

     

    Eylem komitesindeki tartışmaya öfkeyle noktayı koyup binlerce kişilik polis ablukasına rağmen “Pankartı açın yoldaşlar, yürüyoruz” diyerek Alınteri pankartını açtırmıştın. Alınteri pankartının açılıp sloganların atılmasıyla arkası gelmiş zaten; binlerce insan pankartın arkasında toplanarak yürüyüşe geçmiş. Herkesin beklediği bu ilk kıvılcımı sen çakmıştın. Tarihin belleğine kazınan o ünlü fotoğraf karesi senin devrimci bir inisayatif sergileyerek aldığın o doğru kararın sonucudur.

     

     

    Tuzla tersanelerindeyiz...

     

    Tuzla tersaneler bölgesinde birlikte yürüttüğümüz çalışma, aramızdaki yoldaşlık ilişkisinin doruk noktasıdır benim için. Tuzla tersaneler bölgesinde kolektif olarak yürüttüğümüz çalışma, tüm eksiklerine -bu arada sergilenen kimi ciddi yönlendirme yanlışlarına- rağmen ciddi bir sınıf çalışması deneyimi kazandırdı hepimize.

     

    Hatırlarsın yoldaş, tersane çalışmasının en cafcaflı günleriydi. Limter-İş Sendikası bölgede grev kararı almıştı, ikimiz de bu grevin zamansız ve erken olduğu konusunda hemfikirdik. Fakat buna rağmen grev günü grev alanında olmamız gerektiğinin de bilincindeydik. Buna dönük çalışmalarımızı tamamladıktan sonra son gece tüm ayrıntıları konuşup ayrılmıştık. Sen tersanede çalışan işçi ilişkilerimizin bulunduğu bekar odalarında, ben de bir tersane işçisinin evinde kalarak sabah buluşacaktık. Bu arada en önemli şeyi, yani pankartı unuttuğumuzu birbirimizden ayrıldıktan sonra fark ediyoruz. Daha doğrusu birbirimizden ayrıldıktan sonra ayrı ayrı bunun farkına varıyoruz ve ikimiz de bulunduğumuz yerde sabaha kadar pankart yapmaya girişmişiz. Sabah buluştuğumuzda ikimiz de birbirimize hınzırca, “Ne unuttuk bil bakayım “ deyip aynı pankartı çıkartmıştık. Evet, iki pankartımız olmuştu ama ikimiz de üzerine konuşmadığımız için farklı bir pankart yazdığımızı düşünerek pankartlarımızın anlamını yarıştırmaya başlamıştık. Fakat pankartlar açılınca ikimizin de aynı sloganları yazdığını görünce bayağı gülmüştük. Evet yoldaş, şaşırıp gülmemizin nedeni, o güne kadar hiç konuşmadığımız hatta kullanmadığımız bir cümleyi ikimizin de aynı anda düşünüp onu slogan olarak pankarta yazmamızdı: “Ya ölü yıldızlara götüreceğiz hayatı ya da dünyamıza inecek ölüm”!

     

    Tersane çalışması sırasında başka bir ilki daha başarmıştık. En azından ben öyle olduğunu düşünüyorum. Gerçi sonra konuştuğumuzda ikimiz de aynı kanıya varmıştık. İşin özü, ikimiz de bir birayla sarhoş olmayı becermiştik. O akşam çok güzeldi, hala dün gibi hatırlıyorum o gecemizi. Sen aşık olmuştun. Evet, yine tersanedeydik ve akşam olmuştu. Benimle bir şey konuşmak istediğini söylemiştin. Cebimizdeki parayı birleştirdiğimizde ancak bir extra bira parası çıkmıştı ve Torlak Tersanesi'nin önünde bulunan ağacın altına oturup gecenin 2’sine kadar bu durumu konuşup dertleşmiştik. Ayağa kalktığımızda, bir birayla sarhoş olduğumuzun farkına varmıştık. O halimizle yakınlardaki işçi arkadaşların yanına gitmeyerek Gebze’de oturan bir yoldaşın evine gitmeye karar verip Gebze’ye kadar Metin-Kemal Kahraman’ın “Deniz koydum adını” şarkısını yüksek sesle defalarca söylemiştik. Sabaha karşı sarhoş bir şekilde yoldaşın kapısına dayandığımızda oldukça mülayim olan yoldaş bu halimize şaşırıp bizi içeri alıp yataklara yatırmıştı. Biz ise kendi kendimize gülerek şarkıyı söylemeye devam ediyorduk: “Nerde kendini bilmez çocuklar/ Bir sabah öylece çekip gittiler/ Çınladı alkışlar kör sokaklarda/ Yankısı kime kaldı./ Deniz koydum adını/ Kederi bende kaldı./ Uzak köyler kurdum birbirine/ Kederi bende kaldı./ Acının surlarında ateşler yaktık/ Vuruldu şehirler soluksuz kaldık/ Kendine çekildi bütün zamanlar/ Gölgeler orda kaldı./ Çılgın zamanlarda yaşamak bize düştü/ Ölümün acımasızlığı her zamankinden beter/ Gidenler. Gelenler. Düşenler/ Ah zamanın sonsuzluğunu anlamayanlar/ Düştük yola/ Güzel şeyler bulmak umuduyla/ Işıklarıyla büyük şehirler, yol oldu bize/ İz sürdük yalnızlığa”...

     

     

    Hizibe karşı mücadele ve yeniden…

     

    Bu başlık altında yazılacak o kadar çok şey var ki yoldaş senin adına, nereden başlayacağımı bilemiyorum. Bu yapının en zor anlarında, varlık-yokluk noktasına sürüklendiğimiz bir döneminde senin bu yapıyı ayakları üzerine dikmedeki emeklerin, çaban ve inadın nasıl anlatılır bilemiyorum.

     

    Daha dün konfeksiyon atölyelerinde ayaklarının dahi zor yetiştiği makine başında otururken bir anda omuzlarına yüklendi tarihsel bir sorumluluk. Yaşadığımız o günleri hatırlıyorum da yoldaş, bizim için adeta deprem günleriydi. Ve sen o deprem günlerinde bizim için önder konuma yükseldin.

     

    Zor bir dönemdi; her yoldaşın, her bireyin tek tek sınandığı günlerdi bence o günler. Kimisi bu toz dumanı fırsat bilerek kendisine yeni yaşamlar kurma yolunu seçerken kimisi de arkasına bile bakmadan kaçıp gitti. En güvendiklerimiz tarafından çelme yemek ise sende bırakalım hayal veya düş kırıklığını tam aksi yönde etki yaratıyordu. Hatırlıyorum o günlerdeki sohbetlerimizi, “Yoldaş tek de kalsak bu aileyi asla bunlara teslim etmeyeceğiz, gerekirse yeni bir sayfa açacağız ama bu tarih yaşayacak” deyişini. Sonra “uzaklardan” yoldaş selamları geldi, yoldaş sıcaklığını yeniden hissettik. Hani şarkı sözleri vardır ya ”bir selamın yeter” diye, işte öyle bir şeydi bizim için. Çıkıp gelemeseler de sürekli gönderdikleri “selamlarıyla” güç veriyorlardı bizlere. Sonra daha fazla dayanamayıp çıkıp gelenler de oldu aralarından. Sen de biliyorsun, “uzaktaki” yoldaşlarla birlikte göğüsledik o zor günleri.

     

    Son olarak yoldaş, seni kaybetmenin bende yarattığı acıyı tek bir cümleyle anlatmak istiyorum sana. Bunu uzun zamandır düşünüyorum, bazen kendi kendime konuşurken bu soruyu soruyorum kendime. Neden bu kadar acıtıyor diye. Aslında yoldaş, ben seni kaybetmekle, sadece sevdiğim, değer verdiğim bir yoldaşı kaybetmemişim; ben seni kaybetmekle hem yârimden, hem anamdan, hem babamdan, hem kardeşlerimden, hem de bütün yoldaşlarımdan bir parçayı da kaybetmişim.

     

    Bütün bu kaybettiklerimin acısını yaşıyorum şimdi…

     

    (*) Biz ona Piro derdik. Asıl adıysa İsmail Pektaş’tı. 2000’li yıllarda kolektifimizle buluşmuş, konfeksiyondan İMES’e, Hadımköy’den Tuzla’ya-Gebze’ye kadar pek çok alanda sınıf çalışmasının emektarı olmuştu. Mütevazi, dürüst, naif, emekçi yapısıyla yoldaşlarının gönlünde özel bir yeri olan Piro, kolektifimizde yaşanan tasfiyeci sürecin yaratığı sonuçlardan biri olarak daha sonra MKP gerillalarına katılmıştı.

     

    28 Haziran 2011'de Dersim’in Ovacık İlçesi kırsalında yaşanan çatışmada Ozan Derman ve Abidin Demir adındaki yoldaşlarıyla birlikte ölümsüzleşti.