• Paylaş

    KATEGORİ : GÜNCEL

    Eklenme tarihi : 2017-06-23
  • Günahları büyük olan Altan kardeşlerden "kahraman" yaratmaya çalışmak...

    Serhat Tuna

     

    Mehmet ve Ahmet Altan kardeşlerin savunmaları, liberal-sol cenah içerisinde adeta  ‘demokrasi manifestosu’ olarak alkışlanıp sahiplenildi. Her şeyin tahakküm altına alınıp susturulduğu, OHAL ve KHK’larla, faşist baskılarla, kendine muhalif bütün dinamiklerin ezildiği bir ortamda ‘cesur’ söylemlerin etki yaratması bir yere kadar doğal olsa gerek.

     

    Sicili ortada olan Kemal Kılıçdaroğlu gibileri bile nihayet attığı -sonu hala belirsiz- tek bir adımdan hareketle kimileri tarafından "atom karınca" yakıştırmalarıyla nasıl ‘kahraman’ ilan edilebiliyorsa, Altan kardeşler gibileri de söylemleriyle rejimin "yumuşak karnına inen demir leblebi darbeleri" olarak algılanabiliyor. Bu yanılsama ve aldanmışlık hali, liberal budalalığın tarihsel bir alışkanlığı olarak kendisini yeniden konuşturuyor.

     

    Altan kardeşlerin küçüğü Mehmet, dünyada Trump Türkiye gibi yarı sömürge ülkelerde Erdoğan ve AKP gibilerini üreten neoliberalizm bataklığını “insanlığın sanayi devrimini de aşan en büyük atılımı” olarak pazarlayanların başında geliyordu. 12 Eylül askeri faşist cunta döneminde “Sudaki İz” romanıyla devrimcilere küfür yarışına katılan ağabey Ahmet Altan'ın yönettiği Taraf gazetesi ise Erdoğangillerin 'askeri vesayete karşı demokrasi mücadelesi' içerisinde olduğunu pompalayan yazı, söylem ve reklamların yapıldığı adreslerin başında geliyordu. Sol soslu liberal cenahın iktidara sunduğu desteğin toplanma noktalarından birisiydi. ‘Demokratikleşiyoruz’ söylemleri içerisinde 2. Cumhuriyetçi çizgi olarak geleneksel rejimle hesaplaşıldığı iddia ediliyordu.

     

    ‘Yetmez ama evet’ aymazlığı bu liberal cenah üzerinden pohpohlanıp örgütlendi. 12 Eylül 2010 referandumunda ‘Evet’in kazanmasını, Erdoğan’ın iktidarını pekiştirmesini büyük oranda bunlar başardı. AKP’nin temel dayanaklarından biri haline geldiler.

     

    İktidarla sevişmenin bedelini ağır ödediler

     

    Ahmet Altan referandumda ‘evet’ çıkmasının ardından yaptığı değerlendirmede; "Kemalizm, artık bu ülkenin yaşamını sınırlandıracak güce sahip değil, gürbüzleşen, gelişen, zenginleşen bir Türkiye elbette kendine daha geniş, daha ferah, daha özgür bir yapı yaratacaktır. Anadolu'nun o eski deyişiyle söylersek, 'su yatağını bulur'. Yetmiş milyon nüfuslu, adam başına milli geliri on bin dolara yaklaşan, yılda otuz milyon turistin geldiği, ihracatı yüz milyar doları geçen, yüzlerce televizyon kanalına sahip bir ülke, insanların yaşam biçimine, düşüncesine, inancına karışan bir sistemle yönetilemezdi, kendine demokratik bir sistem yaratacaktı" diyordu.

     

    Su yatağını buldu. Fakat bu Altanlar şahsında liberal cenahın öngördüğü demokratikleşme yönünde değil, neoliberalizmin doğasının gerektirdiği daha sıkı bir merkeziyetçilik ve otoriterleşme yönünde oldu. Adeta bir parti devleti ve ‘Führer rejimi’ yaratıldı.

     

    Keser döndü, sap döndü düzen içi ittifak ilişkileri ve güç dengeleri değişti. AKP’nin askeri vesayet rejiminin demokratikleştiği iddiasında bulunan 2. Cumhuriyetçiler, Gülen cemaatiyle ilişkilendirilerek safdışı edildiler. Tabiri caizse iktidarla sevişmenin bedelini ağır ödediler.

     

    Şimdi Ahmet Altan savunmasında, “Hakkımda söylenen yalanları görünce, binlerce insanın hapse atılarak nasıl hukuk katliamı kurbanı olduğunu anladım. Savcının saçmalama ve yargılama konusunda gösterdiği pervasızlık, bunun yargıyı bir hukuk mezbahasına döndürdüğünün göstergesidir” diyor. Meselenin adını doğru koyuyor ancak felaket kendi başına gelince bunu yaptığını da, bu sözlerle itiraf etmiş oluyor.

     

    Altan kardeşler, dengelerin ve dönemlerin değişimine göre o uçtan o uca savrulan Türkiye’deki 'burjuva liberal aydın' karakter-sizliğin-in tipik örnekleridir. Haklarında açılan 'kumpas davası'nın duruşmasında nedamet getirmemeleri, aman dilememeleri kuşkusuz onlar adına ileri bir adımdır. Fakat bu onların günahlarının üstünü örtecek bir maskeye dönüştürülmemeli, işledikleri tarihsel suçların büyüklüğünü, sırtlarındaki vebalin ağırlığını unutturan ya da hafifleten bir neden olmamalıdır.

     

    Ta ki kendileri bu suçların ve vebalin ağırlığını hissedip bunun hakkını veren samimi bir özeleştirel yaklaşım ve duruşa sahip olana kadar...