• Paylaş

    KATEGORİ : Yok

    Eklenme tarihi : 2014-05-12
  • Dünyayı özgürlüğe kavuşturacak bu eylemi başarıya ulaştırmak, çağdaş proletaryanın tarihsel görevidir

    Bir özet: Tarihsel Materyalizm Modern Sosyalizmin Temelidir

    Materyalist tarih anlayışı, üretimin ve üretimle birlikte onun ürünlerinin değişiminin, her toplumsal düzenin temeli olduğu; tarihte ortaya çıkan her toplumda ürünlerin dağılımının ve bununla birlikte toplumun sınıflara ya da zümrelere bölünüşünün, neyin, nasıl üretildiği ve ürünün nasıl değişildiğine göre belirlendiği ilkesinden yola çıkar. Bu anlayışa göre, bütün toplumsal değişmelerin ve siyasal devrimlerin en son nedenleri, insanların zihninde, onların öncesiz ve sonsuz hakikat ve adalet konusunda gittikçe artan kavrayışlarında değil, üretim ve değişim biçiminde meydana gelen değişmelerde; felsefede değil ilgili dönemin ekonomisinde aranmalıdır. Yürürlükteki toplumsal kurumların gitgide akıldışı ve adalete aykırı görülüşü, aklın saçmalık durumuna gelmesi ve iyinin kötülük yapması, yalnızca, daha önceki iktisadi koşullara uygun toplumsal düzenin artık kendilerine uygun olmadığı üretim yöntemlerinde ve değişim biçimlerinde sessizce değişiklikler meydana geldiğinin bir belirtisidir. Bu aynı zamanda, kötülükleri yok edebileceği anlaşılmış olan araçların da, az çok gelişmiş bir biçimde değişen üretim koşullarında bulunması gerektiğini ortaya koyar. Bu araçlar zihnin icat edebileceği şeyler değildir, ama zihnin yardımıyla üretimin varolan maddi olgularında bulunabilirler.

     

    Öyleyse çağdaş sosyalizm, bu temel üzerinde, nerede durur?

     

    Varolan toplumsal düzen, artık hemen hemen genellikle kabul edildiği gibi, şimdiki egemen sınıfın, burjuvazinin yarattığı bir şeydir. Burjuvaziye özgü olan -ve Marx'tan beri kapitalist üretim biçimi adı verilen- üretim biçimi, yerel ayrıcalıklar ve doğuştan gelen ayrıcalıklarla olduğu kadar feodal sistemi de parçaladı ve onun yıkıntıları üzerinde burjuva toplumsal düzenini, özgür yarışma <çağdaş rekabet> alanını, hareket özgürlüğünü, meta sahipleri için eşit hakları ve bütün öteki burjuva görkemlerini kurdu. Kapitalist üretim biçimi özgürce gelişebilirdi artık.

     

    Burjuvazinin yön vermesiyle evrimleşen üretici güçler, buhar makinelerinin ve tezgah yapım makinelerinin eski manifaktürü büyük ölçekli sanayi durumuna dönüştürmeye başladığı zamandan bu yana, daha önceleri bilinmeyen bir hızla ve eşi görülmemiş derecede gelişti. Ama manifaktür ve onun etkisi altında daha da gelişmiş olan el sanatları sanayii, nasıl önceleri loncaların feodal ayakbağlarıyla çatışmaya düştüyse, büyük ölçekli sanayi de, daha eksiksiz biçimde geliştikçe, kendisini sınırlayan kapitalist üretim biçimiyle çatışmaya düşer. Yeni üretim güçleri, onları kullanmanın burjuva biçimine sığmayacak ölçüde gelişmiştir ve üretici güçlerle üretim ilişkileri arasındaki bu çatışma, sözgelimi ilk günahla tanrısal adalet arasındaki çatışma gibi, insanların kafalarında doğmuş bir çatışma olmayıp nesnel olarak, bizim dışımızda ve onu ortaya çıkaran insanların bile iradelerinden ya da amaçlarından bağımsız bir biçimde var olur. Modern sosyalizm, bu gerçek çatışmanın düşüncedeki yansımasından başka bir şey değildir; bu çatışma ise ideal yansımasını, her şeyden önce, kendisinden doğrudan doğruya acı çeken sınıfın, işçi sınıfının zihninde bulur...

     

    Çözüm, ancak modern üretici güçlerin toplumsal niteliğini pratikte kabul etmekle; böylece, üretim, sahiplenme “temellük” ve değişim biçimini üretim araçlarının toplumsal karakterine uygun duruma getirmekle bulunabilir. Bu da ancak, toplumun açıkça ve sapma olmaksızın, kendi denetimi dışında hiçbir denetime sığmayacak kadar gelişmiş olan üretici güçlerine sahip olmasıyla gerçekleştirilebilir. Böylelikle -dönem dönem üretim biçimini bozulmaya uğratarak ve kendisini yalnızca kör bir doğa yasası olarak, şiddetle ve yıkıcı bir biçimde kabul ettirerek, bugün üreticilere karşı işleyen-, üretim ve değişim araçlarının toplumsal karakteri, üreticiler tarafından tam bir bilinçle ortaya konmuş ve bir düzensizlik ve dönemsel çöküş nedeni olmaktan çıkarılıp üretim, kendisinin en güçlü desteği durumuna dönüştürülmüş olur.

     

    Toplumda iş gören kuvvetler, onları anlamadığımız ve hesaba katmadığımız sürece, tıpkı doğada iş gören kuvvetler gibi, körcesine, şiddetle ve yıkıcı olarak hareket ederler. Ama bir kez onları tanıyacak ve nasıl işlediklerini, yönlerini ve etkilerini anlayacak olursak, onların yavaş yavaş bizim irademize bağımlı kılınması ve amaçlarımıza ulaşmak için kullanılmaları tümüyle kendimize bağlı bir duruma gelir. Bu özellikle günümüzün kudretli üretici güçleri için çok doğrudur. Onların doğasını ve karakterini anlamayı inatla reddettiğimiz sürece -kapitalist üretim biçimi ve savunucuları böyle bir çabaya karşı koyarlar-, bu güçler de bize rağmen, bize karşı hareket ederler ve ayrıntılarıyla gösterdiğimiz gibi, bizi denetlerler. Ama onların doğası bir kez kavrandı mı, birlikte çalışan üreticilerin elinde bu güçler şeytanca efendiler olmaktan çıkarılıp gönüllü hizmetçiler durumuna getirilebilirler. Şimşekli bir fırtınanın yıldırımındaki elektriğin yakıcı gücüyle, telgrafın ve ark lambasının evcilleştirilmiş elektriği arasındaki fark budur; yangınla, insanın hizmetindeki ateş arasındaki fark budur. Günümüzün üretici güçlerinin, toplum tarafından en sonunda tanınmış gerçek niteliklerine dayanan bu ele alınışı, toplumsal üretimin anarşisinin yerini, üretimin hem bir bütün olarak toplumun hem de her bireyin gereksinimlerine uygun biçimde toplumsal olarak planlanmış bir düzenlenişinin almasına giden yolu açar. Ürünün önce üreticiyi daha sonra da ona sahip olanı köleleştirdiği kapitalist sahiplenme biçiminin yerini, böylece modern üretim araçlarının kendilerine dayanan ürünlere sahip olma biçimi alacaktır; bir yandan üretimi sürdürme, öte yandan da, yaşama ve zevk alma aracı olarak doğrudan doğruya bireysel sahiplenme...

     

    Tarihte kapitalist üretim biçiminin ortaya çıkışından bu yana, bireyler olsun bütün mezhepler olsun, oldukça belli belirsiz bir biçimde ve geleceğin bir ideali olarak, bütün üretim araçlarının toplumun eline geçişini düşlemişlerdir çoğu zaman. Ama bu, ancak, gerçekleşmesi için gerekli maddi koşullar var olduğu zaman olanaklı olabilir, tarihsel bir zorunluluk durumuna gelebilirdi. Bütün öteki ilerlemeler gibi bu da, sınıfların varlığının adalet, eşitlik, vb. ile çeliştiğinin algılanmasıyla, salt bu sınıfları ortadan kaldırma isteğiyle değil, birtakım yeni iktisadi koşullar aracılığıyla gerçekleştirilebilir hale gelir. Toplumun sömüren ve sömürülen, ezen ve ezilen sınıf olarak bölünmesi üretimin şimdiye kadar görülen az gelişmişliğinin zorunlu bir sonucuydu. Toplumsal emeğin toplamı herkesin yalnızca varoluşu için zorunlu olanı ancak pek az aşan bir ürün verdiği, bu nedenle toplumun üyelerinin büyük çoğunluğunun bütün ya da hemen hemen bütün zamanı çalışmada harcandığı sürece, toplum da zorunlu olarak sınıflara bölünüyordu. Bu büyük çoğunluğun yalnızca çalışma ile uğraşmasının yanı sıra, doğrudan üretici çalışmadan kurtulmuş, toplumun genel işlerini, çalışmanın yönetimini, devlet işlerini, adalet, bilim, sanat, vb.ni yürüten bir sınıf gelişti. İşte bu yüzden, toplumun sınıfara bölünüşünün temelinde yatan, işbölümü yasasıdır. Ama bu, söz konusu sınıflara bölünmenin şiddet ve soygunculukla, düzen ve dolandırıcılıkla meydana gelmediği ya da egemen sınıfın, bir kez işin başına geçince, egemenliğini kitlelerin sömürülmesine dönüştürmeyi başaramadığı anlamını taşımaz.

     

    Ama eğer, bu temeller üzerinde, sınıflara bölünmenin belli bir haklılığı varsa, bu haklılık yalnızca belli bir dönem için, belli toplumsal koşullar için söz konusudur. Sınıflara bölünme üretimin yetersizliğine dayanıyordu, çağdaş üretici güçlerin eksiksiz gelişimiyle ortadan kaldırılacaktır. Gerçekte, sınıfların ortadan kalkışının öncülü olarak, yalnız şu ya da bu belli egemen sınıfın varlığının değil, herhangi bir egemen sınıfın yani sınıf farkının kendisinin bir çağa uymazlık durumuna geldiği, eskidiği bir tarihsel gelişim aşaması vardır. Dolayısıyla bu, üretimin gelişmesinin, üretim araçlarına ve ürünlere sahip olmanın ve bunlarla birlikte, siyasal üstünlüğün, eğitimin ve düşünsel önderliğin toplumun özel bir sınıfının tekeli altında bulunuşunun yalnızca gereksiz olmakla kalmayıp, aynı zamanda, iktisadi, siyasal ve düşünsel bakımdan, gelişme için bir engel durumuna geldiği bir düzeye ulaşmasını gerektirir.

     

    Bu noktaya ulaşılmıştır artık. Burjuvazinin siyasal ve düşünsel iflası kendisi için bile bir sır olmaktan çıkmıştır ve iktisadi iflasları da her on yılda bir tekrarlanmaktadır. Her bunalımda toplum, kullanamadığı kendi üretici güçlerinin ve ürünlerinin ağırlığı altında boğulur ve tüketici bulunmadığı için üreticilerin tüketecek bir şeyleri olmaması gibi saçma bir çelişki karşısında çaresiz kalır. Üretim araçlarının genişleyici gücü, kapitalist üretim biçiminin onların üzerine koyduğu bağları parçalar. Üretim araçlarının bu bağlardan kurtulması, üretici güçlerin kesiksiz ve sürekli olarak daha hızlı bir gelişimi ve aynı zamanda üretimin kendisinin pratik bakımdan sınırsız bir biçimde büyümesi için zorunlu biricik koşuldur. Hepsi bu kadar da değil: Toplumun üretim araçlarına sahip olması, yalnızca üretim üzerinde bugün varolan yapay kısıtlamalara değil, şimdilerde kaçınılmaz olarak üretimle birlikte giden ve bunalımlarda doruğuna ulaşan üretici güçlerin ve ürünlerin kesin israfına da son verir. Ayrıca, şimdiki egemen sınıfla onun siyasal temsilcilerinin anlamsız lüksüne ve müsrifliğine bir son vererek bir yığın üretim aracını ve ürünü bütün toplum için özgür duruma getirir. Toplumsal üretim aracılığıyla, toplumun her bireyi için maddi bir açıdan tümüyle yeterli yeteneklerini sınırsız bir biçimde geliştirmelerini ve harekete geçirmelerini de sağlayan bir hayatı güvence altına alma olanağı, şimdi ilk kez var olmaktadır; ilk kez, ama kesinlikle var olmaktadır.

     

    Üretim araçlarına toplum tarafından el konması, meta üretimine ve aynı zamanda ürünün üretici üzerindeki egemenliğine son verir. Toplumsal üretimdeki anarşinin yerini, planlı bir temel üzerinde bilinçli örgütlenme alır. Bireysel varoluş için mücadele sona erer. Bu noktada insan, belli bir anlamda, kendini hayvanlar dünyasından ayırır, hayvan hayatının koşullarını arkasında bırakır ve gerçekten insanca olan koşullar içine girer. İnsanın çevresini oluşturan şimdiye kadar ona egemen olmuş yaşama koşulları, bu noktada, kendi toplumsal örgütlenmesinin efendisi olduğu için ve olabildiği ölçüde şimdi ilk kez doğanın gerçek bilinçli efendisi olan insanın egemenliği ve denetimi altına girer. Şimdiye kadar karşısına dışşal, egemen doğa yasaları olarak çıkan kendi toplumsal etkinliğinin yasaları, bundan sonra insan tarafından tam bir anlayışla uygulanacak ve böylece insanın egemenliği altında olacaktır. İnsanların, şimdiye kadar doğa ve tarih tarafından keyfi olarak buyurulmuş gibi onlara karşı duran kendi toplumsal örgütlenmeleri, bundan böyle kendi gönüllü eylemleri durumuna gelecektir. Şimdiye kadar egemen olmuş nesnel, dışsal güçler bundan sonra insanların denetimi altına girecektir. Ancak bu noktadan sonradır ki, insanlar tam bir bilinçle kendi tarihlerini yapacaklar; insanlar tarafından harekete geçirilen toplumsal nedenler, egemen bir biçimde ve durmadan artan ölçüde, insanların istediği sonuçları vereceklerdir. İnsanlığın, zorunluluk alanından özgürlük alanına sıçrayışıdır bu.

     

    Dünyayı özgürlüğe kavuşturacak bu eylemi başarıya ulaştırmak, çağdaş proletaryanın tarihsel görevidir. Proletarya hareketinin kuramsal anlatımı olan bilimsel sosyalizmin görevi ise, bu eylemin tarihsel koşullarını ve bunlarla birlikte, ayırt edici niteliğini saptamak ve böylece bugünün ezilen sınıfının bilincine, başarılması kaderinde yazılı olan hareketin koşullarını ve ayırt edici niteliğini ulaştırmaktır.

     

    ENGELS, Anti-Dühring (1878), s. 282, 305-10