• Paylaş

    KATEGORİ : KÜLTÜR-SANAT

    Eklenme tarihi : 2017-03-23
  • Mehtap Ceyran'ın ilk romanı Mevsim Yas, Sel Yayınları etiketi ile, okuyucuyla buluştu

     

    Batman'da yas: '37 kişiydik 36'sı yüzüme tükürdü'

     

    Efe Beşler

     

    Yaşamın bize öğrettiği en önemli değerlerden biri haysiyettir. Kadın veya erkek her türlü baskıya karşın mücadele ederek onurunu korumak ister. İnsan olmanın temel özelliğidir haysiyet. Yaşanan olaylar gündelik yaşam içinde fazlasıyla detay barındırır. Çok çeşitli parametrelerin olduğu bu gibi durumlarda, hakikat görülmek istenmez, genellikle de göz ardı edilir. Bu ilgisizlik, duyumsamama, içselleştirmeme hali topluma yayılarak, hakikati ve haysiyeti zedeleyerek sanki hiç olmamışçasına varlığını sürdürür. Bu durum, bireyleri kendi dünyalarının içine hapsederek yaralar, geri dönülmez yaralar açar, ‘sağlıklı’ bir ruh halinin var olmasını da engeller. Geçmiş ve günümüz Türkiye’sine baktığımızda bu yıkıcı ve zedeleyici var olma halini her şartta görebiliriz.

     

    Sadece iyi bir gözlem, bilgi ve sadece vicdana sahip olmak gerekir. Kısaca belirtmek gerekirse, Türkiye’deki çoğunluğun bu tür yaklaşımlara olan ilgisi ve alakası fazlaca sorgulanabilir. Özellikle, yıllardır devam eden çatışmaların, ölümlerin, intiharların, yerinden edilmelerin insanların vicdanında yeteri kadar yer edinebilmiş değildir. Bunlara ek olarak, şeytanlaştırma, ötekileştirme gibi insanlık dışı duygu ve tutumların da her daim canlı olduğunu unutmamak gerekir. Güneydoğu’da yıllarca süren savaşın etkileri, yoksunluğu, kendi gibi olmama durumu toplumu etkisi içine alarak, her türlü varoluşu tahrip etmiş, aileleri, bireyleri bölmüş ve parçalamıştır.

     

    GÜNEYDOĞU’DA YAŞANAN ACILAR BİR VİRÜS GİBİ YAYILDI

    Devamlı bir var olma mücadelesiyle geçen yaşamlar endişe ve korkuyla sarmalanmış, dibi görünmeyen karanlık bir kuyuya dönüşmüştür. Bu kuyunun içinden çıkabilmek yeri geldiğinde eziyete dönüşmüş, bireyin ruhunu ve onurunu tahrip ederek onarılmaz acılar yaşatmış ve yaralar açmıştır. Bu anlatılması tarifsiz hikayeler insanların hayatlarının bir parçası olmuş, geçmişleri onları hep sinsice takip etmiş, her bir olayda suyun üstüne çıkmıştır. Türkiye’nin güneydoğusunda yaşanan acılar bir virüs gibi yayılmıştır. Bunların içinde en anlamlı ve düşünülmesi gereken örneği ise Batman’dır. Bu şehirde yaşananlar insanlığın ortak sorunları olmakla beraber, hakikatin üstünü örtmekle de bayağı maharetli olmuştur. Yaşanan intiharlar, özellikle kadınların, din, aile ve geçmişte yaşanan pişmanlıklar sanki Batman ile vücut bulmuş ve sonraki nesle aktarılmıştır.

     

    Tüm bu çelişkili duygu halini ortaya çıkarmak için çok çeşitli mücadeleler verilmiş, ama her defasında devlet veya aile tarafından bastırılmış, yok sayılmıştır. Tabii ki, insanlık bu baskıya rağmen mücadelesini sürdürmekte, haysiyetini korumaya çalışmaktadır. Bunu ya sanatla ya yazarak bir şekilde günümüz ve gelecek için kayda almıştır.

     

    Bu uzun girişten sonra, acıların ortak noktası olan Batman ve onun bireyler üzerinde yarattığı acıyı anlatan bir kitapla devam etmek anlamlı olacaktır sanırım. Bu ay Sel Yayıncılık’tan çıkan Mehtap Ceyran imzası taşıyan ‘Mevsim Yas’ adlı kitabı tanıtmak, bölge insanının bugünkü durumunu anlamak için çok faydalı olacaktır diye düşünüyorum. Batman kenti üzerinden yaşamın acımasızlığını, bireylerin korkularını, ailevi durumlarını ve aynı zamanda yaşama dair umutlarını anlatıyor. Siyasi bir gerçekliği anlatıyormuş gibi gözüken bu kitap, aslında insanın kendi açmazlarını, endişelerini, korkularını ve hayata tutunmak isteğini çok çarpıcı bir şekilde zihinlere çiviliyor.

     

    ROMANDA ÇOK KATMANLI SORUNLAR İŞLENİYOR

     

     

    Roman bize çok katmanlı bir hikaye sunuyor. Her bir katmanında toplumun ‘hassasiyet’lerine dokunan bir örgüsü var. Kitabın yaprakları çevrildikçe yaşanan sorunların uzun yıllar devam ettiğini görebiliyor ve hissedebiliyorsunuz. Somut örnekler vermek gerekirse, Güneydoğu’da yaşanan Hizbullah infazlarından tutun da erkeklik hallerine, aile içi şiddettin en kaba ve çıplak halinden Ermeni Soykırımı’na (tehcir), özellikle kadın intiharlarından, dağa çıkan gençlere, Diyarbakır cezaevinden yoksulluğa kadar geniş bir sosyolojik, ekonomik ve psikolojik zemin sunuyor.

     

    Tüm bunlar ele alındığında, her bir yüklü bagaj bölgenin gerçekliğini sunarken, sevginin, umudun insan hayatındaki eşsiz önemini de vurguluyor. Kitabın içine daldıkça sorunları her gün gazete sayfalarında karşılaştığımız haberler gibi okuyoruz. Geniş bir alan sunan bu roman, okuyanı düşündürmeye sevk ederken, yaşanmışlıkların ne kadar acı olduğunu da hatırlatıyor.

     

    HİZBULLAH’IN İNFAZLARI

    Roman, Batman’da yaşayan Zehra’ya gönderilen esrarengiz bir mektupla başlıyor. Gönderen ise Hizbullah(?). Bu örgüt ismini duyunca akla hemen 90’lı yıllar gelebilir. O dönemlerde Hizbullah’ın infaz yöntemlerini sıkça duymakta ve okumaktaydık. Özellikle domuz bağı şeklindeki infazlarını hemen akla gelecektir. Hatta bu şekilde infaz edilen yazar Konca Kuriş zihinlere gelebilir. O dönem cesedi Konya’da bulunsa da, Hizbullah’ın en vahşi cinayetlerinden biriydi. Onlarca, yüzlerce infaz edilen insan toprağa gömülmüş ve birileri kemiklerini bulana kadar sessizce beklemişlerdi. Kazılan topraklardan onlarca kemik fışkırıyor, aileler her gün merakla Adli Tıp’tan gelecek haberi büyük bir endişe ile bekliyorlardı. İşte roman bu eksen içinde Hizbullah’ın o dönemki infazlarını ve tehditlerini Zehra aracılığıyla anlatıyor. Zehra’nın yakın arkadaşı Taha’nın kaybolması sonrasında, her gününün endişe ve korkuyla geçtiği anları soluksuzca okuyorsunuz.

     

    Roman, Zehra’nın Taha’yı düşünmesi ve bulmak için çabalamasına odaklanırken, Taha’nın ve Zehra’nın arkadaşı Fesla’nın çocukluğuna dönerek, küçükken yaşadığı aile, özellikle baba şiddetini de gözler önüne seriyor. Ablasının uğradığı hem fiziki hem de manen eril şiddeti, satırları okudukça, günümüzde de sık sık duyduğumuz hikayelere benzediğini rahatlıkla görebiliyorsunuz. Bu iki zaman aralığı içinde gidip gelen durumu, bölgenin çatışmalı halinden de kesitler sunuyor. Zehra, Taha’nın günlüğünü bulması ile ne kadar karmakarışık ruh hali içinde yaşadığına da tanık oluyorsunuz. Bu günlükte yazılanları Zehra okudukça, Taha’nın bir mutsuz bir umutlu dünyasına da dahil oluyor. Bu dünyada sevgiyi tutunmaya çalışan, umudunu koruyan bir Taha olmasına rağmen, korkuları ve endişesi ile Hizbullah’ın tehditlerine karşın var olmaya çalışan biri de var. İkircikli duygu hali Taha’nın dünyasında çok kuvvetli.

     

    Her türlü inişli çıkışlı ruh halini günlüğüne döken Taha, Fesla’ya olan sevgisini de yansıtıyor. Fesla’nın Taha’ya olan sevgisinin yüceliğini kentin tüm olumsuz yaşam şartlarına karşı koruyarak, hayatta kalmasının hikayesi aslında. Günümüze dönersek, benzer yaşamları her daim görmek mümkün, tabii ki istenirse. Sadece kafayı biraz cesaretle uzatabilmek, soruna samimi bir şekilde dokunabilmek, o ‘öteki’ olma halini anlayabilmek için biraz çaba gerekiyor. Bunun günümüzdeki en yakın örneği olarak Cumartesi Anneleri’nin 20 yıldan fazla Taksim Galatasaray Meydanı’nda kar kış demeden sürdürdüğü mücadeleyi söyleyebiliriz. Bu bağlamdan bakınca roman, okuyucuyu içine çekerek problemleri, insan psikolojisinin karmaşık çelişkilerini de anlatıyor.

     

    KADIN İNTİHARLARINDA BATMAN BİR ZAMANLAR BİRİNCİYDİ 

    Roman kadın intiharlarına da dokunuyor. Batman, kadın intihar vakaları ile ilgili çok bilinen bir kent. Bu kentte yaşananlar kapalı bir kutu gibi görünse de, roman ilerledikçe intiharların sebepleri bir bir anlaşılıyor. Aile içinde yaşanan şiddet bunun bir faktörü. Fesla’nın ablası Hicran’ın alkolik ve kumarbaz babadan yediği bitip tükenmeyen dayaklar psikolojisini bozarak yaşamını alt üst ediyor. Kadına şiddet günümüzde hala geçerliliğini korurken, Batman’da yaşanan bu hikayede de şiddet çok önemli bir olgu. Dayaktan bunalan, çaresizlik içinde kalan kadınlar, genç kızlar ister istemez varoluşlarını ölümle gerçekleştiriyorlar. Bu kadar ağır şiddet gören Hicran, çıkış yolu aramak için müthiş bir çaba içinde. Kardeşine ve Medet’e tutunarak yapmaya çalışsa da başaramıyor. Bu durum Hicran’ı yoksulluğun ve yoksunluğun içinde kapana sıkılmış hissiyatı yaratarak tüm çabalarını boşa çıkarıyor.

     

    GERÇEKLİK VE KURGU ARASINDA İNTİHAR

    Kadınların nasıl bir baskı içinde yaşadığı, geleneksel erk rolünün yeri geldiğinde nasıl zalim olabileceğini Hicran ve Fesla’nın yaşamlarından anlaşılıyor. Bu kentteki yoğun din faktörü de kadınların yaşamlarında büyük yaralar açarak, çıkmaz bir sokağa girmişcesine bir duygu yaratıyor. Bu romandan yola çıkılırsa, ağır OHAL şartları altında yaşamış Batman’ın geçmişinden biraz örnek vermek faydalı olacaktır. Batman’daki intihar olaylarının altında siyasal, ekonomik, sosyo-kültürel ve psikolojik sebepler yatıyor. İstatistik vermek gerekirse, 2001 ile 2006 yılları arasında 449 insan intihara teşebbüs ederken, bunlardan 306’sı kadınmış.

     

    Ve daha da acısı 44 kadın bu baskı ve zulümlere dayanamayarak intihar etmiş olması*. Müjgan Halis, “Dünya genelinde kadınlardaki intihar oranının yüzde 25 olduğuna da işaret edilen raporda, Batman’da intihar edenlerin yüzde 75’inin kadınlardan oluştuğu ortaya çıktı. Batman’da intihar eden kadınların oranı, erkeklerin oranının üç katı. İntihar edenlerin yüzde 52’si genç ve bekar kadınlar. Yüzde 10’u dini nikâhlı, yüzde 12’si ise resmi nikâhlılardan oluşurken, intihar yaşı ağırlıklı olarak 14-25 arasında değişiyor” diye haber yapmış.

     

    Bu veriden Batman’daki yaşanmış toplumsal problemi belki anlayabiliriz. Zaten çatışmalı ortamlarda, ailelerin baskısıyla yaşanan intihar vakalarının hızla arttığı düşünülürse, Güneydoğu’da devlet ve örgüt, aile, din ve aşk ikilemlerinin arasına sıkışanların belli bir kesimi intihara sürüklenebiliyorlar. Roman, bu paradoksal durumu yaşanmışlıklar üzerinden okuyucuya iletiyor. Batman’daki intihar olayları aileleri, gençleri ve halkı çok derinden etkiliyor. Baba şiddeti romanın başından sonuna kadar devam ediyor. Bu şartlar altında yaşayan genç kızlar, kadınlar bunalıma girerek çareyi intihar etmekte buluyorlar.

     

    KÜRTÇE KONUŞMAKTAN DAYAK YEMEK

    Roman sadece intihar olgusunu da anlatmıyor. İçinde ekonomik ve sosyo-kültürel nedenler de mevcut. Fesla’nın fakirlik ve yoksunluk içinde geçen yaşamının açmazlarını o kadar derinlikli işliyor ki, okurken içinize bir sıkıntı düşüyor, bunalıyor ve sanki çıkış yolu bulamayacağını hissedebiliyorsunuz. Bölgedeki yaşanan yoksunluğun yol açtığı dramlar, özellikle de kızların ve kadınları hayatını etkilerken, erkekleri de agresifleştiriyor, mutsuzluğu körüklüyor. Çok boyutlu şekilde yaşanan problemler, toplumda kadının rolünü önemsizleştiriyor. Toplum ahlakı denen muğlak kavram tam da bu romanda ortaya çıkıyor. Aile denen kavramın dışardan bir bütünlük sağladığı düşünülse de, Fesla’nın yaşamı örneğinde tamamen aksi bir yönde ilerliyor. Alkolik ve kumarbaz bir babanın çocuklarını dövmesi, üvey anne sevgisizliği ile de birleşince Fesla ve ablası Hicran’ın içine düştükleri açmazları fazlasıyla derinden anlayabiliyorsunuz.

     

    Bunun yanında, okulda kendi ana dili olan Kürtçeyi konuşamaması, öğretmeninin bundan dolayı dövmesi ile sorunlar gittikçe katmerleşiyor, psikolojisini alt üst ediyor. Kitaptan bir bölüm, bu psikolojik çöküntünün anlaşılması adına iyi bir örnek olacaktır: “Öğretmenin sorusuna tek kelimelik bir cevap verdim. Kürtçe konuştuğumun farkında değildim. İki dilli hayatımda hangi dili nereye koyacağımı bilmiyordum. Nerede hangi dili konuşmam gerektiği konusunda kafam karışıktı. Öğretmen hırsla yanıma geldi. Suratımın ortasına bir yumruk indirdi. Yüzümün sağ elmacık kemiği oracıkta morardı. Bir an gözümün yuvasından fırladığını sandım ama hiç sesim çıkmadı. Şaşkındım, öğretmenimin neden hiddetlendiğini anlayamamıştım. Korku dolu gözlerle ona bakıyordum. Kulağımdan tutup beni kenara çekti. Öğrencilere sırayla gelip yüzüme tükürmelerini söyledi.

     

    ROMAN 1915’E SELAM VERİYOR

    37 mevcutlu sınıfımızda, 36 arkadaşım tek tek gelip yüzüme tükürdü”. Travmatize olan Fesla hayata bir şekilde ablasının da yardımıyla tutunmaya çalışıyor. Devletin soğuk yüzüyle çocuklukta karşılaşan Fesla ve diğer Kürt gençleri çareyi ya dağa kaçarak ya intihar ederek ya da şehirden, aileden uzaklaşarak buluyorlar. Yıllardır kanayan bir sorun olan bun durum, travmatize olmuş, agresifleşmiş gençler ve bireyler yaratıyor. Sadece yakın geçmişe götürmüyor roman bizleri. 1915’e kadar da gidiyor. Mektupta bir arkadaşının anneannesinin Ermeni Soykırımı’na (tehcir) şahit olduğunu ve bundan dolayı günah çıkardığını okuyoruz satır aralarında. Hatta romanda Ermenilerle ilgili, “Zaman, hiçbir yarayı iyileştirmiyor, hiçbir suçu temizlemiyor ve hiçbir gerçeği değiştiremiyor” satırları geçiyor.

     

    Ermeniler, bizim aynı ana babadan olma gibi öz kardeşlerimizdi. Aynı sofradan yemek yer, aynı tastan su içerdik. Çok zulüm gördüler, çok incindiler. Vakti zamanında buralar (Batman’dan bahsediyor) hep Ermenilerle doluydu, şu gördüğün topraklar onların da yurduydu. Sonra o güzel insanlardan geriye kalanların ellerine, ata diye bir avuç kemik verdiler. Ermeniler ezeli dostlarımızdır bizim, yavrum derdi” diye yazıyor. Ceyran’ın bu romanı, bölgede yaşanan her türlü travmayı Fesla’nın mektubu üzerinden okuyucularına anlatıyor.

     

    ROMAN ‘UMUT’ DUYGUSUNU UNUTTURMUYOR

    Fakat romanda anlatılan yaşamların tüm olumsuzluklara rağmen, hep bir umut ve masumiyet de var. Birbirine sarılmanın ve arkadaşlığın değeri, ortak yaşanmışlıklar ile romanın sonuna kadar umut her daim canlı tutuluyor. En ufak bakıştan, konuşmadan fışkıran umut parçacıkları yaşamın sonuna kadar mücadele etmeyi gerektiriyor. Yaşam bir taraftan biterken, diğer tarafta da yeşeriyor, başka canlılara hayat veriyor. Kitap kaybolan Taha’nın her an çıkıp gelecekmiş gibi bir umuda sürüklüyor okuyucuyu. Sevginin ve arkadaşlığın değerini Fesla, Zehra’da vücut bulduğunu görebiliyorsunuz.

     

    Bu kitap sadece acıları anlatmıyor, sevgi ve arkadaşlığın yüceliğini de işliyor. Kitabı okumaya başladığınızda, geçmişin insanlar üzerinde açtığı yaralara şahit olacak, umudun her şartta korunabildiğini anlayacaksınız.

     

    Gazete Duvar