• Paylaş

    KATEGORİ : GÜNCEL

    Eklenme tarihi : 2017-11-24
  • Hala "önümüzdeki seçimlere" göre düşünmek, durumu ve gidişi hiç anlamamak demektir

    Hejar Baran - Nəriman Bakı

     

    Zerrab meselesinde burjuva iktidar blokunun ve genel olarak burjuvazinin paçalarının nasıl tutuştuğunun daha görünür hale geldiği günlerden geçiyoruz.

     

    Her zaman olduğu gibi ilk yaptıkları iş, toplumsal gericilik birikimini “yeni bir anti emperyalist şahlanışın”, “milli seferberliğin” harcı yapma refleksini harekete geçirmek oldu. Akit’çisinden Aydınlık’çısına, Yeni Şafak’tan Sabah’a kadar geniş bir cephe, bu süreci “yeni bir kurtuluş savaşı” hamasetiyle zaten cinnet hali yaşayan kitlelere pazarlamaya çalışmaktalar.  Fakat görünen o ki, bu hummalı faaliyet istenen sonucu –en azından şimdilik-yaratamıyor. İşçi ve emekçilerin adeta hücrelerine işlemiş o derin tarihsel gericilik birikimi bu kez şahlanmış şekilde harekete geçirilemiyor.

     

    Erdoğan, Binali ve bilumum hükümet üyelerinin kimi “diplomatik” girişimlerinin, ciddi paralarla döndürdükleri bilinen lobi faaliyetlerinin, anladığımız tarzda sonuç vermediğiyse her açıdan ortada. Dahası bu cephede atılan pek çok adımın hezimetin ötesinde başlarına başka dertler açacağı da anlaşılıyor.  

     

    Sonuçta kapalı kapılar ardında harcanan onca mesaiye, saçılan onca paraya, pazarlık masalarında öne sürülen onca karta, verilmesi taahhüt edilen onca tavize rağmen ne dosyanın “uygun” bir şekilde kapatılması mümkün oldu ne Zerrab’ın itirafçı olması önlenebildi. Çünkü dayatılan ya da kibarca söyleyecek olursak “istenenlerle” burjuva iktidar blokunun temsilcisi AKP’nin masaya sürdüğü kartlar, yaptığı boyun kırmalar-bükmeler işe yaramadı, yeterli görülmedi.

     

     

    Üst üste binen, iç içe geçen, karmaşık bir yumağa dönüşen birçok gelişmenin yaşandığı bu koşullarda ardı ardına şu soruları sormak kaçınılmaz: “Sahi tüm bunlar bir Zerrab'ın itirafçılaşmasıyla mı ilgili? Emperyalist güçlerin birçok kuklasının yapıp ettiği onca yolsuzluk, ambargo kararı delmeleri mevzu bahisken ve ses edilmezken nasıl olur da Türkiye açısından bu sorun bu kadar derinleşip, ciddi sonuçları tetikleyecek bir olguya dönüşebilir?”… Sorular çoğaltılabilir.

     

    Fakat işin içinde başka işlerin olduğunu, meselenin sadece bir Zerrab piyonu kullanılarak çevrilen dolaplardan ibaret olmadığını, dünya gündemini az çok takip eden hemen herkes biliyor/bilir.

     

    Sadece Ortadoğu özgülünde yaşanan emperyalist dalaşın şimdilerde kazandığı karaktere bakmak bile, bu işin önemli bir yanını oluşturduğu anlaşılacaktır. Bu cephede kısa bir zaman dilimi içinde olağanüstü hızda gelişmeler yaşandı. Suriye ve Irak’ta olup bitenlerden sonra “aniden” Suudi’de patlak veren iktidar savaşı bir “darbe”ye dönüştü. Suudi gericiliği, bir anda “ılımlı İslam” merkezi oldu. Mısır Türkiye’yi ajan faaliyetleriyle suçlamaya başladı. Tüm bunlarla birlikte Trump yönetimi aniden Lübnan, Suriye ve Irak’ı da kapsayacak şekilde İran’ı gündemleştirdi.

     

    Ardı ardına yaşanan bu gelişmelere, yeni bir Sünni-Şii ekseninin netleştirilmesi ve olası bir İran “operasyonunun” altyapısını oluşturma çalışmalarına girişildiğinin birer göstergesi demek yanlış olmayacaktır.

     

    Türkiye’nin Kürt düşmanlığı ve elbette vazgeçemediği o yayılmacı hayallerle giriştiği kirli-karanlık işler sayesinde kendisini Rusya ve ABD arasında âdeta çarmıha germesi ve yer yer emperyalist ilişkiler sistemi içindeki yerini fazlasıyla unutup haddini aşmasının bugünkü sonuçlarını izliyoruz. “Bölge gücü” olma hayallerinden elinde kala kala tüm prestiji sarsılmış, ABD’den vize sınırlaması yemiş, bankalarına ambargo konulma tehlikesiyle karşı karşıya kalmış, ne İsa’ya ne Musa’ya yaranamamış/yaranamayan, ‘Esed’ dediği adama hava sahasını açan, dahası ‘Esad’ yaparak gizli-kapaklı görüşen, bu arada elindeki avantajları da yavaş yavaş kaybetmiş/kaybeden bir hezimetin “kahramanı” kaldı.

     

    Artık hiçbir şeyin lokal kalamadığı, kendi içinde kontrol altında tutulamadığı zamanların ruhuna uygun gelişmeler bunlar.

     

    Ekonomik krizin siyasi krizle, iç politikanın dış politikayla bu kadar organik bir bütünlük oluşturduğu dönemler, sistemin kapsamlı-bütünlüklü bir krizle sarsıldığı dönemlerdir.

     

    Bu tek başına bir ülkeyle sınırlı ele alınamayacağı gibi krizin görünen sonuçlarıyla da kavranılamaz. Bugün Türkiye’de kâh Rusya’yla kâh ABD ve AB’li emperyalistlerle yaşanan ve süreklileşmiş biçimde iniş-çıkışlarla tekrarlanan krizlerin ekonomiyi doğrudan kesmesi de dünyanın bu kritik “ikliminden” bağımsız ele alınamaz.

     

    Bu krizlerin işçi ve emekçiler açısından nasıl bir anlam taşıdığını yaşayıp görüyoruz. 4 TL’ye doğru fırlayan dolar, büyüyen cari açıklar, sıcak paraya bağlı ekonominin besleneceği kaynakların sınırlanması, hatta ciddi bir ekonomik çöküş beklentisinin hasıl olması… Doğrudan sonuçlarıysa mutfaklarda büyüyen yangın, işçi ve emekçilerin asla dolmayan o ceplerindeki deliklerin daha bir açılması…

     

    Burjuva iktidar bloku, bu kuşatılmışlık halini, krizi daha da tırmandıracak atraksiyonlar ya da eylemlerle aşmaya yöneliyor. Stratejik bir politik hat tutturamayacağının bilinci ve çaresizliğiyle yapıyor bunu aslında. Bu nedenle de döne döne yaptığı gibi içerdeki toplumsal gücünü dinamize edecek bir “dış düşmanlar” retoriğine yaslanıyor. Meseleyi “milli seferberlik”, “yeni bir darbe teşebbüsü”, “17-25 Aralık’ta yapamadıklarını şimdi ABD’de yapıyorlar”, “Yeni bir kurtuluş savaşı süreci içindeyiz” tiratlarıyla allayıp pullayarak “hasımlarının” karşısına “benim böyle bir gücüm var” diye çıkmaya çalışıyor. Fakat buna rağmen bu cephede bile istediği dinamizmi yaratamadığı görülüyor.

     

    Bu toplumsal gücün azımsanmayacak bir kesimi bu zokaları belki yine yutacaktır. Fakat daha çok çürümüş çıkar ilişkileri üzerine bina edilen iktidar bloku ve onun etrafındaki geniş bir halkanın, batan gemideki fareler psikolojisiyle “ya batarsa her şeyimi kaybederim” hırçınlığı arasında salınıp durduğu görülüyor.

     

    AKP tabanının önemli bir bölümünün “yorgun”, eskisi kadar gözü kapalı bir güvenle hareket etmediğinin son örneğini, iktidarın satılık borazanı Rasim Ozan Kütahyalı karaktersizinin, Beyaz TV’de Boşnak halkına dönük sergilediği terbiyesizlik karşısında o cephedeki öfke patlamasıyla gördük. Ya da NATO tatbikatında bir mizansen ya da tasarlanarak yaratılmaya çalışılan bir malzeme olduğu yönünde güçlü şüpheler içeren son olay karşısında (Atatürk ve Tayyip Erdoğan’ın hedef tahtasına konulması) istenen “milli şahlanmanın” yaratılamaması da işin bir başka görüngüsüdür.

     

    Bu sefer işin öyle kolay olmadığını bilerek içerdeki en “marjinal” kesimlerle sonu belli “ittifak” arayışlarına girişiyor. Son derece gülünç bir törensellik eşliğinde aniden bir Atatürk severlik taslamaya girişmesi bunlardan biri mesela.  Ciddi rejim krizini-burjuva kesimler arasındaki dalaşı, toplumsal patlama dinamiklerinin ağırlığını boynunda bir zincir gibi taşıyan AKP’nin bizzat kendi tabanınca “ezeli düşman” olarak görülen Mustafa Kemal’i yeniden ve son derece samimiyetsiz-eklektik bir tarzda “sahiplenmesini” elbette sadece bu iç ittifak arayışlarıyla okuyamayız. Komedi niteliğindeki bu çıkışı, Ortadoğu’daki gelişmelerden, ABD’nin (ve aslında Rusya’nın da) yeni “ılımlı İslam” projesinden bağımsız olarak ele alamayız. Alamayız ama iç ittifak dengeleri açısından ciddi bir irtifa kaybının ifadesi olduğunu da görmek durumundayız. AKP ve arkasındaki iktidar bloku bu dünya hali içinde paçayı kaptırmamanın içerdeki ittifakları sağlamlaştırmaktan geçtiği refleksiyle de hareket ediyor. Bu refleks onun paçayı aynı zamanda bu “iç ittifaklara” kaptırmasının somut ifadesi oluyor.  

     

    Daha açık ifadeyle, Ergenekon-MHP ittifakının sağlamlaştırılmasına dönük çiğ bir gösteridir bu aynı zamanda. Kendi tabanı içinde bile bu Ergenekon-MHP yanaşmalığına tepki oluştuğunu düşünecek olursak, AKP’nin temsil ettiği iktidar blokunun işinin oldukça zor olduğunu anlamamız da güç olmayacaktır. Bu tıkanma ve çıkışsızlığın yarattığı zorunlu bir “ittifaktır”. Yeni midir? Elbette ki değil. Özellikle 15 Temmuz darbe girişiminden sonra netleşmiş bir “benzemezler” ittifakıdır sözkonusu olan.

     

    Ama şimdi bu ittifakın kendi  iç dengelerinde ciddi bir değişimin yaşandığını görüyoruz.  Mevcut halde çok yönlü-çok katmanlı bir krizle boğuşan ve attığı her adımla bunu hem içerde hem de dışarda daha fazla derinleştiren bir rejimle karşı karşıyayız. Tüm bunların içinden kendisi için kala kala daha fazla saldırı ve fiilen yürütülen rejim-devlet biçiminin “darbe” tarzı yöntemlerle yasal bir niteliğe kavuşturmaktır.

     

    O nedenle de 2019’da bir seçim olacağını düşünmek, daha doğrusu seçenekleri sadece burjuva parlamentarist biçimler içinden düşünerek ele almak bugünkü koşulları aslında hiç anlamamak demektir.  

     

    2018 bütçesi için getirilen “savaş” gerekçesi ya da Orta Vadeli Program’a konulan hedefler, OHAL’in kalıcılaşması, siyasi zorbalık ve saldırganlık ve daha sayabileceğimiz pek çok göstergeyle birlikte düşündüğümüzde, bu ülkede –en azından yakın dönemde- klasik anlamda burjuva seçimlerinden bahsedilemeyeceğini görmek zor olmasa gerek. Görünüşte bir ‘seçim’ yapılsa bile bunların Haziran seçimleri ya da Nisan referandumunda olduğu gibi “sivil darbeler” biçiminde seyredeceği görülmek zorundadır. O nedenle, burjuva siyasetin kimi aktörleri üzerinden hesaplar yapmak ya da emperyalist güçlerin bu iktidarın ipini çekeceğini beklemek gerçekçi olmadığı gibi tehlikeli bir aymazlığa işaret eder.

     

    Bu dünya düzeni-düzensizliği içinde, rejimin dikiş tutmaz iç ittifakları koşullarında, birikmiş toplumsal çelişkiler ve patlama dinamiklerinin gölgesinde, kısacası içerde ve dışarda birikmiş onca krizi dinamiği içinden “normal” seçenekler içinden düşünmek mümkün değildir. “Bu şöyle olacak böyle olacak” gibi kesin öngörülerin de mümkün olmadığı gibi. 

     

    Önümüzdeki günler  yeni darbelere, beklenmedik patlamalara, birbirini tetikleyip karmaşıklaşacak ekonomik-siyasi ve çok boyutlu krizlere, faşist baskı ve saldırganlığın tırmanması ve savaşlara  gebedir. 

     

    Fakat bu olasılıkların seyri, olayların hangi yönde nasıl gelişeceği, işçi ve emekçilerin, giderek ağırlaşacak kriz koşulları ve çok boyutlu saldırılar karşısında kendi mücadele mecralarını açıp açmamalarına bağlıdır.