• Paylaş

    KATEGORİ : GÜNCEL

    Eklenme tarihi : 2014-02-25
  • Marx, Proudhon’un değer düşüncesinin yaratılışına ilişkin fikirlerini, “tarihsel ve anlatımcı yöntem” kullanarak ortaya koyduğu için eleştirir

    Felsefenin Sefaleti / Proudhon'un Sefaletin Felsefesi'ne Yanıt'tan / Marks - Engels

    [...] Marx Felsefenin Sefaleti adlı eserin birinci bölümüne, Proudhon’dan yaptığı alıntıyla başlar.

    DOĞAL ya da sınaî tüm ürünlerin insanın yaşamasına katkıda bulunma yeteneklerine, özel olarak, kullanım-değeri denir; başka bir şeye karşılık olarak verilme yeteneklerine de değişim-değeri... Kullanım-değerinin değişim-değeri biçimine gelmesi nasıl olur?.. (Değişim)-değeri düşüncesinin üzerine iktisatçılar yeterince eğilmemişlerdir. Bundan ötürü bunun üzerinde durmak bizim için zorunluluk oluyor. Gereksinme duyduğum şeylerin birçoğu doğada çok az miktarlarda bulunduğundan ya da hiç bulunmadığından, kendimde eksik olan şeylerin üretimine yardımcı olmak zorundayım. Ve bu kadar çok şeye birden el atamayacağıma göre, başka insanlara, işbirliği yaptığım çeşitli işlerle uğraşan kimselere, ürünlerinin bir kısmını benimkilerle değişmelerini önereceğim. (Proudhon, c. I, Böl. II.)

    Marx, Proudhon’un değer düşüncesinin yaratılışına ilişkin fikirlerini, “tarihsel ve anlatımcı yöntem” kullanarak ortaya koyduğu için eleştirir; çünkü bu şekilde, somut tarihsel koşullar gözardı edilmektedir: Değer denen kavramı tanımlamak için verili koşullara dayanarak genelleme yapmak, onu basitleştirerek soyut bir ifadeye dönüştürmektir. Bir olayın ya da durumun gerçekte ne olduğunu anlayabilmek için onu bulunduğu koşullar altında edindiği biçimiyle dondurup incelemek ya da tarih içinde hangi aşamalardan geçtiğini sebep sonuç ilişkisine dayandırmadan betimleyici bir tarzda ortaya koymak, diyalektik bakışa aykırıdır ve Marx Proudhon’u bu yüzden eleştirmektedir. Peki, Proudhon’un yukarıda alıntılanan eserinde yanlış olan bakış açısının doğrusu nedir? Engels, Klasik Alman Felsefesinin Sonu adlı eserinde, Hegel felsefesinin devrimci yanından söz ederken aslında bu soruya da cevap vermiş oluyor:

    Dünyanın bir hazır şeyler karmaşası olarak değil, görünürde istikrarlı şeylerin, en azından beynimizdeki zihinsel yansıları olan kavramlar gibi, kesintisiz bir oluş ve yokoluş değişikliğinden geçtikleri, görünürdeki bütün tesadüfîliğe ve anlık gerilemelere rağmen sonunda ilerleyen bir gelişmenin kendini kabul ettirdiği bir süreçler karmaşası olarak görülmesi gerektiği düşüncesi -bu büyük temel düşünce özellikle Hegel’den beri günlük bilince öylesine işlemiştir ki bu genellikte artık neredeyse hiçbir itirazla karşılaşılmaz. Fakat onu lafta kabul etmekle, onu gerçeklikte ayrıntılı olarak, araştırmaya konu olan her alanda uygulamak iki farklı şeydir. Araştırmada hep bu görüş açısından yola çıkılırsa kesin çözümler ve ebedi doğrular talebinden kesin olarak vazgeçilir; edinilen tüm bilginin zorunlu olarak sınırlı olduğunun, edinilmiş olduğu şartlarla koşullu olduğunun daima bilincinde olunur; hala yaygın olan eski metafiziğin doğru ve yanlış, iyi ve kötü, özdeş ve değişik, zorunlu ve tesadüfi gibi aşılmaz karşıtlıklarının da etkisinde kalınmaz artık; bu karşıtlıkların ancak göreli geçerliliğe sahip olduğu, şimdi doğru diye bilinenin, gizli, daha sonra ortaya çıkacak yanlış bir yanı da olduğu gibi, şimdi yanlış diye bilinenin de doğru bir yanı olduğu ve bu doğru yanı yüzünden önceleri doğru diye bilindiği; iddia edilen zorunluluğun salt tesadüflerden ibaret olduğu ve güya tesadüfi olanın, ardında zorunluluğun gizlendiği biçim olduğu bilinir- vesaire.[1]

    Daha sonra Marx, Proudhon’un değişim değeri ile kullanım değeri arasındaki ilişkiye değindiği bölüme geçer. Proudhon Sefaletin Felsefesi adlı eserinde kendisinden önceki iktisatçıların bunu açıkça ifade etmediklerini ve değişim değeri ile kullanım değeri arasında ters orantılı bir ilişki bulunduğunu ilk olarak kendisinin keşfettiğini belirtir.

    İktisatçılar değerin ikili niteliğini çok iyi açıklığa kavuşturmuşlar, ama onun çelişik niteliğine aynı kesinlikle işaret etmemişlerdir; işte bizim eleştirimizin başladığı yer burası... İktisatçıların çok basit görmeye alıştıkları kullanım-değeri ile değişim-değeri arasındaki şaşırtıcı karşıtlığa dikkatleri çekmiş olmak çok bir şey değildir: öne sürülen ve içine girmek görevi bizim olan bu basitlik, derin bir sır saklamaktadır... Teknik terimlerle söylemek gerekirse, kullanım-değeri ile değişim-değeri, birbirine ters orantılıdırlar.

    Marx bu sırra Proudhon’dan önce Sismondi ve Lauderdale tarafından da dikkat çekildiğini, bu iktisatçıların eserlerinde benzer ifadeleri kullanarak değişim değeri ile kullanım değeri arasındaki zıtlıktan söz ettiklerini ortaya koyar. Daha sonra değişim ve kullanım değeri arasındaki zıtlığı kısaca şöyle açıklar:

    Talep aynı kalıp arz arttığında bir ürünün değişim-değeri düşer; bir başka deyişle, talebe kıyasla bir ürün ne denli bollaşırsa, o ürünün değişim-değeri ya da fiyatı da o denli düşer. Vice versa: Talebe kıyasla arz ne denli zayıf olursa, arzedilen ürünün değişim-değeri ya da fiyatı da o denli yükselir: Bir başka deyişle, arzedilen ürün miktarı ne denli az olursa, fiyatlar da o denli yüksek olur. Bir ürünün değişim-değeri o ürünün bolluğuna ya da azlığına, ama her zaman talebe göre bolluğuna ya da azlığına bağlıdır. Azdan da öte, kendi türünde tek olan bir ürün düşününüz: Bu biricik ürün, kendisi için talep yoksa, boldan da öte, gereksiz olacaktır. Öte yanda miktarı milyonları bulan bir ürün düşününüz. Bu ürün talebi karşılamıyorsa, yani onun için çok fazla talep varsa, her zaman için kıt olacaktır.

    Marx, yukarıdaki açıklamayı yaparken Proudhon’un ele almadığı çok önemli bir ayrıntıya dikkat çeker. Bir ürünün bolluğu da kıtlığı da taleple doğrudan bağlantılıdır ve Proudhon, üretimin o ürüne gösterilen ya da gösterilecek olan talep doğrultusunda belirlendiğini gözardı etmiştir.

    Öyle ki, ilkeyi sonal sonucuna dek izleyerek, kişi, kullanımları vazgeçilmez olmakla birlikte miktarları sınırsız olan şeylerin karşılıksız edinilmeleri gerektiği ve hiçbir işe yaramasa da son derece kıt olan şeylerin hesaplanamayacak kadar yüksek fiyatları olması gerektiği sonucuna, dünyadaki bu en mantıki sonuca varsın. Uygulamada bu aşırı uçları bulmanın olanaksız oluşu güçlüğün üstüne tüy dikmektedir: Bir kere, insan tarafından üretilmiş hiçbir ürün sınırsız miktarda olamaz; öte yandan, en kıt şeyler bile kaçınılmaz olarak belirli bir ölçüde yararlı olacaklardır, tersi durumda bunların hemen hiçbir değeri olamayacaktır. Kullanım-değeri ve değişim-değeri böylece, yaratılışları gereği sürekli olarak birbirlerini dıştalama eğilimi göstermelerine karşın, karşı konulmaz bir biçimde birbirlerine bağlıdırlar. (c. I, s. 39.)


    Proudhon, insanın üretimle içinde bulunduğu ilişkiye başaşağı bakmaktadır. Örneğin ekmek az üretiliyorsa yani ekmek kıtlığı çekiliyorsa fiyatı da o oranda yüksek olur; ama çok fazla üretiliyorsa yani ekmek bolluğu söz konusuysa fiyatı düşer. Peki, ekmeğin çok ya da az üretilmesini gerektiren koşul nedir? Ekmeğe duyulan ihtiyaçtır. Talepten bağımsız olarak üretim yapan tek şey doğadır; çünkü doğada “hiçbir şey -ister yüzeyde gözlemlenebilen sayısız görünür rastlantılarda olsun, ister bu rastlantılardan tevarüs eden ve düzenliliği doğrulayan doğrudan sonuçlarda olsun- bilinçli istenen bir erek olarak meydana gelmez” (age, s. 55) O halde üretim ilişkilerinin geliştiği bir toplumda Proudhon’un, talebi gözardı ederek oluşturduğu formülünün bir değeri kalmaz.

    Proudhon bolluğu kullanım-değeri ve kıtlığı da değişim-değeri olarak sunduktan hemen sonra kullanım-değerini arz ile ve değişim-değerini de talep ile bir tutar. Değişim-değeri yerine "tahminî değer"i, kullanım-değeri yerine de “yararlılık” ifadesini kullanır. Daha sonra da bu iki değerin karşıtlığına yol açan şeyin özgür irade olduğunu söyler. Ona göre özgür alıcı ve özgür üretici özgür iradesini feda etmelidir. Marx bu noktada öncelikle arz ve talebin birbirinin karşısına konulamayacağını çünkü her ikisinin de bir diğerini kendi içinde barındırdığını söyler. Örneğin bir üretici bir ürünü arzederken onun masrafını çıkarabilmek için alıcıdan para talep eder. Aynı şekilde alıcı da bir ürünü edinebilmek için karşı tarafa belli bir miktar para arz etmek zorundadır. Böylece talep, arz konumuna; arz da talep konumuna gelir. Marx bu şekilde Proudhon’un soyutlamasını çürütmüş olur. Üreticinin özgürlüğü konusunda ise Marx, üretim araçlarının çoğunu dışarıdan edinen ve üretimin sürekliliğini sağlayabilmek için ürününü ürettiği anda satmak zorunda olan üreticinin aslında özgür olmadığını; üretici güçlerin gelişimiyle üretimin birbirine paralel gittiğini belirtmiş; aynı şekilde alıcının özgürlüğünün de gereksinimleri ve sahip olduğu araçlarla sınırlı olduğunu eklemiştir.

    Marx’a göre Proudhon’un diyalektiği “kullanım-değeri ile değişim-değeri yerine, arz ile talep yerine; kıtlık ile bolluk, yararlılık ile tahmin, her ikisi de özgür irade şövalyesi bir tek üretici ile bir tek tüketici gibi soyut ve çelişik kavramlar koymaktan” ibarettir.

    Proudhon daha sonra kullanım değeri ve değişim değerinin bir sentezi olarak oluşturulmuş değer ya da sentetik değer ifadesini kullanır. Üretim maliyetini de bu kavramdan yola çıkarak açıklayacaktır.

    *
    Marx eserin ikinci bölümüne Proudhon’un “oluşturulmuş değer” kavramını tanımlayarak başlıyor. “Yararlılık bir kez kabullenildi mi, emek, değerin kaynağıdır. Emeğin ölçüsü zamandır. Ürünlerin göreli değeri, üretimleri için gerekli emek-zamanı ile belirlenir. Fiyat, bir ürünün göreli değerinin parasal ifadesidir. Ensonu, bir ürünün oluşturulmuş değeri, o ürünün içerdiği emek-zamanı tarafından oluşturulmuş değerden ibarettir.

    Proudhon oluşturulmuş değeri kendi keşfi olarak ortaya koysa da bu kavramın daha önce Adam Smith ve J. B. Say tarafından çok belirgin olmamakla birlikte kullanıldığını da belirtir. Marx, Proudhon’un kullanım değeri ile değişim değeri arasındaki çatışmanın çözümü olarak ortaya koyduğu düşüncenin, aslen Ricardo’da değişim değeri formülü olarak ifade edilmiş olduğunu gösterir. Ricardo, "Metaların göreli değeri, yalnızca üretilmeleri için gerekli-emek miktarına tekabül eder" diyerek değişim değerini formüle eder. Değişim değerinin bu formülü, Proudhon’un iddia ettiği gibi oluşturulmuş değere eşit değildir; çünkü oluşturulmuş değerin iki ayağından birini oluşturan kullanım-değeri, emek-miktarı ile ölçülemez. Bunu Marx, Kapital’in birinci cildinin birinci bölümünde (s.49) net bir biçimde ortaya koyar:

    Bir şeyin yararlılığı, onu, bir kullanım-değeri haline getirir. Ama bu yararlılık, belirsiz bir şey değildir. Metaın fiziksel özellikleriyle sınırlı olduğu için, o, metadan ayrı bir varlığa sahip değildir. Demir olsun, buğday olsun ya da elmas olsun, bir meta, bu nedenle, maddi bir şey olduğu için, bir kullanım-değeridir, yararlı bir şeydir. Metaın bu özelliği, o metaın yararlı niteliklerinden yararlanmak için gerekli olan emek miktarına bağımlı değildir. [2]

    Proudhon’a göre, bir ürünü yaratmak için gereken emek zamanı, bu ürünün arz ile talep arasındaki gerçek oransal ilişkisini gösterir. Yani en kısa sürede üretilen ürün, en çok gereksinim duyulan üründür. Toplumlar da üretimde öncelikli olarak kısa sürede üretilen bu en faydalı ürünleri ortaya koyar ve daha uzun sürede üretilen ürünleri üretmeye doğru yol alır. Marx ise bu durumu, üretimi, sınıfların uzlaşmaz karşıtlığının tetikliyor olduğu gerçeğinden yola çıkarak açıklar:

    İşler M. Proudhon'un hayal ettiğinden çok başkadır. Uygarlık başlar başlamaz, üretim de, zümrelerin, tabakaların, sınıfların uzlaşmaz karşıtlığı üzerine, ve ensonu, birikmiş emek ile fiilî emek arasındaki uzlaşmaz karşıtlık üzerine kurulmaya başlar. Uzlaşmaz karşıtlık yoksa, ilerleme de olmaz. Bu, uygarlığın günümüze dek izlediği yasadır. Şimdiye dek üretici güçler bu sınıfların uzlaşmaz karşıtlıkları sisteminden ötürü gelişmiştir. Şimdi tutup da, bütün işçilerin tüm gereksinmeleri karşılanmış bulunduğundan insanlar artık kendilerini daha yüksek düzeydeki ürünlerin -daha karmaşık sanayilerin- yaratılmasına verebilirler demek, sınıfların uzlaşmaz karşıtlığını bir kenara itmek ve tüm tarihsel gelişimi başaşağı çevirmek olur. Bu, Roma imparatorları [sayfa 60] zamanında yapay havuzlarda yılanbalıkları beslendiği için, tüm Roma halkını bol bol beslemeye yetecek besin vardı demek gibi bir şeydir. Gerçekte tam tersine, Roma aristokratları zehirli yılanbalıklarına yem diye atabilecekleri kadar çok köleye sahiplerken, Roma halkının ekmek bile almaya yetecek parası yoktu.

    Dipnotlar
    [1] Engels, L.Feuerbach ve Klasik Alman Felsefesinin Sonu, çev. İsmail Yarkın, İstanbul: İnter Yay., 1999, s. 45-46.
    [2] Marx, Kapital, c.1, s. 49 (http://www.kurtuluscephesi.com/marks/kapc107.html#21)