• Paylaş

    KATEGORİ : GÜNCEL

    Eklenme tarihi : 2017-03-14
  • "Filozoflar dünyayı yorumlamakla yetindiler, oysa esas olan onu değiştirmektir" tezi parolamız olmalı

    Tanur Oğuz Gündüzalp

     

    Son yıllarda felsefe şaşırtacak bir biçimde Türkiyeli aydın ve entelektüellerin gündemine giriyor. Değişik kesimlerden ve kuşaklardan hemen her kategoride birileri çıkıyor, adeta döktürüyor!.. Adımız çıkmış, fazla düşünmeyi, fikir üretmeyi, ideolojik mücadeleyi çok seven bir halk da değiliz. Tartışmalarımızın münakaşa olarak algılanması da o yüzdendir ve yine o yüzdendir ki hemen her tartışmanın karakolda biteceği esprisine kaynak olması.

     

    Geçmiş yıllarda yapılan ve hala yapılmakta olan felsefe tartışmaları zirveyi oluşturdu. Felsefeye olan ilgimiz zaman zaman azalarak da olsa devam etti sonraki yıllarda. Ne oluyor, nasıl yorumlamalıyız bu yoğun ilgiyi? Geçici bir heves mi? Kurnaz bir illüstrasyon ya da manipülasyon mu? İçeriksizleştirmek mi? Yaşamdan koparmak, şeyleştirmek mi felsefeyi? Postmodernizmin piyasa fetişizminin düşünsel eylemi, yani metalaştırmak mı düşünceyi ve felsefeyi? Yabancılaşan, hiçleşen homo-sapiens'in uykusundan uyanıp insansılaşmasından duyulan korkunun dışavurumu mu? Bireyin bireyselliğini kutsayıp toplumun atomizasyonuna karşı, parçalanan atomun yeni bir toplum ve toplumsal sistem kurma hedefiyle ileri bir formda yeni bir toplumsallaşmaya evrilmesinden ürküntüye kapılması mı neoliberallerin, postmodernistlerin, yapı-sökümcülerin, yapı-bozumcuların vs. bilcümle entel liboş takımının? Nedir bu yakın alakanın sebeb-i hikmeti?

     

    Düne kadar sessizlik kuyusunda boğulmaya çalışılırdı her türlü düşünce akımı. Sapkın ve sapık fikirli kafaların ürünüydü hepsi ve cevap bile vermeye gerek yoktu. Yetmedi; yemedi çünkü fikir sahipleri! Enva-i çeşit karşı fikir üretildi çürütme iddiasıyla bilimsel düşünce akımlarını. Bazen birincisi, bazen ikincisi bazen de ikisi birlikte terör estirdi üreten beyinler üzerinde. İletişim tekelini de ellerinde bulundurmanın avantajıyla adaletsiz, eşitsiz ve adice yalan propagandalarını kustular kitlelerin üstüne.

     

    Yine başa çıkamadılar...Ezen-ezilen, sömüren-sömürülen, haklı-haksız, emek-sermaye çelişkisi varlığını sürdürüyor, üstelik eşitsiz koşullarda, üstelik silahsızlandırılarak. Günden güne en alttakilerle aradaki uçurum büyümeye devam etti. Bugün üçüncü bir tür saldırı yöntemiyle yüz yüze düşünce akımları. Devşirme aydınlar, devşirme entelektüeller, devşirme akademisyenler aracılığıyla kendi silahımızla vurmak istiyorlar bizi. Aslı varken taklidine değer vermez kimse. Ama kendiliğinden de değer kazanmaz hiçbir şey.

     

    Bu alanda iyiniyetli olanlarını da dahil ederek namussuz olanlara; felsefe alanında başka bir tehlike söz konusu. Artık kimse Marksist ekonomi–politiği ütopya, diyalektik materyalizmi safsata olarak göremiyor. Az çok dikkate alınmak isteyen her kim olursa Marksist felsefeye, ekonomi–politiğe, diyalektiğe, tarihsel materyalizme, Marks ve Engels'e gönderme yapmak zorundadır. Her kim felsefe, ekonomi-politik, toplum, insan, evrim, devrim, devlet, emperyalizm, üretim, vb. kavramları üzerine pek iddialı laf edecekse, Hegel'i, Marks'ı, Engels'i, Lenin'i, Darwin'i, Rosa'yı, Bebel'i vb. anmadan edemez. Sebebi açıktır, mihenk taşıdır bunlar, yok sayamaz kimse.

     

    Yapabilecekleri tek şey vardır ve o yola başvuruyorlar kaçınılmaz olarak;

     

    Birincisi; felsefeyi tarihten, toplumdan, doğadan ve yaşamdan koparıp soyutlamak.

     

    İkincisi; Marksist felsefeyi diyalektik-tarihsel materyalizm yönteminden ayırmak, materyalist felsefeyle kategorik ayırımlara zorlamak ve akademisyenleştirmek!

     

    Bu ciddiye alınması gereken bir tehlikedir. Farkına varmak, tedbirli, uyanık ve hazır cevap olmak zorundayız.

     

    Marks'ı ve Engels'i düşünelim; her ikisi de çağlarında akademik çalışmayla sınırlasalardı kendilerini liberal burjuvazi baştacı ederdi tartışmasız olarak her iki ustayı. Yine tartışmasız olarak dönemin bilimsel-akademik çevrelerinde mutlak biçimde otorite olurlardı. Onlar prim vermediler hiçbir satın alma girişimine ve işçi sınıfı mücadelesinin tam da orta yerinde her zaman eylem adamı kimlikleriyle yer aldılar. 1848 Almanya, Hollanda, Avusturya burjuva demokratik devrimleri, Fransa iç savaşı,1871 Paris Komünü, 1. ve 2. Enternasyonal'in toplanması, Alman, Fransız komünist partilerinin kuruluşu, komünistlerin birliği mücadelesi (Lasallecilerle, Eisenachçıların birliği), Gotha ve Erfurt program eleştirileri sadece küçük birkaç başlıktır eylem adamı olduklarına dair.

     

    Lenin'in Marks'tan ve Engels'ten ayrıştırılması çabası da dikkat çekicidir. Küçük burjuva aydınları ve liberal çanak yalayıcılar Bolşevik Partisi önderi Lenin'i Rus devriminin baş sorumlusu görüp örnek alınmasını engelleyerek, düşünce akımı derecesine indirgedikleri Marks ve Engels'ten ayrıştırmaya çalışırlar. Fakat bu tutumun altında da burjuvazinin bilim, felsefe ve devrimden korkusunun çaresizliği yatar. Keza Stalin'e her cepheden saldırılmasının da bizce anlaşılır "nesnel" sebepleri vardır.

     

    Bu konuda uzun sözün kısası şudur; suya sabuna dokunmazsan, akademik çerçevede laf üretir, hayatla ilgilenmezsen, terbiye edilmiş, ehlileştirilmiş Marksizm ve iğdiş edilmiş Marksistler burjuva dünyada kendilerine her daim yer bulurlar. Parti, devrim, işçi sınıfı, artı-değer, sınıf mücadelesi, sömürü, vs. dersen dinozorsun, soyun yok olmuş, sen de yok edilmesi gerekenler arasındasındır. Marks'ın "Filozoflar dünyayı yorumlamakla yetindiler, oysa esas olan onu değiştirmektir" tezi parolamız olmalı. Hayatın içinde, sınıf mücadelesinin gümbür gümbür nabız atışları arasında Marksizm ve materyalist felsefe önceliğimiz olmalı kesinlikle!..

     

    Marksizm salt bir ideoloji değildir, salt bir dünya görüşü, salt bir düşünce akımı değildir. Marksizm’in üç temel bileşeni vardır ve bunlar Marksizm’in sacayakları, olmazsa olmazlarıdır. Sınıf mücadelesi, ekonomi-politik, felsefe!.. Kaynaklarını da dönemin (18.yüzyıl) bilimsel gelişme, sanayi devrimi ve tarihsel-toplumsal birikimlerin ürünü olarak, Alman İdeolojisi ve felsefesi, Fransa'da sınıf savaşımları, İngiliz ekonomi–politiğinden almıştır Marksizm. Dolayısıyla sınıf mücadelesini reddeden bir sosyalizm, sınıf çelişkilerini, artı-değer sömürüsünü, emek-sermaye çelişkisini reddeden bir ekonomi-politik, diyalektik ve tarihsel materyalizm yöntemini ve felsefi materyalizmi dıştalayan felsefi bir akım her şey olabilir ama asla devrimci Marksizm olamaz(!)

     

    Konferans salonlarına tıkılmış Marksizm ya da felsefe; kokteyllere, şarap kadehleri kaldırılarak sıkıştırılıp ehlileştirilmiş Marksizm ya da akademik tezlerle retorikleşmiş Marksizm, Marksizm değildir. Etrafımıza dönüp bir baktığımızda kendisine filozof deyip -sosyalist ya da Marksist filozof deyip-, üstelik günlük siyasal mücadele içinde bir gram katkıda bulunan bir tek örnek veremeyiz. Yoktur! Bu da tesadüf değildir.

     

    Namuslu bir devrimci Marksist, namuslu bir aydın, namuslu bir filozof hayatın içinde olmalı, hayatı ve yaşamı değiştirme ideali ve iddiası taşımalıdır...