• Paylaş

    KATEGORİ : Yok

    Eklenme tarihi : 2017-01-07
  • Lale Çolak yoldaşı 8 Ocak 2002'de, böyle karlı bir günde kaybettik

    85′li günler… Bayrampaşa Cezaevi Hastanesi‘nin gürültüyle açılan demir kapısı… Tesadüfen görüş günü yatıyorum hastaneye, askerlerin tüm engellemelerine rağmen kucaklamaya çalışan dost eller ve Lale‘nin sevinç çığlıkları arasında giriyorum içeriye.

     

    Lale’yle hastanede geçireceğimiz yaklaşık 145 gün böylesine sımsıcak başlamıştı. Onu ben karşılayacaktım, ama Kartal Cezaevi idaresi korkudan erken davranıp tüm direnişçileri henüz 70′li günlerdeyken getirince, beni karşılayan o oldu. Daha ilk günden pazarlığını yapıp kurallarını koydu Lale; “Bak, ben direnişte neler yapılması gerektiğini biliyor ve yapıyorum, özel bir ilgi ve muamele kesinlikle istemiyorum, eğer abartacaksan eşyalarını hiç boşaltmadan cezaevine geri dönebilirsin!” Bu kadar açık ve netti. Ölüm Orucu eylemi de onun için herhangi bir devrimci faaliyet kadar doğaldı.

     

    İlerleyen günlerde yaptığımız sohbetlerde sık sık böyle bir eylemdeki duruşu konuşur, tartışırdık ve o, günlük yaşamındaki doğallığı, disiplini ve tavizsizliği ile gösterirdi olması gerekeni. Düzenli olarak okur, mektuplarını yanıtlar, okuduğu kitaplardan notlarını alır, çalışmalarını yapar, arada çok sevdiği scrabble için zaman ayırır ve bu arada sıvı, tuz, şeker alımını aksatmaz, yürüyüşünü ihmal etmezdi. Son günlere kadar bu disiplinini hiç bozmadı, vücudu iyice kötüleştiği zamanlarda ise düşmanın anlamaması için çaba harcıyor, çeşitli yol ve yöntemler geliştiriyordu. Kusmaya çok erken başlamıştı ama ne sayıma gelen askerler ne bakanlığın görevlendirdiği heyet ne de hastanenin sağlık ve temizlik çalışanları bu durumu son haftalara kadar farkedebildi. Sadece yüzündeki ve ellerindeki yaraları saklayamıyor, bu da onu oldukça üzüyordu. Yaralar ilk oluşmaya başladığında, kapının her açılışında elini okuduğu kitabın ya da yazdığı defterin arasına saklayarak göstermiyordu ama yüzü için yapacak bir şey yoktu.

     

    Hastanenin K Blok‘unda kalıyordu kadın direnişçi ve hastalar. Blok, dörder kişilik üç odadan oluşuyordu ve biz farklı siyasetten bir hasta arkadaş ve adli suçtan yatan bir kadınla birlikte ilk odada kalıyorduk. Genelde cezaevlerinde yaşamı kolaylaştıracak belli kurallar olur; yatakhanede sigara içilmemesi, ışığın belli bir saatte kapatılması, sessizlik saatleri gibi. Lale odamızdaki tek direnişçiydi, yaşamı onun ihtiyaçlarına göre düzenleyip kolaylaştırmak gerekiyordu fakat Lale buna izin vermemişti, “İnsanları sıkıştırıp, üzmenin alemi yok, onlar gerekli düşünceliliği gösterirler herhalde, hem benim de biraz genişlemeye, bazı hassasiyetlerimi gidermeye ihtiyacım var” diyordu. Hassasiyetten kastettiği, gözlerinin ışıktan rahatsız olmasıydı. Guatr hastalığı vardı ve 19 Aralık‘tan kısa bir süre önce ameliyat olmuştu.

     

    Lale, direniş boyunca bu genişliğini sürdürdü. Onu tanıyanlar bilirler normalde insanların anlamsız, küçük burjuva alışkanlık ve isteklerine karşı tavizsiz bir duruş sergiler ve değiştirip dönüştürmek için kavga bile ederdi. Direniş süresince bir şeyleri değiştirip dönüştürürken daha dikkatli, sabırlı ve kavga etmeden yapmak için özel bir çaba gösterdi. Odadaki felç geçirmiş, on yıldır tutsak olan ve koğuş ağalığı bile yapmış teyzeyi bile yola getirmiş, hot zotlarının bize sökmeyeceğini kırmadan, incitmeden kavratmıştı. Kadın herkese kafa tutarken Lale’nin bir dediğini iki etmiyordu.

     

    Odanın duvarlarını çeşitli resimlerle süslemişti Lale. İstanbul sevdası kendini burada da göstermişti. Gelen kartlar, resimler arasında İstanbul resimleri göze çarpıyordu hemen. Bizim hayallerimizi de süslüyordu İstanbul. Ben hiç bilmediğim için birlikte turlayacaktık emekçi semtlerin tozlu sokaklarını. 1 Mayıs, Gazi ilk uğrak yerlerimiz olacaktı. “Her yerde yapışma eteğime” demeyi de ihmal etmeden süslüyor, genişletiyordu hayallerimizi; Eminönü’nde balık ekmek, Piyer Loti’de çay. Tabii paramız olunca… Ben de Çukurova’nın sıcaklığına davet ediyordum onu. Tatlıyı çok sevdiğini bildiğimden halka tatlı ve künefeyi ekliyordum gezi menüsüne.

     

    Odamızdaki süslü duvar herkesin ilgi odağıydı. Tutsakların ve tutsak yakınlarının yanı sıra, hemşireler ve doktorlar da geldiklerinde bu duvarın önünde birkaç dakika geçirmeden duramıyorlardı. Çok sevimli bir bebek resmi vardı duvarımızda. Japon mu, Moğol mu olduğuna karar veremediğimiz bu bebek, gülümseyen yüzüyle herkeste mutluluk hissi uyandırıyor, kimse “Ayy ne sevimli” demeden geçemiyordu. Adalet Bakanlığı‘nın müdahale heyeti içiinde her haliyle “Ben faşistim” diyen bir psikolog vardı, o bile bu resimden çok etkilenmiş fakat bu beğenisini ‘kendince’ dile getirmişti; “Yaşamı çok sevdiğin anlaşılıyor, duvarını çok güzel süslemişsin, yaşamı bu kadar severken ölüm orucu yapmak anlamsız değil mi, yaşarken daha çok şey yapabilirsin öyle değil mi?” Kendince Lale’yi sıkıştırdığını düşünüyordu ki, pis pis sırıtmaya başlamıştı. Lale hemen cevabı yapıştırdı. “Asıl bu yüzden ölüme yatıyoruz, yaşamı çok sevdiğimiz ve insanca yaşamak istediğimiz için, ama sizin insanca yaşamayı anlayacağınızı hiç sanmıyorum, sırf yaşamak için onurunuzu bile satarsınız siz”.

     

    Bu doktor, Lale tarafından sık sık bozulmasına rağmen gelip sohbet etmeye çalışır dururdu Bir gün Lale, istenmediklerini bilmelerine rağmen neden ısrarla gelmeye devam ettiklerini sormuştu heyete ve bu psikologa da dönüp “Özellikle siz” diye vurgulamıştı. Psikolog, görev, zorunluluk gibi bildik gerekçeleri sıralamış; sonra da Lale’ye, “Kızıp dursan da en azından açık yüreklilikle her şeyi söylüyorsun, ben de her defasında bu defa ne diyecek diye merak ediyorum” demişti. Bu bizim için epey bir espri konusu olmuş, “Biz adamdan kurtulalım diyoruz, meğer bizimki daha çok çekiyormuş” diye Lale’ye takılıp durmuştuk.

     

    Aynı heyet içinde daha insancıl duran bir kadın doktor dikkatimizi çekiyordu. Bu konuşmadan sonra heyet dışarıya çıkmış, kadın doktor tek başına tekrar odaya dönerek Lale’ye, “Çok güzel bir soru sordun, aslında onurlu davranıp karşı çıkmalıyız bize bu görevi verenlere, bazı arkadaşlarımız bunu yaptı da… Fakat ben kendi adıma hem cesaret edemedim. Hem de az çok duyarlı olan bizler de gelmezsek tamamen onların eline kalacaksınız diye düşünüyordum” deyince Lale çok duygulanmıştı. Tavrının kişilere yönelik olmadığını, aralarında iyi kişiler olduğunu bildiğini, ama zorla müdahalenin tıp etiğine bile uygun olmadığı halde bunun kabul edilmesinin çok da anlaşılır gelmediğini anlattı. Daha sonrasında bu doktorla hoş bir ilişki tutturdu Lale.

     

    Süreç içerisinde eylemi doğru bulup bulmamalarından bağımsız olarak genel bir saygı havası oluşmuştu tüm hastane personelinde. Askerinden doktoruna, temizlik personelinden hemşiresine kadar herkes daha dikkatli ve özenli davranıyordu. Özellikle Lale’nin herkese karşı gösterdiği saygılı ve dürüst yaklaşım, karşılığını fazlasıyla veriyordu. Askerler ilerleyen günlerde sayım için geldiklerinde pencerelere vurarak kontrol yapmıyor; sessizce sayımlarını alıp gidiyorlardı ya da hemşireler benim rutin kontrollerimi yapmak için geldiklerinde Lale dinleniyorsa içeriye girmiyor, dışarda ölçüyorlardı ateş ve nabzımı. İlk günlerde Lale’nin sohbetini sevdikleri için boş vakitlerinde onu ziyarete gelen hemşireler, ilerleyen günlerde içeriye girmeyip nasıl olduğunu bana soruyor, onu o halde görmeye dayanamadıklarını ifade ediyorlardı. Çok duygusal olan bazıları da gözyaşlarını tutamıyordu.

     

    İki kez blok değişikliği yapmıştık hastanede. İlk taşındığımız yerde, bloklar karşı karşıya olduğu için tel örgü kapılar arasından da olsa birbirimizi görüp konuşabiliyorduk. Kısa bir süre sonra F Tipi uygulama kendini gösterdi, araya tahta paravan yaparak iki blokun ilişkisini kesmeye çalıştılar. Biz birbirimizi göremesek de seslerimizi ulaştırmaya devam ettik tıpkı diğer F’lerde olduğu gibi...

     

    İkinci taşınmamız ise askerin isteği üzerine oldu. Üst kattaki A Blok‘ta hepimizi yeniden bir araya getirdiler. Bu blok daha önceki direnişçileri de misafir etmişti. Hatta tek tek tutmaya çalıştıkları bir dönemde hem bu blokun hem aşağının tüm odalarını kullanmışlardı. Bu taşınmalar Lale’nin vücudunu iyice yıpratmıştı. A Blok oldukça soğuktu ve tüm uğraşlarımıza rağmen kaloriferlerin yeterince yanmasını sağlayamamıştık. Bu da tüm direnişçileri kötü etkiliyordu. İçeriye şal, battaniye gibi şeylerin girmesi yasaktı, Nazımızın geçtiği ve devrimcileri seven başhemşire, deprem yardımı olarak Rusya‘dan gelen ince, hafif fakat oldukça iyi ısıtan örtülerden daha önceki direnişçilere dağıtmıştı. Kendisine bunu hatırlattığımızda depoda hiç kalmadığını, sağdan soldan bulmaya çalışacağını ama yeterli olmayabileceğini söyleyerek gitti Sahiden de bazılarının kirli, yıpranmış ve yer yer yırtılmış olmasından toplama olduğu belli olan birkaç örtüyü getirdiğinde ençok ihtiyacı olanlara pay ettik. Lale’ye de bir tane düşmüştü ama çok üşümeye başladığından yeterli gelmiyordu. Bu sorunu refakatçilerimizin yaratıcılığı sayesinde çözmüştük daha sonraki günlerde.

     

    Lale’yi en çok zorlayan son bir haftası olmuştu. Artık vücudunu denetleyemiyor, iyice kötüleştiği herkes tarafından anlaşılıyordu. Buna rağmen zorla müdahalelerin yapıldığı ve birçok devrimcinin sakat kalmasına, ölümüne sebep olan Kartal Devlet Hastanesi’ne gönderilmemek için doktorun veya heyetin geliş zamanlarında masa başında, olmadı, yatakta uyanık ve elinde kitapla gelenleri karşılamaya çalışıyordu.

     

    20 Aralık günü, her ikimiz de hazırlıksız yakalandık… Bir önceki gece ateşi yükselmişti; sabaha kadar düşürmek için uğraşmış ve uykusuz kalmıştık. Durumunun çok da iyi olmadığını bildikleri için sık sık kontrol eder olmuşlardı. Demir kapının açıldığını duymayınca doktorun odaya dalışını fark edemedik ve hiç istemediğimiz o durum yaşandı. Lale’nin Kartal’a sevk kararı çıktı ve gitmesi için ikna turları başladı.

     

    Lale o gün beni ve refakatçısı olan kız kardeşini tanımıyor, konuşmalarımıza tepki vermiyordu. Fakat demir kapı açılır açılmaz yatakta doğrulup gelenlere iyi olduğunu, Kartal’a gitmeyeceğini gösterip, anlatmaya çalışıyordu. Doktor, cezaevi müdürü, rütbeli asker ve hastane başhekiminden oluşan grup akşam saatlerine kadar birçok defa gelip gitti. Zorla götürmeye çalışmaları oldukça riskliydi, bilinci de açıktı (ne yazık ki sadece eyleme, zorla müdahaleye kilitlenmiş bir bilinç açıklığıydı ama onlar bunu fark edemiyorlardı; çünkü Lale bizi tanımasa da kendisi ve eylemiyle ilgili tüm soruları algılayıp mantıklı cevaplar veriyordu) bu yüzden de ikna etmeye çalışıyorlardı. Akşam saatlerindeyse (tam da gücü tamamen tükendiği, konuşacak hali kalmadığı sıralarda) tahliye haberi geldi. Lale artık hiçbir şeyin farkında değildi.

     

    Onunla yaşadığım günler devrimci sadeliğin, yoldaş sıcaklığının, kendi ve başkalarının hatalarına karşı tavizsizliğin ve bunu düzeltme çabasının, netliğin ve kararlılığın yoğun olarak yaşandığı günler oldu. O bir sıra neferiydi ve öylece yalın ve sade ölümsüzleşti.