• Paylaş

    KATEGORİ : AGÎRE JÎYAN

    Eklenme tarihi : 2017-10-07
  • "İslam şemsiyesi" Türk egemenlerinin başı dara düştüğünde başvurduğu bir egemenlik inşa söylemidir

    E. Berwar

     

    Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi'nin 25 Eylül'de yaptığı bağımsızlık referandumuna karşı "Bu oyunu bozacağız." diye bağırıyordu Erdoğan. 

     

    Sonra apar topar İran'a gitti. "İran ile birlikte ortak tedbirler alacağız. Bu oyunu bozacağız" dedi yine. 

     

    Dönüşte ayağının tozuyla kim oldukları açıklanmayan Kürt kanaat önderlerini topladı sarayında. Referanduma karşı çıkardığı gürültüden "kendi Kürdü"nün de rahatsız olduğunu fısıldamışlardır kullağına. 

     

    Ama bağırmadan duramıyor. Kimlikleri gizli saklı tutulan kanaat önderlerine hitap ederken de bağırmaya devam etti. "Sana bu aklı kim veriyor?" diye bağırdı yine. Her sorunun cevabı var kendisinde, her şeyi en iyi o bilir: "Sadece arkanda İsrail var. Sağ tarafına Fransa’nın eski Dışışleri Bakanı’nı almışsın, sol tarafına da bir başka Yahudiyi almışsın..."

     

    Atalar "iki düşün, bir söyle" demiş ama o, hiç düşünmeden hep konuşur. Y. Murat Bilican T24'te yayınlanan (28 Şubat 2014) "Diktatörü tanımak için 22 maddelik kılavuz" başlıklı yazısında, diktatörler için "yüksek sesle konuşurlar" der. Onları öfkelendiren bir şeyler mutlaka vardır ve her fırsatta öfkelerini kusar, avazları çıktığı kadar bağırırlar. Bağırarak konuşurlar ve "Çok konuşurlar, her konuda, çok konuşurlar. Sözü aldılar mı bırakmak bilmezler. Karşılarındaki kişi veya grubun ne düşündüğünün, ne söylediğinin bir önemi yoktur, (...) Konuşmanın içeriğinin ise pek bir önemi yoktur, söz konusu olan, gaz ve toz bulutundan ibarettir zaten." Bilican madde madde çok güzel özetlemiş diktatörlerin özelliklerini. 

     

    Fakat diktatörlerin "konuşmalarının içeriğinin önemsiz" olduğunu sanmak hata olur. Nitekim bunca bağrış çağrıştan sonra asıl meramına getiriyor lafı Tayyip: "2019 Mart ve Kasım seçimleri çok önemli bir dönüm noktasıdır. (...) En büyük desteği biz siz değerli kanaat önderlerimizden bekliyoruz". Bütün o bağrış çağrıştan geriye kalan bu oluyor. Tabii sadece bu değil.

     

    "Batının oyunu", "Yahudi Barzani", "İkinci İsrail"... Kürtlerin bağımsızlık referandumuna karşı Türkiye'de açılan cephenin gürültüsünden akılda kalan sözcükler bunlar. Konu Kürt sorunu gibi sadece "iç sorunumuz" değil, bölgesel ve uluslarlararası bir mesele olunca bunun içeriye ve dışarıya yönelik, birbiriyle içiçe geçmiş iki ayağı vardır. Tayyip de bunun farkında ki Tahran'da "İran'la birlikte" deyip duruyor. Bu mesaj ABD'ye. Ankara'ya gelince Yahudi ve Hıristiyan "üst akıl"a karşı İslam şemsiyesini açıyor!!! Bu da Kürt ve Türk muhafazakarlarına. Dikkat ettiyseniz, Türk şovenizminin referandum karşıtı kampanyasının odağına, açılan bir bayrak vesilesiyle "Yahudi imgesi" yerleştirildi. Diğer tarafta da "Hıristiyan Batı". 

     

     

    Çünkü "İslam şemsiyesi" Türk egemenlerinin başı dara düştüğünde başvurduğu bir egemenlik inşa söylemidir. Özellikle de Kürtleri kandırmanın ezberlenmiş kolay yoludur. Tarihte de böyle olmuş.

     

    Geçmişi 1500'lerin başlarına, İdris-i Bitlisi'ye kadar giden bu "İslam sancağı" altında birleşme/birleştirme politikası, II. Abdulhamid dönemi boyunca kurulan Hamidiye Alayları ve Aşiret Mektepleri'yle Kürtler içinde karşılık bulmuştur. Abdulhamid, dağılmakta olan imparatorluğu ayakta tutmak için İslami propagandayı, Hilafet sancağı söylemini etkili bir şekilde kullanmış; Kürtleri birlikte/içiçe yaşadığı Hıristiyanlara (Ermeni, Nasturi) karşı silahlandırmış; Osmanlı-Rus savaşında "cihad" çağrısıyla onbinlerce Kürdü de cepheye çekebilmiştir.

     

    "Hıristiyan Batı"ya karşı Müslümanlık kartı Abdulhamid'den sonra Birinci Emperyalist Paylaşım Savaşı'ndan itibaren İttihat-Terakki tarafından da kullanıldı. İttihat Terakki savaşın sonunda, özellikle Paris Barış Konferansı sırasında "Kürdistan'ın Ermenilere peşkeş çekileceği" propagandası yapar. Kürt ağa ve beylerindeki, Abdulhamid döneminden beri yaratılan Hıristiyan karşıtlığı kullanılarak hem Kürtlerin talepleri hasıraltı edilmiş hem de Ermenilerin taleplerine karşı müttefik hale getirilmişler (Türkiye Kurulurken Kürtler (1916 -1920) Sinan Hakan). 

     

    Ey Ahali! Kürtler, Türkler, Araplar ve Arnavutlar 600 yıldır İslam'ın destekçisi olmuştur." diye yazıyordu 13. Kolordu komutanlarından Cevdet Bey, halka hitaben kaleme aldığı bir bildiride.

     

    Devam ediyor sözlerine Cevdet Bey: "Türkler ve Kürtler birlikte İslamın temel direğidir. Onlar ayrıldıkları gün İslam zayıflayacaktır. Türkler, Kürtler olmadan tek başlarına yaşayabilirler, ancak Kürtler Arap, Fras ve Ermenilerin arasında asla Türkler olmadan tek başlarına var olamazlar.

     

    Amerika’da bulunan Ermeni Patriği bizi köleleştirecek.” (E. W. Charles Noel. Kürdistan 1919. Avesta Yay., 2014. Sf. 47). Yüzyıl önce yazılan bu satırların birebir benzerlerini bugün pekçok AKP yalakası köşe yazarından sıkça okuyoruz. 

     

    Aynı yıllarda Kazım Karabekir "Kürdistan, Ermenistan olacak" diyerek "Müslümanların parçalanmasına karşı hep birlikte kafirlere karşı mücadele etme" çağrıları yapar. 

     

    Tıpkı Karabekir paşa gibi Mustafa Kemal de "İngiliz projesi" dediği Kürtlerin taleplerine karşı "Kürt kardeşleriyle birlikte mücadele"ye çağırıyordu. 16 Haziran 1919'da Kürt Teali Cemiyeti’nin Diyarbekir şubesi başkanına yazdığı telgrafta Mustafa Kemal aynen şöyle diyordu:

     

    Devletin tam bağımsızlığıyla bekası, saltanat ve hilafetin yok olmaktan kurtulması uğrunda katlanmaya hazır olduğunuz fedakârlık derecesine ve bana karşı olan sevgi ve itimadınıza emniyetim tamdır. Kürtlerin devletten ayrılarak İngilizlerin himayesinde bağımsız Kürdistan kurmaları teorisini tasvip etmem. Çünkü bu teori, muhakkak Ermenistan lehine İngilizler tarafından tertip edilmiş bir plandır.” (Türkiye Kurulurken Kürtler (1916 -1920) s.158. Sinan Hakan).

     

    Kürtlere seslenirken saltanat ve hilafetin yaşatılmasına vurgu yapan Mustafa Kemal'in daha sonraki ilk icraatlarından biri hilafet ve saltanatı kaldırmak olur. Tıpkı 1921 Anayasası'nda Kürtlere vaadedilen özerkliğin 1924 Anayasası’yla çöpe atılması gibi.

     

    Laik cumhuriyet 1990'larda bu defa yükselen Kürt hareketine karşı İslam şemsiyesi ve din hassasiyetini yine cepheye sürdü. Devletin Hizbullah adı altında örgütlediği paramiliter çeteler bir yandan Kürtler arasında "din elden gidiyor" propagandası yaparken diğer yandan binlerce yurtsever Kürdü katletti, domuz bağlarıyla, işkencelerle yüzlercesini kaybetti.

     

    Anlaşılacağı üzere dara düşünce Türk egemen sınıfları Kürtlere karşı din silahını kuşanmış. Kürt ağa ve beyleri de bu zokayı kolayca yutmuş. Bu, sadece bir cahillik değildi kuşkusuz; onlara tanınan küçük ayrıcalıklar, basit menfaatler din hassasiyetiyle ve korkularla birleşince gönüllü itaat oluşuyor/du. Neticede bu tarihin kaybedeni ise hep Kürt halkı olmuş. 

     

    Bu uzun tarih tecrübesinden bugüne gelelim... İçerde Kürt sorununun ağır basıncı altındaki Türkiye'nin Güney sınırında bir Kürt devleti istemeyeceği kesin. Fakat bunu engelleyebilme kudreti var mı orası belli değil. İçerde birikmiş ve artık sürdürülemez hale gelen yapısal sorunlarla boğuşan Türk egemenlik sistemi Erdoğan eliyle çılgınca bir faşist saldırganlıkla ayakta durmaya çalışırken Güney Kürdistan ve Rojava etkisiyle güç ve direnç kazanacak olan Kürt muhalefetiyle başedemeyeceğini, yani bir "beka sorunu" yaşayacağını düşünmektedir. Tam da bu yüzden Güney'deki Kürt referandumunu engellemeye ya da hiç değilse erteletmeye çalıştı. Fakat bunu başaramadı. Bunun netleşmesiyle birlikte Silopi sınırında tanklar devreye girdi ve peşinden "İkinci İsrail" propagandası.

     

    Giderek derinleşen bir egemenlik zaafiyeti yaşayan rejimin savaş, OHAL, KHK vb. faşist baskı enstrümanlarının bir diğer ayağını din oluşturmaktadır. "Yahudi imgesi" de İslami propagandanın korkuluğudur. Özellikle muhafazakar kitlelere Yahudi/Hıristiyan korkuluğu işaret edilerek itaat tesis edilir. Hatta Ermeni soykırımında, 6-7 Eylül linçlerinde, Çorum, Sivas katliamlarında olduğu gibi bu kitleler seferber edilir. Şimdilerde Kürt taleplerine karşı da aynı "seferberlik ruhu" canlı tutulmak için özellikle İslami duyarlılık ve Yahudi imgesi canlı tutulmaktadır.

     

    Fakat sorun şu ki, ne Kürtler eski Kürtlerdir ne de Türk toplumu göründüğü kadar İslami duyarlılığa sahip ve bunun için ha deyince cepheye koşar. Kürtler '90'larda "Hizbulşeytan" dediği Hizbullah'la mücadele etti. Son yıllarda IŞİD'le benzer bir deneyim yaşadı/yaşıyor. Türk işçi ve emekçi sınıfları da özellikle son 15 yılda AKP'nin İslamıyla yaşayarak epey bir tecrübe biriktirdi. Korkuyla sinmiş görünse de faşist rejim darbelendiği, tökezlediği anda korku duvarını yıkacaktır. Kısaca ne içerde ne de dışarda rahat değiller; korkuyla ayakta kalmaya çalışıyorlar. Korkuları büyüyecek ve bu mafya rejimi yıkılacak!