• Paylaş

    KATEGORİ : GÜNCEL

    Eklenme tarihi : 2017-12-10
  • Burjuva iktidar bloku güçsüzleştikçe saldırganlaşıyor; karşısında güç görmedikçe pervasızlaşıyor

    Bölgesel kriz; Suudi Arabistan ve Yemen’deki gelişmeler, Lübnan’daki ABD destekli “operasyon” ve sayısız yeni dinamiğin devreye girmesiyle sanki “asıl oyun yeni başlıyor” duygusu yaratırcasına ilerliyor-derinleşiyor. Suriye ve Irak’tan sonra şimdi sıranın özellikle İran’a ve onun belirleyiciliğindeki Şii ekseninin hem parçalanmasına-ezilmesine hem de karşısında oluşturulan “yeni” Sünni ekseninin yeniden dizayn edilmesine gelmiş gibi görünüyor. Bu “yeni” perdenin onca sansasyonel gelişmesinden sonraki en keskin kılıç darbesiyse ABD’nin Filistin’e dönük son alçakça hamlesiyle indirilmiş oldu.

     

    Kısacası, Uzakdoğu’da Kuzey Kore üzerinden keskinleşen kriz, Ortadoğu’da Rusya’nın öncülüğündeki kampla ABD öncülüğündeki kamplar cephesinden sözünü ettiğimiz temelde yaşanan gelişmelerde atılan her adım yeni bir krizi/krizleri tetikleyerek, karmaşayı derinleştirip büyütmeye devam ediyor.

     

    Tüm bunlar olup biterken ezeli Kürt fobisi, “bölünme” korkusu ve elbette ki yayılmacı hayallerle hareket eden Türkiye’deki iktidar blokunun saldırganlığı da; içerdeki rejim krizi ve yeniden yapılanmanın daha geniş bir eksene oturmasıyla devam ediyor.

     

    Büyük resmin içine emperyalistler arasındaki çelişkileri kendi fobi ve hayalleriyle iç içe geçecek şekilde kullanmaya çalışarak girmeye çalışan burjuvazinin kolektif çıkarlarının temsilcisi iktidar bloku, şu aralar faşizmin tipik özelliklerinden birini öne çıkarma hamlesini derinleştirmekle meşgul. Bu özellik, sadece işçi ve emekçilerin direniş dinamiklerini, öncü güçlerin ezilmesini değil; aynı zamanda bizzat burjuvazinin iç çelişkilerinin, klikler arasındaki sürtüşme ve tepişmelere olanak sağlayan zeminin temizlenmesini içeriyor.

     

    CHP Genel Başkanı, milletvekilleri, belediyeleri hakkında açılan sayısız soruşturma ve milletvekili Enis Berberoğlu’nun tutuklanmasından sonra bu sefer de Ataşehir Belediyesi Battal İlgezdi’nin İçişleri Bakanlığı emriyle görevden alınması, bu pratiğin tipik ifadesidir. Bu adımların Muğla Büyükşehir, İstanbul’da Beşiktaş, Şişli ve Maltepe ve diğer belediyeleri kapsamasının gündemde olduğu bu koşullarda sorun nettir: Fiili başkanlık rejimine yani führerci faşizme yasal kılıf geçirmekte yürütülen hummalı faaliyet, şimdi burjuvazinin bizzat kendi içini en saldırgan adımlarla temizleme hamlesiyle devam ediyor. Dışardaki kriz derinleştikçe için dış-dışın iç olduğu mevcut koşullarda bu, çok daha kuralsız ve pervasız biçimlerle yaşanıyor.

     

    CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu’nun öncesinde bilgisine sahip olduğu anlaşılan fakat ne hikmetse şimdi kamuoyuna açmayı “tercih ettiği” Man Adası belgeleri/bilgileriyle Reza Zarrab’ın sadece bir kısmını ortalığa döktüğü iktidarın tepesindekilerle döndürdüğü pis işler/ilişkiler, bunlardan önce patlatılan Paradise (Cennet) Belgeleri rejimin hem içerden hem de dışardan nasıl bir sıkıştırma “operasyonuyla” karşı karşıya olduğunu gösteriyor.

     

    Bu açıdan da tüm olup bitenlerin tek başına Türkiye’deki rejimin krizi ve bu krizi aşma hamleleri çerçevesinde okunmaması gerektiği açık. Keza emperyalist sistemin uzun yıllara dayanan güç ilişkileri ve iç dengelerindeki sarsılmalar, yaşadığı kapsamlı kriz; bizzat bu ülkelerin kendi içlerindeki rejim krizlerini de derinleştirip, su yüzüne çıkarıyor. ABD’de Trump sürecinin aslında hem nasıl bir krizin ifadesi olduğu hem de bu krizi nerelere doğru evriltebileceği, hangi sonuçlara ebelik ettiği/edebileceği ortada. Türkiye’deki krizin de kendi başına, “kendinde kalan”, sadece kendi iç dinamikleriyle şekillenen bir kriz olmadığı açık. Şimdilerde CHP’nin atış poligonunun hedef tahtası haline getirilmesi ya da CHP’nin elinin altında tuttuğu belgeleri şimdilerde patlatması bu bütünlükten kopuk ele alınamaz.

     

    Tüm bunlarla birlikte Türkiye’deki burjuva iktidar blokunun fiilen yaşattığı/varettiği, son “yasal” rötuşlarını yapmanın altyapısını hazırlamaya çalıştığı führerci tipte faşist rejim konusunda en başta kendi içinde ciddi sıkışmalar yaşadığı anlaşılıyor. O kadar ki sorun rejim içindeki küçük bir çekirdeğin (“çetenin” demek daha doğru olur) ipleri eline geçirme; ama aynı zamanda MHP-Ergenekon gibi “ittifaklarıyla” denge kurma düzlemi içinden ele alınacak kadar bir “daralma” hali bu... Tam da bu nedenlerle üzerinde düşünülmüş politikalar ya da taktiklerle hareket etmekten ziyade, sadece bu “çekirdek” amacı koruyan ama gerisini umursamadan önünü temizlemek için en zorbaca biçimlerle saldırılar gerçekleştiren bir hal kazanmış durumdadırlar.

     

    Milyonlarca üyesi olan, bu devletin temelinin atılmasından beri onun organik bir parçası olmuş sonrasında da hep aynı reflekslerle hareket etmiş önemli bir burjuva partisi olan CHP’nin şimdi topun ağzına bu şekilde sürülmesi, söz konusu yaklaşımın somut ifadesidir. ‘İçişleri Bakanı’ sıfatı taşıyan ve aslında iktidarın en pis işlerini en pis şekilde yapmakta gölgesi olduğu Ağar’dan bile daha çiğ ve mide bulandırıcı bir üslup ve tarz geliştiren “Soylu” tarafından icra edilen pratik, bunun tipik ifadesidir.

     

    ‘Soylu’nun Kılıçdaroğlu’nu deyim yerindeyse lümpence cümlelerle tehdit etmesi, adeta racon kesmesi mevcut durumun önümüzdeki günlerde daha bir kuralsızlaşıp, zembereğinden boşalacağının da somut ifadesidir. Rejimin kendisini führerci faşizm temelinde yapılandırma sürecini en saldırgan biçimlerle tamama erdirmesindeki bu etap, burjuvazinin iç dalaşının keskinleşeceği ve iktidar bloku dışında kalmış güçlere karşı kuralsız bir savaşı ifade etmektedir.

     

    Bu savaşta tarihsel gericilik birikimin harekete geçirilmesi için de yapılmayan kalmayacaktır. Şimdiye kadar Man Adası belgeleri ya da Zerrab olayına karşı sokağa yansıyan güçlü bir toplumsal tepki olmadığı için bu dinamiğin ipleri çözülmedi.

     

    Bir yanıyla da çözülemedi…

     

    Keza ortaya dökülenler, bu birikimin harekete geçmesini motive eden değil tersine iktidar blokunun bizzat kendi tabanının kafasını şu ya da bu düzeyde “karıştıran” nitelikteydi. O nedenle de sarfedilen onca “darbe”, “dış güçler” retoriğine rağmen “evde tutulan yüzde 50” sokağa şimdilik çıkmadı, çıkacak bir motivasyon da oluşturulamadı. Adice bir ikiyüzlülükle Filistin’i bu dinamiği harekete geçirmek için kullanmaya çalışmaları da şimdilik istedikleri düzeyi yakalayamadı. Bunda AKP özgülünde iktidar blokunun yaşadığı ve kendilerinin “metal yorgunluğu” olarak tabir ettikleri o “tıkanmanın”, eski dinamizmi yaşanan onca badireden sonra koruyamamanın payı yabana atılamaz.

     

    Fakat dediğimiz gibi bu durumdaki asıl belirleyen ilerici toplumsal güçlerin onca pis-kirli işe rağmen sokağı harekete geçirememiş olmalarının, bu cephenin yaşadığı önemli bir güç ve irade kaybının payı büyüktür.

     

    Bu AKP açısından şimdilik bir avantajdır. Önü o kadar “boştur” ki, Ataşehir Belediyesi Başkanı İlgezdi’nin görevden alındığı, daha başka belediyelere de aynı şekilde kayyım atanacağı açığa çıktığı, dahası CHP Genel Başkanı alenen tehdit edildiği halde CHP’nin tabanını harekete geçirmemeyi adeta “tercih” etmesi (şimdilik birkaç çıkışın ötesine geçmeyen tepkilerle idare etmesi) ona bundan sonraki adımları için adeta açık çek vermektedir.

     

    Pervasızlık ve kuralsızlığın esas odağını da bu oluşturmaktadır.

     

    Fakat führerci faşizmin inşa sürecinin bu en kritik anlarında işin bu denli kusalsızlaşmasının bir faturasının olacağını da hep birlikte yaşayıp göreceğiz. Bu fatura onlara ne emperyalist güçlerce ne CHP gibi mıymıntı siyaset yapan burjuva kliklerce ne de kendi iç muhalefet ve patlayacak çelişkilerince ödetilecek. Bizzat şimdilik “bastırılmış” gibi görünen ama biriktikçe biriken toplumsal öfke ve direniş dinamiklerince ödetilecektir.

     

    MHP ve onun kadar karanlık bir güç olan Ergenekon “ittifakını” (en uygun zamanda birbirlerini bir kaşık suda boğacak bir “ittifak” bu!)  sağlamlaştırmaya çalışan, içerde-dışarda yaşadığı sıkışmaları bu güçlerin de omuz vermesiyle “antiemperyalist” bir kisveye büründürmeye girişen AKP’nin bunu başaramayacağı aslında açık. Tayyip Erdoğan’ın işi kendisini “Atatürk”le özdeşleştirmeye vardırması ve süreci “yeni bir kurtuluş savaşı” olarak tabanının zihnine kazımak için ‘Bilal’e anlatır gibi” “bunu yaşıyoruz” tiratları çekerek dramatize etmeye çalışması tüm bu pisliğin üstünün örtülmesine yetmeyecektir.

     

    Önümüzde duran gerçek açıktır. Bu çürümüş düzen tarihteki en zayıf ve aynı zamanda en çürümüş hallerinden birini yaşıyor. Burjuva politikanın alışılmış kalıpları içinden hareket etmeyecek kadar ciddi bir zayıflık ve çürümedir bu. Kural-sınır ve ölçütün olmadığı bir çürüme… Maalesef karşısında güçlü bir muhalefet, direniş gücü olmadığı ölçüde de toplumu da çürütüyor. Bu çürüme korku-sinme haliyle olduğu kadar, çıkar ilişkilerinin giriftleşmesiyle de ilişkili olarak önemli bir toplumsal kesimi etkiliyor.

     

    Daha fazla derinleşmemesi ve bu fütursuz saldırganlığın bir noktada yerle bir edilmesi toplumun tüm sinmişliğine rağmen halen dirilik taşıyan ve iktidarın pislik siciline öfke biriktiren diri güçlerinin birleşik hareket etmesine bağlıdır.

     

    Mesele budur…