• Paylaş

    KATEGORİ : GÜNCEL

    Eklenme tarihi : 2017-12-14
  • Siyaseti korkunun esaretinden kurtarmak gerekiyor

    Kemal Can

     

    Geçen haftaki “İndirilme korkusu, inmezler kaygısı” başlıklı yazının yayınlandığı gün, CHP’nin Ataşehir Belediye Başkanı görevden alındı. Kemal Kılıçdaroğlu İngiltere’den apar topar döndü, belediye binası önünde toplanmaya çağrılan partililere konuştu. İzleyen günlerde kuvvetli bir tepki örgütlenemese de, parti sözcülerinden sert açıklamalar gelmeye devam etti; ayrıca Kılıçdaroğlu rest çekerek bu hafta kendisi hakkında meclis araştırması önergesi verilmesini sağladı.

     

    Buna karşılık, Man Adası belgeleri ve Amerika’daki dava vesilesiyle başlayan AKP’nin karşı saldırısı hız kesmedi. Sırasıyla, Yunanistan gezisi, Putin ziyareti ve Trump’ın Kudüs kararı etrafında yaşanan tartışmalar Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın gündemini biraz değiştirmiş olsa da, özellikle İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun öne çıktığı “bittin sen”, “boynuna ne geçireceğimizi göreceksin” gibi çıkışları içeren hakaret dozu yüksek dalga devam etti.

     

    2017 üçüncü çeyreği için – başka türlü okumalarda sorunun sürdüğüne işaret ediliyor olsa da – açıklanan büyüme rekoru ve kayıtlı kayıtsız ama akışı hep devam eden sıcak para sayesinde, iktidarın “özgüven” çıkışları ekonomik alana da yayıldı. İktidar yanlısı ekranlarda, işkence tarif ve tavsiyelerinin açıkça telaffuz edilmesi de, fütursuzluk çıtasını iyice yükseltti. Bütün bunların otomatik olarak “inmezler kaygısını” yükselttiğini düşünmek yanlış olmaz. Ayrıca, muhalefet tarafında “umutsuzluk” hissiyatının koyulaştığına dair gözlemler de giderek artıyor. Böyle olunca, geçen hafta kaldığımız yerden aynı meseleyi biraz daha tartışmak isabetli olacak.

     

    “İktidar en çok ‘indirilmekten’; muhalefet ise ‘inmezler’ diye korkuyor. İktidar ‘indirilme korkusunu’ daha fazla insan için ortak bir endişeye çevirebiliyor; muhalefet ise formül aramaktan yanlışların herkesle ilgisini kuracak tepkiyi örgütlemeye vakit bulamıyor”. Geçen haftaki yazı bu paragrafla sonlanıyordu. Bu önermeden devam edersek, korkunun hüküm sürdüğü bir siyasi zeminde avantajlı tarafın – defalarca sonuçlara da yansıdığı biçimde – iktidar olduğuna hiç kuşku yok. Sadece toplumsal kutuplaşmanın tavan yaptığı son yılları değil, neredeyse bütün AKP iktidar dönemini kapsayan “korku” zeminli siyaset için kabaca iki dönemden bahsedilebilir.

     

    Birinci dönemde, muhalefetin AKP’ye dönük kullandığı (27 Nisan muhtırasıyla taçlandırılan) “geliyorlar korkusu”, muhafazakârlar için 28 Şubat tekrarı, liberaller için “vesayet” söylemi eşliğinde iktidar tarafından ters çevrilebildi. İktidarın savunma hattına çekildiği ikinci dönemde ise, yerine göre milliyetçi refleksler, hayat tarzı hâkimiyeti, rövanşist tatmin ve bazen de ekonomik ökseler kullanılarak korku daha geniş bir alana yayıldı. 1 Kasım’da zirve bir sonuç üreten de, “indirilme” korkusuna tabanın ortak edilmesiyle sağlandı. Üzerine bir “özgüven” (hatta sürekli restleşme) pelerini atılmış olsa da iktidar korkusunu, endişesini saklamadı. Hatta zaman zaman abartılı korku teşhirlerine yönelen iktidar, korkuyu bir zayıflık alameti olmaktan çıkartıp bir çimentoya dönüştürdü; karşısındaki korkuları da kışkırttı, hatta kısa dönemde aleyhine görünse bile destekledi. Dolayısıyla, iktidar siyasi alanı belirleyen korkuyu çok daha iyi yönetti, yönetiyor.

     

    “Demokrasi olmazsa sermaye kaçar” (ki özellikle Ümit Akçay’ın ısrarla vurguladığı gibi durum böyle değil) hafifliğinden, “artık rejim değişimi tamamlandı” sertliğine kadar değişik dozlarda üretilen “alternatif korku dalgaları” sonuç üretmiyor, iktidarı destekleyen seçmen kalabalığına dokunmuyor, öteki yarıyı ise motive etmeye yetmiyor. Tehlikenin farkında olmak, korkuya mahkum olma sınırını geçince, teyakkuz halinin yerini çaresizlik / umutsuzluk alabiliyor. Çok haklı nedenlere dayansa, dile getirilenden daha tehlikeli sonuçlar beklense de, korkuya yapılan yatırım, bu zeminde avantajlı olana yarıyor. Korkunun siyasetteki belirleyiciliği arttıkça (sürdükçe) çoğunluğu oluşturan kalabalık kerhen ya da gönüllü olarak gerçek veya sahte demeden, “günaha çağrıya” uyuyor ve “istikrara kapanıyor”.

     

    Artık kazanmaya devam etmiyor olduğunun, hatta kaybetme olasılığının farkına varan rahatsızlar bile, “şimdiye kadar kazandıklarını” güvenceye almanın öncelikli olmasından vazgeçemiyor. Korku siyaset zemininde belirleyici olduğunda, herkes gerçekliği tartışmalı endişeleri, tercihleri için gerekçe olarak kullanabiliyor. Neden sorusunun cevabı hakkında bir şey söylemeden, hatta merak bile etmeden, çevredeki düşmanların Türkiye’yi yıkmaya çalıştığına, memleketin yarısının vatan haini olduğuna inanabiliyor (aslında inanmış gibi davranmanın konforuna direnemiyor). Veya yapılacak bir şey kalmadığına, ülkenin diğer yarısının güvenilmez, art niyetli veya kandırılmış (satın alınmış) olduğuna ikna olabiliyor. Siyasi zemini zehirleyen korku, yarattığı hissin sahteliğine aldırmayan bağımlılar yaratıyor.

     

    Geçen hafta bu köşedeki yazının “seyircinin sorumluluğu” üst başlığı, kamuoyunun ahlaki sorumluluğunu popülizm mahcupluğunu aşarak tartışabilme önerisine ilişkindi. Şimdi tartışmayı bir adım daha ileri götürerek siyaseti esir alan korku zeminini, bir zamanların moda deyimi olan “hayat tarzı siyasetinin” yerini alan korku siyasetini tartışmaya dahil etmek gerek. Sahicisi sahtesi, derini köpürtülmüşü her türlüsü kullanımda olan korku temalarını yarıştırmaktan vazgeçmek acaba bir başlangıç noktası olabilir mi? Olan biteni memleketin makus talihi olarak kabul edip vazgeçmek bir seçenek olamayacağına göre; “neden böyle oluyor” meselesine daha fazla kafa yormak ve muhalefetin aynı biçimde yenilme döngüsünü, yöntem açısından değil de üzerinde durulan zemin açısından tartışmaya başlamak mümkün mü?

     

    Siyaseti özgürlüğün alanı yapmanın ön koşulu onu korkunun esaretinden kurtarmak olmalı. Siyaseti güçle bağlayan ve güç fetişizmini öne çıkartarak bir hükmetme imkânı gibi ele alan yaklaşımın karşısına, önce alanı yeniden inşa etme ve özgürleştirme çabasıyla çıkılabilir. Bunun yolu da, kendimizinkiler başta olmak üzere korkuları konuşmaktan vazgeçmekten geçiyor. Endişeye mahal yok, bu korkulacak şeylere dikkat kesilmeye halel getirmez. Belki meseleye böyle bakmaya, konuyu böyle tartışmaya başlamak, aslında kabul ettirilmek istenen, “karşımızdaki güç ne”, “gücümüz ne kadar” hesaplarına sıkışan siyasi sığlığı değiştirebilir. Çünkü gerçek bir siyasi alanın varlığı, belirli bir zamandaki siyasi güçten daha önemlidir.

     

    Demirel’in meşhur ettiği “demokrasilerde çare tükenmez” lafı, bir güç tedarikinin değil, bir zemin korumanın ifadesidir. Gelecek hafta da buradan devam ederiz…

     

    Gazete Duvar