• Paylaş

    KATEGORİ : KÜLTÜR-SANAT

    Eklenme tarihi : 2017-01-18
  • "Ne bilsinler bizim mahlede ölmenin ve yaşamanın bu kadar kardeş olduğunu..."

    Hergünkünden daha zor bir gün... İsrail Lübnan’a saldırıyor. Beyrut sokakları yeniden delik deşik. Halk yollara koyulmuş yine, ülkeyi terkediyor. Yıllarca süren bir iç savaştan zor sıyrılmış ve son yirmi yıldır kendini onaran bir konuma ancak gelebilmiş olan “Orta Doğu’nun Paris’i Beyrut” şimdi tekrar yıkılmak üzere.

     

    Bölge, İran’ı da Suriye’yi de içine çeken büyük bir savaş ortamına doğru hızla sürükleniyor. Bu savaşı kim nasıl durduracak?

     

    Bu bölgede İsrailli’nin de Filistinli’nin de huzur içinde yaşayabileceği bir yaşam biçimi nasıl kurulacak?

     

    ***

     

    Bölge böyle de, ülke iyi mi? Hergünkünden daha zor bir gün... Daha gerilimli, daha çatışmalı. Sabahtan beri ülkenin değişik bölgelerinde cenazeler kaldırılıyor. Analar kan ağlıyor.

     

    Öfke dorukta... Başbakan’ı da etkisi altına almış. Hayli sinirli... “Yarınki Bakanlar Kurulu Toplantısı’nın olağan bir toplantı olmayacağını” belirtiyor ve sert tedbirler alınacağını ima ediyor.

     

    Kana kan isteyen intikam duyguları, toplumun büyük bir kesiminde giderek aklı ve mantığı bir kenara iteliyor.

     

    Ülke kaçınılmaz olarak büyük bir çatışma ortamına doğru sürükleniyor.

     

    ***

     

    Böyle bir günün akşamında ne yapmalı? Bir meyhane köşesine sığınıp, çaresizlik mi yudumlamalı? Yoksa gün boyu beslendiğimiz ve bir türlü sindiremediğimiz çatışma kültürünün yarattığı mide kramplarıyla cehennemî rüyalara mı yatmalı?

     

    Yapacak ne kaldı elimizde, kanser olmaktan başka? Mehmet Uzun işte... Kürt kardeşim benim, Kürt edebiyatının yılmaz neferi sonunda o da dayanamadı. Çaresizmiş İsveç’teki doktorları. “Sizinki tükendi ama benimki başladı” demiş Mehmet doktorlarına. “Beni mahleme götürün, ora beni yaşatır”. Mehmet için Diyarbakır’a gitmek, gidip mahlede ölmek, aslında yaşamanın ta kendisi. Şaşırır tabii İsveçli doktorlar... Ne bilsin garipler bizim mahlede ölmenin ve yaşamanın bu kadar kardeş olduğunu!

     

    ***

     

    Böyle bir günün akşamında ne yapmalı?

     

    Bir konser düzenlemiş bizimkiler. Ruhi Su’nun Dostları, Sayat Nova’nın çocukları ve “Kardeş Türküler”imiz... Elbirliğiyle “Mahlemize aşık getirmişler”.

     

    Gerçi “Mahle dersen eski mahle değil, olmuş koca bir kent, koca bir kalabalık, böylesi bir kalabalığın içinde aşığın sazının esamesi ne ola ki?” diye mızmızlananlarınız, hatta Açıkhava’nın önemli bir bölümünün boş olduğunu göstererek “Bak mahleye aşık geldi ama duyan bile olmadı” diyenleriniz olabilir ama en iyisi galiba yine de onlara sığınmak.

     

    Niye ki çatışma kültürünün panzehiri orada. Mübarek konser değil müzikal reçete. Ya da “Birlikte yaşama”nın müzikal hali.

     

    ***

     

    Sevgili Mehmet iki biletim vardı. Birini sana ayırdım. Birlikte oturduk. Ağıtlar dizdik gece boyunca, halaylar çektik birlikte. Ve bir kez daha anladık ki eskiden varolduğunu sandığımız çokkültürlülük şimdi bizim yarattığımızın yanında tam bir palavraymış.

     

    Aslını şimdi üretiyoruz.

     

    Eski çokkültürlülükte herkes kendi türküsünü söylerdi şimdi sadece kendi türkümüzü değil, komşumuzun türküsünü söylüyoruz, gerçek çokkültürlülüğü asıl şimdi üretiyoruz.

     

    Ve biliyoruz ki kolay değil onu üretmek Mehmet, meşakkat istiyor, direnç istiyor, bedel istiyor... Senin gibi... Bu toprağın tüm aşıkları gibi...

     

    ***

     

    Konser boyunca senin de benim de gözümüz, o koltuk değeneklerine dayanmış, halay çekememenin ızdırabını yaşayan koristteydi.

     

    Bizi ve bizim çokkültürlülük mücadelemizi, demokrasi mücadelemizi çok iyi anlatıyordu o delikanlının koltuk değnekleri. Ne yapalım ki bizim mücadelemiz de onun gibi koltuk değneklerine muhtaç.

     

    Ne dersin Mehmet? Sahnede olsaydık o delikanlının bir koluna sen bir koluna da ben girseydik, diğerlerini de peşimize taksaydık.

     

    Ver elini ta Yerevan’a uzansaydık. Bir haber de orada uçuşsaydı. “Mahlemize aşuğ gelmiş” deselerdi. Nasıl olurdu Mehmet, nasıl olurdu? Öyle ya, mahleyse ora da bizim mahle. Hem “aşuğ” dediğin sıla sıla dolanmak varken çakılır kalır mı olduğu yerde?

     

    Düşün bir kez Mehmet, Türkler, Kürtler ve Ermeniler Yerevan’da birlikte türkü söylüyorlar. Hem de sadece kendi türkülerini değil birbirlerinin türkülerini. Biz koltuk değnekleri de çıkmışız ortalığa halay çekiyoruz!

     

    ***

     

    Hoş geldiniz mahlemize aşuğlar, hoş geldin toprağına Mehmet.

     

    Hrant Dink

    (21 Temmuz 2006)