• Paylaş

    KATEGORİ : GÜNCEL

    Eklenme tarihi : 2017-10-16
  • Irak ordusu IŞİD'e terk ettiği Kerkük'ün denetimini Kürtler'den almak için kente girdi

    Hejar Baran

     

    Emperyalist kapitalist dünya sisteminin ciddi sarsıntılar yaşadığı, onlarca yıllık kurulu düzenin en kritik fay hatlarından çatladığı bugün, çözülmüş gibi görünen her kriz yeni ve daha büyük krizleri tetikleyerek yerine yenisi inşa edilemeyen bir yıkıma dönüşüyor. Suriye’de sönmüş gibi görünen yangın şimdilerde yenilerini tetiklemeye açıkken; Irak’ta da, Güney Kürdistan’da yapılan bağımsızlık referandumu üzerinden kopan fırtına fiili çatışmalara açık bir iklim yaratmış durumda.

     

    Emperyalist kapitalist sistemin yaşadığı kelimenin gerçek anlamıyla tektonik kayma, çelişkilerin yoğunlaştığı noktalarda kelebek etkisine açık hassasiyetler yaratıyor. Küçük bir kıpırdamanın büyük ve daha geniş alanlara yayılacak istikrarsızlıklara dönüşmesine açık bir hassas denge-dengesizlik söz konusu…

     

    Merkezi Irak ordusunun IŞİD’e bırakıp gittiği Kerkük’ün yönetiminin 2014’ten beri fiilen peşmergeye geçmesiyle başlayan fiili durumun, bu kentin de referanduma dahil edilmesiyle, şimdi kozların paylaşıldığı başka bir fiili duruma evrilmesi bu gerçeğin tipik ifadesidir.

     

    Öylesine bir tektonik kayma ki bu, Suudiler ezeli düşmanları İran’ın dayandığı temel emperyalist güç Rusya’yla görüşüp, dayandıkları “ezeli” emperyalist güç ABD’yi S-300 füzeleri almakla tehdit edebiliyor. Ya da NATO üyesi Türkiye, Kürt düşmanlığı ve yayılmacı hayalleriyle birleşik olarak ABD’yle Rusya arasındaki çelişkileri kullanıp alanını genişletmeye kalkışırken, bu iki kamp arasında adeta çarmıha gerilmiş bir vaziyette her yere yumruk ve tekme savurmaya kalkışabiliyor. ABD’yle ilişkilerindeki kriz, vize yasağı uygulamasında olduğu gibi tarihte görülmemiş uygulamaları gündeme getirebiliyor.  

     

    İspanya’nın en zengin bölgesi Katalonya bağımsızlık referandumu yapıyor, İspanya devleti tüm o “demokratik” maskelerini indirip bu yönelime kurşun sıkacak kadar ileri gidebiliyor. Arkasından Almanya’da da aynı yönelim, sanayinin yoğunlaştığı Bavyera Eyaleti’nde ortaya çıkabiliyor.

     

    Ortadoğu’da alışılmış Sünni ekseni Katar’ın hedefe çakılmasında görüldüğü gibi sarsılıyor. Bu sarsıntı Irak ve Suriye’deki durumlarla birleşerek “yeni” ve aslında kalıcı olmayan ittifak denklemleri yaratabiliyor.

     

    Her lokal sorun kimsenin aklına getirmeyeceği yeni bağdaşıklıklar meydana getirebiliyor; her gelişme, sonucu kestirilemeyecek kadar ciddi belirsizliklerle iç içe geçerek daha karmaşık bir yumağa dönüşebiliyor. NATO denilen savaş aygıtı bile miyavlayan bir kedi gibi kendisine yeni bir kimlik yaratmaya çalışırken, iç çelişkileriyle boğuşmaktan bir türlü yolunu bulamıyor. ABD şimdi bölgedeki krizi yavaş yavaş İran’a taşıma sinyali verirken, hem bölgedeki bağdaşıkları hem de AB’li emperyalistleri “yola getiremiyor”…

     

    Kısacası emperyalist kapitalist sistemin yapısal krizi derinleştikçe, hegemonya ve güç mücadelesi daha bir kızışıyor. Emperyalist kamp içinde belirleyici emperyalist güç olan ABD’nin gücü zayıfladığı oranda bu keşmekeş, belirsizliğin yoğunlaştığı, iplerin birbirine dolanıp düğümlendiği devasa bir yumağa dönüşüyor. Kerkük üzerinden kopmaya başlayan fırtına da bu belirsizlik ortamında nereye evrileceği kestirilemese de bunun tipik ifadesidir.

     

    Kerkük’te kopan belirsiz fırtına

     

    25 Eylül’de yapılan referandum öncesinden başlayarak günlerdir devam eden gerilimin bugün ulaştığı nokta, Irak ordusu ve Şii milis gücü Haşdi Şabi’nin Kerkük’e girmesi oldu.

     

    Referandumun hemen arifesinde Kerkük’ün ilçesi Havice’yi IŞİD’den temizleme harekatı başlatan Irak ordusu, bu bölgeyi ele geçirdikten sonra da Kerkük’ü batıdan ve güneyden abluka altına almıştı. Bu girişimini de Havice’ye yakın bir bölgenin IŞİD’ten temizlenmesi çalışmaları şeklinde açıklamıştı. Irak’ın bu girişimine karşı Güney Kürdistan yönetimi de 6 bin kişilik peşmerge gücünü Kerkük’e kaydırmıştı. Günlerdir “saldırdı”-“saldırmadık” açıklamalarıyla tırmanan gerilim bugün sıcak çatışmaların da yaşandığı bir noktaya evrildi.

     

    Irak’ın da İran-Türkiye-Suriye ve diğer bölge gericiliklerinin ve emperyalist güçlerin de “kaderine bırakamayacakları” önemli petrol bölgesi Kerkük* (Irak'taki petrol üretiminin yaklaşık yüzde 40'ını sağlıyor. Günde 600 bin varil petrol üreten Güney Kürdistan’ın petrol üretiminin 250 bin varili Kerkük vilayetindeki petrol arazilerinden gidiyor), şimdi yeni bir kurtlar sofrasının adresi olmuş durumda.

     

    Kürdistan’daki referandum sadece Kürt halkının bağımsızlık özlemini güçlü bir tarzda açığa çıkarmadı, aynı zamanda Kürt’e petrol bakımından zengin ya da denize açılmaya elverişli bir milim toprağın bile öyle kolay kolay bırakılmayacağını da bir kez daha gösterdi. Tarihte tekrarlandığı gibi…

     

    Bugün Irak ordusuyla İran’a yakın Şii milis gücü Haşdi Şabi’nin peşmergeye saldırarak kentin denetimini yeniden ele geçirmeye girişmesiyse; emperyalist kapitalist sistemin yaşadığı tektonik kaymanın ve artık pek çok şeyin alışılmış ölçüt ve ilişkiler sistemi içinden yürümediğinin çarpıcı bir ifadesi oldu. İran-Irak ve Türkiye’nin ABD ve bölgede çok fazla kozu olmamasına rağmen söz söyleyen Rusya’nın uyarılarını dikkate almayarak fiili saldırıya girişmesi bunun ifadesidir.

     

    Bu durumun nereye evrilebileceğini kestirmekse oldukça zor. Seçeneklerden biri emperyalistlerin müdahalesiyle geçici bir “denge”nin yaratılmasıysa diğeri de savaşın tırmanmasıdır. Fakat bugünkü belirsizlikler içinden sürecin nereye ve nasıl evrileceğine dair az çok tutarlı bir öngörüde bulunmak hayli güç görünüyor.

     

    Keza Kerkük’e başlayan bu “müdahale” öncesinde gerek Türkiye gerek Irak ve gerekse İran, ellerindeki tüm kozları kullanarak Kürt gücünü zayıflatmaya, hatta içerden bölmeye çalıştılar. Nitekim saldırının başlamasından sonra peşmerge gücünün geriye çekildiğine dair haberler ve akabinde yapılan “geriye çekilenler hakkında soruşturma açılacağı” açıklamaları, Kürt gücünün içeriden bölündüğüne dair ilk işaretler oldu.

     

    Zaten bunun böyle olduğu da belliydi. Özellikle İran’ın Talabanin’in partisi KYB’yi iç istikrarsızlıklarını ve kendisiyle olan tarihsel ilişkilerini kullanarak Kerkük konusunda Barzani karşıtı bir tutuma “ikna” ettiği anlaşılıyordu.

     

    KYB’nin muhtemel yan duruşu ve PKK’nin Kerkük’te Barzani gücüyle birlikte hareket ettiğine dair haberlerle birlikte düşündüğümüzde Kerkük üzerinden kopan fırtınanın nereye evrilebileceğini kestirmek hayli zor. Çünkü bu olasılıklar ya da haberlerin doğru olması durumunda Kerkük tek başına Kerkük olmaktan çıkıp hem Kürtler hem de bölge gericilikleri açısından daha geniş bir ekseni ifade eden bir simgeye dönüşür.

     

    Kürt halkının bölge gericiliklerinin elinde hem birbirine karşı kullandıkları koz ama hem de tüm düşmanlıklarının üzerine çıktıkları ortak bir düşman olması gerçeğiyle birlikte düşündüğümüzde bunun ne anlama geldiğini kestirmek de zor olmaz.

     

    Bugün Kürtlere karşı ortaklaşmış gibi görünen İran-Türkiye-Suriye ve Irak’ın esas dertlerinin bir yanını elbette ki Kürtlerin Kerkük gibi önemli bir kenti fiilen denetlemelerinin engellenmesidir. Çünkü bunun, 4 devlete parçalanmış Kürdistan bölgelerinin her birindeki Kürtler açısından nasıl bir moral olacağını biliyorlar ve bu en büyük korkusu…

     

    Fakat bu korkuyla birlikte onlar aynı zamanda birbirlerinden de korkuyorlar. Birlikte hareket ettikleri bu noktada bile Kerkük’e de hakim bir Kürdistan’ın bu bölge gericiliklerinden hangisine yaslanırsa onun da hakim güç olacağı anlamına geldiğini biliyorlar. Bu açıdan da Kerkük’ün Kürtlerin eline geçmesini asıl olarak içlerinden birinin konumunun daha da güçlenmesinin engellenmesi anlamına geldiğini düşünüyorlar.

     

    Yani onlar aslında içlerinden biri bölgede daha fazla güç ve hakimiyet kazanmasın diye ittifak şeklinde hareket ediyorlar. Bu açıdan da Kerkük üzerinden kopan ve nereye evrileceğini kestiremeyeceğimiz fırtına bölgede yeni denklemler oluşturduğu gibi, düşmanlıkları da daha karmaşık bir nitelikle bizzat bu denklemlerin içine taşımaktadır.

     

    Bize düşense Kerkük’ün de dahil olduğu statülerin bizzat bölge halklarının ortak iradesiyle belirlenecebileceğini savunmak ve savaş politikalarına karşı durmaktır. Keza Kerkük üzerinden kopacak fırtınanın yeni ve kanlı bir bölgesel savaşa, etnik-mezhepsel çatışmalara benzin taşıyacağı ortadadır.  

     

    *Kerkük 2003 yılından bu yana statüsündeki belirsizliğin devam ettiği bir kent aynı zamanda. Kürt, Arap ve Türkmenlerin yaşadığı bir milyon nüfuslu bu önemli kentin statüsü, Irak'ta ABD işgali sonrası yazılan anayasaya göre 2007 yılında yapılacak bir referandumla belirlenecekti. Ancak bu referandum, 10 yıldır düzenlenmedi. Kerkük il seçimleri de 2005 yılından bu yana yapılmıyor. 41 sandalyeli yerel mecliste şu an 24 koltuk, Barzani’nin KDP’si ve Talabani’nin KYB’sinin elinde bulunuyor.