• Paylaş

    KATEGORİ : KÜLTÜR-SANAT

    Eklenme tarihi : 2017-07-24
  • Adnan Yücel yoldaş, 24 Temmuz 2002'de aramızdan ayrıldı

    Bu kaynak, tarihin-toplumun-doğanın tüm anlamlı değerleri ile sınırsızca buluşan bir derinlikte ise eğer, şiir de imgelerini o sınırsızlık içinde dokur. Hele şairle kaynağı arasındaki ilişki dolayımsız bir özdeşleşme ilişkisiyse, şiirin dokusu da o düzeyde sağlamlaşır, samimileşip coşkun bir nehir gibi senfonik bir zenginlik kazanır.



    Adnan Yücel şiirini gelecek kuşakların da besleneceği ölümsüz bir kaynak haline getiren budur. O, insanlığın sınırsız-sömürüsüz dünya özlemi ile buluşup, bu özlem uğruna gözüpek bir kavgaya tutuşanları şiirinin kahramanı kılmış, kendi yaşamını da bu özlemin gücü ile içeriklendirmiş bir şairdir. Tarihten, toplumdan, doğadan derlediği imge denizi o yüzden hep “badem çiçekleri” tazeliğinde, bahar yüklü anlamlar, umutlar, coşkular taşır! İçten bir samimiyetle dokunmuş dizeleri işte o yüzden hiç eskimeyen bir tazelik taşır. Şiirinin ruhuna, imgelerine kaynaklık eden kahramanlarının ölümlerini, “ölümün anlamını yaşamda saklı bilenler”dizeleriyle karşılayıp onları yaşamlarının izini sürerek ölümsüzleştiren şair, kendisini de durmaksızın yenileyerek ürettikleriyle büyüterek yaşamaya devam ediyor!

     

    Tutarlı bir yürek…


    Onun şiiri, Kavgalara Sözlenen Sevda’dan başlayarak hep sınıf mücadelesinin tavında dövülmüş, onun özsuyuyla çelikleşmiştir. Şiir serüveninin ilk eşiklerinden başlayarak o, hep daha ileriye taşınan, her defasında tazelenen, büyüyüp çoğalan tutarlı bir çizginin yürütücüsü olmuştur.



    Kavganın yenilgiyle ezildiği, kentlerin/sokakların yenilginin sarı rengiyle solduğu 12 Eylül karanlığında yazdığı Soframda Kaval Sesleri’ndeki karamsarlık, umutsuzluk, acı bile bir öfke patlaması ve yeniden doğacak olan mavi ve kızıla özlemle aralanır. Bu kitabındaki bireysel söylem bile, o yenilgi yıllarında bir başına ayakta kalma çabasının somut ifadesi olur. Kavganın kolektif gücünün paramparça edildiği o kıyamet günlerinde sesini çığlığa dönüştürme ve başka çığlıklarla buluşma arayış ve özleminin ifadesi olur. “Selam söyle yaşamın baharına / De ki korkular çökmüş vadilere / Şimdi menderesler çiziyor ırmaklar / Zaman lekeli bir utanç sessizliğinde” dizelerinde ifade ettiği gibi, kırgın ve sitemkardır; ama doğrulmak, yeniden çoğul haykırışlara tercüman olmak istemektedir. Kavga adına bu utancı duymak bile gelecek tercihinin, hayat felsefesinin ve bir bütün olarak hayatını hangi odaktan çıkış alarak anlamlandırdığının açık ifadesidir. Acıları da, öfkesi ve umutları da, coşkulu patlamaları da kesinlikle bu güçten beslenir. Şiirinin sağlam dokusunu oluşturan bu içerik ve anlamla okur arasında dolaysızca ilişki kurulması da bundandır.



    “Şiirinin doruğu” olarak tanımladığı Yeryüzü Aşkın Yüzü Oluncaya Dek’te ise o çocuksu kırılganlık öfkeyle bilenmiş, umudu arayan karamsarlık yerini yeniden umuda, hem de coşkun bir şelale gibi akıp patlayan gelecek tutkusuna bırakmıştır: “Aşksız ve paramparçaydı yaşam / Bir inancın yüceliğinde buldum seni / Bir kavganın güzelliğinde sevdim. / Bitmedi daha sürüyor o kavga / Ve sürecek / Yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek!” Geleceği boydan boya kesecek bu dizeler, asla eskimeden ve eskitil(e)meden kavgaya feyz olmayı sürdürecek!
     

    Kavga, kavga…


    Adnan Yücel, yüreğini devrim ve sosyalizm davası için dövüşenlerle birleştirmiş, bu kavgada, bu kavganın öncülerinde somutlaşan değerleri şiirinin beslenme kaynağı haline getirmiş devrimci bir şairdir. Kavganın o zor, fırtınalı, zamanın da mekanın da “yenilgi sarısına boyandığı” günlerinde, yüreğine dolan acıyı, patlamaya hazır öfkeyi “yeraltı nehirleri”nin soluğunu duyduğu anda güçlü bir gelecek inancına dönüştürmüş bir şairdir.



    Şiirinin beslenme damarı da o “yeraltı nehirleri”nin, ölümün kol gezdiği sokaklarda emekçi evlerinin kapı altlarına bıraktıkları, mücadele ve gelecek umudu taşıyan savaş çağrıları olmuştur. Faşist cuntaya karşı ilk kurşunu sıkanların cüretinde, işkencehanelerde başeğmeyenlerin, komünizm düşünün özgürleştirici imgesine dönüşmelerinde, zindanlarda bu özgürlük duygusu ile hücre hücre erirken çoğalanlarda, varlığı reddedilen bir halkın yeniden yeniden Kawalaşma’sında… somutlaşan tüm evrensel değerlerde olmuştur. Bu açıdan o, partili bir şair gibi yaşamış, öyle üretmiş, imgelerini, dizelerindeki müzikaliteyi, coşkun lirizmi o kaynaktan beslenerek varetmiştir. Şiiri, “soluğu rüzgar olanların” nabız atışlarında mayalanmıştır: “Sevdim soluğunu rüzgar kılanları/ Soluğumu soluklarına kattım!” demesi bundandır.
     

    Kavga, tarih, duygu ve bilinç…


    Adnan Yücel, ömrünün 30 yılını yüreğiyle bilincinin kavganın nabız atışlarına göre attığını ifade eden şiirler üreterek yaşadı. 30 yıllık şiir serüveninde hiç eskimeyen, klişeleşip donmayan bir söylem tutturacak kadar diridir hayatla/kavgayla kurduğu ilişki. Kavganın sarıya kestiği anlarda bile yüreği mavinin/kızılın patlama anlarına odaklanmış, bir gelecek umudu hep varolmuştur. Acı da, anlık umutsuzluklar da umudu ve direngenliği yeniden yeniden doğuracak olan bu gelecek bilinci içerisinde anlam ve ruh kazanmıştır.



    Onun şiiri, tarihin her şeye rağmen umut ve direngenlikle yoğrulan yüzünden beslenir. Tarihin derinliklerindeki direngenlikle bugün ve gelecek arasında koparılamaz bir ilişki kurar. Tarihle kurduğu bu ilişkiyi, doğanın kendi iç diyalektiğiyle birleştiren imgelere eklemler. Mitoloji de, destanlar ve efsaneler de, zulüm ve başkaldırı hikayeleri de doğadaki imleri ile buluşarak şiirinin dokusunu oluşturur. Bu dokuyu, gelecek umudunu müjdelemekle birleşik örer. Ve bunu da bir mühendislik aritmetiğiyle, hesaplanmış, kurgulanmış bir matematikle mekanik bir tarzda yapmaz. Onun şiirindeki matematiksel devinim, içselleştirdiği değerlerin doğal ve samimi akışıyla adeta kendiliğinden kurulur. Ve her şeyden önce de güçlü bir tarih ve gelecek bilincinden beslenir. Adnan Yücels şiire bilinçle yaklaşan bir ozandır. Şiirindeki güçlü lirizmin kaynağı da bu bilinçteki derinliktir.
     

    Mayası kavga olan hümanizm


    İnsanlığın emekçi yanının insanlık tarihi boyunca yaşadığı acılar, çektiği zulüm karşısında derin, içten bir iç çekiş vardır şiirlerinde. Fakat bu iç çekiş kendisinin de belirttiği gibi; “Tarihsel süreçle karşılaştırıldığında Âşık Kerem’in iç çekişinden çok Pir Sultan’ın iç çekişinin günümüz potasında eritilmiş biçimi”dir. İç çekişi başkaldırıyla birlikte yoğurur; “Ne zaman sabaha uzansa bir el/Yumuk pembecik bir çocuk eli/Zincirler koşturulmuş tezelden” dizelerinde ifade kazanan tarihsel gerçek karşısında hissedilen bu iç çekiş, yine aynı duygulardan beslenen başkaldırışla ayrılmaz bir biçimde bir aradadır!



    Bu anlamda, onun şiirinde derin bir sınıfsal duruş vardır. O iç çekiş, acı, öfke… hepsi bu duruştan beslenen sağlam bir hümanizm olarak vücut bulur. Emek, sabır, direngenlik, duyarlılık, aşk ve sevgi, umut ve inanç, iç çekiş ve acı… hepsi bu güçlü hümanizmin kaynağından süzülmüştür. Onun hümanizmi her türlü eşitsizlik ve sömürüye karşı başkaldırıda, sınıf kavgasında somutlaşır. Tüm bu duyguların ebesi o kavgadır, o kavganın öncü güçleri ve onlarda vücut bulan gelecek denizidir! Şiirindeki güçlü evrensellik de sürekli bir biçimde bu damardan soluk almasındandır.



    Şiir, beslendiği damarın güncel ve tarihsel niteliğinden ruh alır. Bu topraklarda kavga güç kazandığında onun şiiri de bendine sığmaz. Fakat o sadece şahlanan anlarla paralel bir üretim yapmaz. Kavganın yenilgi ve zorlu anlarında da şiirinin yüzü hep ona dönüktür. “Aşkın cüzdanlara sığdırılamayacağı”nı bilerek yaşar, üretir. Her şeyin, hele hele sanatın hızla metalaşıp, dolaysızca kapitalizmin hizmetine sokulduğu zamanlarda o bu dünyanın dışında yaşayıp, üretebilmiştir.



    Kapitalizm karşısında net bir sosyalist tutumdur onunkisi. Öyle ki, “Gözler yangın şimdi”başlıklı şiirinde, neoliberal çağın tarihi kapitalizmle bitirmeye kalkışan o zamane peygamberlerine meydan okuyarak bu sömürü düzeninin kaçınılmaz sonunun bizzat kendi özünde saklı olduğunu anlatır. Revizyonist kampın çöküşünden sonra yükselen yeni dünya düzeni teranelerine, teknolojik devrim safsataları ile “Elveda proletarya” martavallarına karşı fırlattığı hınç dolu dizeler bu bilincin gücü konusunda söylenecek söz bırakmaz.
     

    Uslanmaz bir sevda


    Güçlü gelecek bilincinden beslenen tavrı ile dokunanı yakacağı düşünülen temalarla varetmiştir kendisini. Yeraltı nehirlerinden, soluğunu rüzgar edenlerden, ateşin ve güneşin çocuklarına uzanan bir imgeler denizi yaratabilmiştir. O, Kürt halkının tarihsel ve toplumsal anlamı büyük olan son başkaldırısını Ateşin ve Güneşin Çocukları’nda nehirleştirirken bu barbarlık sistemine karşı da bayrak açıyordu! Ne cüzdanı, ne bireysel olarak sistemin kendisine öreceği tecrit duvarları, ne karşılaşabileceği sinsi tecrit ve sindirme yöntemleri umurunda bile değildi. “Kavgaya sözlenmiş aşkı”yla, o devasa halk pınarının içine koyuverdi kendisini ve Dehaklar’dan başlayarak bugünün modern özgürlük savaşının sunduğu sınırsız imgelerle buluşarak Kürt halkının yarattığı destanları geleceğe uzanan tarih bilinciyle yeniden yeniden yoğurup armağan etti ona!



    Yücel’in şiirindeki işçi sınıfı damarı, bu topraklardaki sınıf mücadelesi ivmesi ile paralellik arzeder. Fakat bu küçük burjuva sevdalardan olduğu gibi hayatın ritmine paralel aşk ve nefret salınımları arasında gidip gelen bir sürükleniş değildir. Bilinçlidir, özseldir, dayanıklılığı ölçüsünde eleştireldir, eleştirel olabildiği için de dayanıklıdır.



    O daha çok sınıfın öncü güçleriyle söyleşir. Fakat bu haspihalin arka planında ve özünde sınıf kavgasıyla ulaşılacak sınıfsız-sömürüsüz dünya özlemi vardır. Bu özlemin öncülerinin yürüttüğü siyasal-toplumsal kavga da sınıfın doğası, özlem ve çıkarları ile buluşan kavgadır. Bu açıdan onun şiirinde bu, elitist bir yama gibi durmaz.



    Adnan Yücel, insanlığın evrensel değerlerini sınıf mücadelesinin yerel özelliklerine uyarlayarak yeniden yeniden üretmeyi başarmış bir şairdir. Onun şiirleri, insanlık tarihinde yer etmiş ve ulusal sınırları aşmış pekçok tarihsel-mitolojik-toplumsal temayı bu toprakların değerleriyle birleştiren sağlam bir evrenselliğe sahiptir. Şiirinin asıl kaynağı sınıfsız sömürüsüz bir dünya özlemi olduğu için, kendisini tüketmeyip, her defasında tazeleyip çoğaltabilmiştir. Kavganın anlık, konjonktürel seyri ile bu büyük özlem arasındaki koparılamaz bağın sağlamlığıdır şiirine süreklilik, tutarlılık ve sarsılmaz bir ruh kazandıran.



    Pir SultanDadaloğluKaracaoğlan da vardır şiirinde; Neruda’dan Vaptsarov’a, Mayakovski’den Attila Josef’e kadar kavganın özsuyundan beslenip evrensel değerler haline gelmiş dünya ozanları da…



    Kavgamızın şairi, yoldaşımız Adnan Yücel’i, aramızdan ayrılışının 8. yıldönümünde şiirlerinin sınıfsız-sömürüsüz dünya özlemi gerçekleşinceye kadar alanlarda, grevlerde, kavganın her cephesinde, kavganın tüm kuşaklarına güç ve moral olacakları inancı ile selamlıyoruz. “Yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek” -ve olduğunda da- yaşayacak, yaşayacak, yaşayacak!..

     

     

    Gökyüzünde grev var (*)

     

    Çılgın bir Akdeniz baharı gönlüm
    Dereboylarında püsküren zakkumlar
    Pembe beyaz bir tufanı kucaklıyorlar

    Vardiyalar değişmiyor uykusuzluğu
    Bir grevin üstüne yağmur yağıyor
    Şalterler inmiş
    Tezgahlar susmuş
    Fırınlar soğumuş
    Bir büyük sabır altında fabrikalar
    Grevciler aynı dilden halaya durmuş

    Çılgın bir Akdeniz baharı gönlüm
    Tel ve yağmur altında bütün kıyılar
    İşte türküleri türkülerimize karışan
    Tanrıları paylaşamadığımız Yunanistan
    İşte İtalya sımsıcak kaynayan kan
    İşte dünyanın özgürlük öncüsü
    Komünarlar destanı Fransa
    İskenderun'dan Valencia kıyılarına
    Hep aynı sözü yineliyor dalgalar
    Bu gökyüzünde grev var

    Çılgın bir Akdeniz baharı gönlüm
    Havada toprağın sevişme kokusu var
    Ne ki fabrikalar bu grevde
    Bankalar madenler ne ki
    Yollar kapalı kalkmıyor uçaklar
    Telefonlar susmuş
    İşlevsiz kalmış gökteki uydular

    Bir grevin üstüne yağmur yağıyor
    İnce ince
    Tek tek ve çiseleyerek
    Her dala bir grev gözcüsü
    Her gökgürültüsü bir slogan
    Açılıyor birdenbire pankartlar
    Bu gökyüzünde grev var...

    (*) Adnan Yücel'in yayımlanmış son şiiridir