• Paylaş

    KATEGORİ : GÜNCEL

    Eklenme tarihi : 2017-12-21
  • "Bellek, eğer gerçekten canlıysa, tarihi izlemez; tarih yapmaya davet eder"

    H. Selim Açan

     

    Marksizmin tarihinde olduğu gibi TİKB’nin tarihinde de aynı içerikteki benzerleri ile daha öncesinde de karşılaşılmış, bu anlamda ipliği çoktan pazara çıkmış bu kadar pespaye oportünist görüşler nasıl oldu da taraftar bulabildi?..

     

    Devrimci örgütlerde yaşanan iç kriz süreçlerinin tali yönleri ve magazinel boyutlarına takılıp kalmak yerine meselenin özünü oluşturan ideolojik karakterini ve tarihsel anlamını yakalamayı esas alan ciddi devrimci bir yaklaşımın yanıtını arayacağı ikinci anlamlı soru bu olsa gerektir. Çünkü, bu tür deneyimlerden çıkarılması gereken geleceğe yönelik dersler asıl olarak bu iki sorunun yanıtlarında yatar.

     

    TİKB örneğinde, gerek 3. gerekse 4. Konferans süreçlerinde yaşanan köklü ideolojik saflaşma süreçlerinde kadro ve taraftarların tutumlarını belirlerken rol oynayan etkenlerin başında, ‘kişisel sempati ve antipatilerin rolü’ gelir. Ki bu “ölçü”nün baz alınması gerçeği, TDH içindeki bütün iç kriz ve bölünme süreçlerinde çıkar karşımıza. 'Delege' olarak sürecin merkezinde yer alanlardan başlayarak süreç hakkında sonradan bilgi sahibi olan kadro ve taraftar güçlerine kadar her kademede bariz bir biçimde görürüz bu etkenin belirleyici rolünü. Bu kültür ve gerilik, elbette sadece kişilerin hatası ve eksikliğine bağlanamaz. Kişilerin devrimle ve devrimcilikle kurdukları ilişkinin düzeyi ve derinliği esas olmakla birlikte örgütlerin de önemli bir payı vardır onun bu denli yaygın ve etkin olmasında.

     

    Fakat nedeni ne olursa olsun, devrimci bir örgütün kaderi üzerinde tayin edici sonuçlar doğuracak, bu anlamda tarih önünde sorumluluğun arttığı kritik bir kesitte, ciddi ve sorumlu bir ideolojik-siyasi yaklaşım yerine kişisel duygu ve yaklaşımların belirleyici olabilmesi 'devrimcilik' adına vahim bir durumdur. Herhangi bir gerilik ve yüzeysellikten farklı olarak bu, tam anlamıyla 'ahbapçavuş devrimciliği' anlamına gelir. Hangi tarafta yer alıyor olursa olsun bu yaklaşımla hareket eden bir “devrimcilik”, ne güven vericidir ne de sağlam ve dayanıklı olur. Nitekim TİKB içinde yaşanan ayrılık süreçlerinin her ikisinde de ‘çoğunluk iradesi’ yönünde tutum belirleyen kadro ve taraftarlar içindeki dökülmelerin de çok yüksek olmasının nedeni, öncelikle, yapılan tercihlerin özümsenmiş devrimci ideolojik bir temele dayanmamasında aranmalıdır.

     

    Çevreci bir zihniyetin tezahürü olan bu etkene bitişik olarak, daha doğrusu birbirlerini doğurup besleyen nedenler sarmalının diğer halkaları olarak, 'teorik-siyasal gerilik' etkeniyle 'dönemin yarattığı bunaltı' etkenini anmak yanlış olmaz.  Bunlardan teorik-siyasal gerilik, TDH kadrolarının genel yapısal zaaflarının zaten başında gelir ve sadece iç kriz kesitlerinde değil 'normal' dönemlerde de diğer birçok zayıflık ve zaafın belirleyici nedenleri arasında yer alır.

     

    Az-çok bütünlük taşıyan özümsenmiş ideolojik bir kavrayışa dayanmayan devrimcilik, dış etken ve gelişmelerden çok kolay ve çok fazla etkilenir. Örgütte de işlerin yolunda gittiği devrimci kabarma süreçlerinde bu sürükleniş, içi büyük ölçüde boş bir canlılık görüntüsü -ve tabii yanılsaması- yaratırken, örgütün de tıkanıklık yaşamaya başladığı durgunluk ve  yenilgi dönemlerinde ise balon patlar. Bu zigzag çoğu kez -Lenin'in küçük burjuva devrimciliğinin istikrarsızlığını tanımlarken kullandığı sözcüklerle- “büyük heyecanlardan büyük umutsuzluklara savrulma” biçiminde keskin dönüşler biçimini alır.

     

    Sonu bölünmeye kadar varan örgüt içi krizler de genellikle böylesi dönemlerde patlak verir. Çünkü, yanlışı yanlış yerlerde arama ve o koşullarda kulağa 'hoş' gelen fanteziler peşinde koşma eğilimleri böyle zamanlarda güç kazanır. Nitekim Marksist hareketin tarihindeki bütün büyük ideolojik sapmalar ve tasfiyeci girişimlerin benzer koşullarda patlak vermesi tesadüf değildir.

     

    Tasfiyeciliğin her türüne karşı her zaman uzlaşmaz bir savaşım yürütmüş olan Lenin, bu konu üzerine kaleme aldığı makalelerinden birinde (“İşçi Sınıfı Hareketi İçinde İdeolojik Savaşım”), “kendi hareketinin tarihine karşı belli bir inansızlıkla davranan işçi, sınıf bilincine ulaşmış sayılamaz” der. Lenin'in 'sıradan' bir işçi için koyduğu bu ölçüt, kendisini devrimci bir örgütün kadrosu ya da taraftarı olarak gören herkes için fazlasıyla geçerlidir.

     

    Ne var ki, “daha dün” denecek kadar kısa bir süre önce yaşananların anlamı ve sonuçları üzerine hayatın gösterdikleri ışığında tekrar dönüp düşünmek kimilerine 'zor' geliyor. Dahası 'gereksiz' görünüyor. Örgütün canına okuyan o süreçler sanki hiç yaşanmamış gibi davranılsın isteniyor. Bu tepkiler aslında, yaşanan tartışmaların ideolojik özü, tarihsel-siyasal anlamı konusunda o dönemlerde de kendini gösteren yüzeyselliğin, düşünme tembelliğinin, ahbapçavuş devrimciliğinde ısrarın dışavurumları.

     

    Yalnız şu da bir gerçek: “Kendi hareketinin tarihine karşı” bu kayıtsızlığın tek nedeni, siyasi gerilik ve yüzeysellikte ısrar değil. TİKB’nin canına okuyan oportünizmleri bütün yönleri ve gerçekliğiyle görüp tanımaktaki isteksizlik -ya da yeteneksizliğin- yanı sıra kendi gerçekliğiyle karşılaşma korkusu da giriyor bu noktada işin içine. O zamanlar ortalığı kaplayan -ve kimi gözleri kör eden- toz-duman yatıştıktan sonra dürüst, samimi ve en önemlisi devrimci bir ideolojik yaklaşımla, “o dönemlerde biz gerçekte hangi temelde, nasıl bir saflaşma yaşadık” sorusunun yanıtı aranmaya girişilecek olursa; devamında ister istemez, “peki, örgütün geçmişi ve geleceğinin söz konusu olduğu o tayin edici anlarda ben ne yaptım, nasıl bir duruş sahibi oldum” sorusu gelecek gündeme. Yani aynayı kendimize de tutmak gerekecek.

     

    Zaten bu yüzden,  örgüt içinde yaşanan krizleri bahane ederek bir kenara çekilen eski yol arkadaşları içinden çıkıyor bu tür “olgunluk” önerenler. İşin ilginci, bunların çoğu, günümüzde tek ‘eylem alanları’ haline gelen sosyal medyada “yetmez ama evet”çiliği her fırsatta aşağılayıp her şeyin sorumluları arasında göstermeyi marifet sayanlar. İş, içimizden çıkan ve o zamanlar örgütü de o batağa sürüklemeye kalkışmış  “yetmez ama evet”çilikle hesaplaşmaya gelince dut yemiş bülbül kesilip herkesin de susmasını istiyorlar.

     

    Hangi gerekçeyle olursa olsun “hareketin tarihine karşı” kayıtsızlık çağrıları, bir yönüyle tarih önünde hesap vermekten kaçış anlamına gelirken; diğer yönüyle de, partiyi, daha doğrusu yeni yetişen genç kadro kuşaklarını gelecek konusunda silahsızlandırmak anlamına gelir. Benzer felaketlerle -neredeyse aynı biçimlerde- tekrar tekrar karşılaşmaya davetiye çıkarmak olur.

     

    Bu noktada da fazla uzağa gitmeye gerek yok. TİKB'nin tarihi bu açıdan da uyarıcı. Eğer 3. Konferans sonrası bu hata işlenmeseydi, yani TP sürecinin yarattığı toz-duman yatıştıktan sonra kolektif olarak meselenin ideolojik özünü ve gerçek nedenlerini görüp kavramaya yönelik nesnel ve soğukkanlı bir değerlendirme sürecine girilseydi, 2000 sonrası başını tekrar kaldırıp iyice pervasızlaşan tasfiyecilik sürecinin önü muhtemelen yine alınamazdı ama o tükenmiş küçük burjuva aydın oportünizminin örgüte verdiği zararlar ve yıkım kesinlikle bu kadar büyük olmazdı.

     

    Sadece Latin Amerika'nın değil insanlığın büyük sesi Galeano, “Tarih tekerrür mü ediyor? Yoksa yalnızca ona kulak verme yeteneğinden yoksun olanların kefareti olarak mı tekrar ediyor?..” diye sorar belleksizleşme sendromuna meydan okuduğu  “Tepetaklak-Tersine Dünya” kitabında. Devamını da şöyle getirir: “...Dilsiz tarih yoktur. Ne kadar yaksalar, ne kadar yırtsalar, ne kadar yalanlasalar da, insanların tarihi çenesini kapamayı reddeder. Geçmiş zaman -farkında olsa da olmasa da- tüm canlılığıyla büyüyerek şimdiki zamanın içinde devam eder. Hatırlama hakkı, Birleşmiş Milletler tarafından kutsanan insan hakları arasında yer almaz ama bugün onu canlandırmak ve pratiğe dökmek hiç olmadığı kadar gerekli. Geçmişi tekrarlamak için değil, tekrarlamasını önlemek için yapmalıyız bunu: Biz yaşayanlar ölülerin vantrologları olalım diye değil, aptallığın ya da talihsizliğin sürekli yankısına mahkûm olmayan seslerle konuşma yeteneğine sahip olalım diye. Bellek, eğer gerçekten canlıysa, tarihi izlemez; tarih yapmaya davet eder”.

     

    Onun için, komünistler olarak bizler, tarihin birbirinin tekrarı süreçleri peşinden sürüklenmekten kurtulmak istiyorsak, bizi 'belleksizleşmeye' davet eden samimiyetsiz çağrılara kulaklarımızı tıkamalıyız.