• Paylaş

    KATEGORİ : GÜNCEL

    Eklenme tarihi : 2017-12-19
  • 'Türkiye’de her şey olabilirsiniz, sadece rezil olmazsınız' sözü, ‘ahbapçavuş devrimciliği’ için de geçerlidir

    H. Selim Açan

     

    2000 sonrası TİKB’yi fiilen teslim alıp yok olmanın eşiğine getiren neoliberal tasfiyecilik, başlangıçta devrimci pratik kaçkınlığı olarak gösterdi kendisini. Günün devrimci pratik görevlerinden kaçışını, önceleri hastalıklı bir “güvenlik ve yeraltı” anlayışına dayandırırken, 19 Aralık sonrasında bu kaçış ipe açıkça un serme halini aldı. Öyle ki, örgütün belirlenmiş merkezi politikaları ve birlikte alınan kararlar dahi türlü bahaneler ileri sürülerek hasıraltı edildi.

     

    Devrimci proleter sosyalist çizgide militan bir siyasi faaliyet ve pratiğin yerini hastalıklı bir ‘entelelektüalizm’, aydın fantezileriyle oyalanma, ideolojiler dahil ‘sistem’ ve modernite düşmanlığından Davutoğlu’nun “Stratejik Derinlik” zırvalarından esinlenen ‘bölgesel emperyalizm’ fantezilerine kapılmaya kadar piyasaya sürülen her ‘moda’ görüşün arkasından sürüklenme hali aldı.

     

    Bu arada TDH, hem genel toplam olarak hem de tek tek her örgütün yapısal zaafları ve zayıflığını bütün çıplaklığıyla sergileyen 19 Aralık ve sonrasının şokunu yaşıyordu. O güne dek umut bağlanan görüntü ile gerçeklik arasındaki çelişkinin büyüklüğü üzerine binen ‘F tiplerine düşme’ korkusu, yeni bir tasfiyeci dalganın kabarışını ivmelendirdi. Özümsenmiş sağlam bir ideolojik temele ve bu temelde şekillenen devrimci bir tarih bilincine dayanmaktan çok dönemsel etkilenmeler temelinde bir nev’i sürükleniş biçiminde şekillenen ‘sıradan devrimciliğin’ çözülüşü hızlandı. (*) 

     

    Hatırlanacak olursa o yıllar, neoliberalizmin ideolojik ataklarını dünya çapında da sıklaştırıp yoğunlaştırdığı bir tarihsel kesitti. ‘Kapitalizmin gücü ve ebediliği’ üzerine tezlerle birleşik olarak kolektivizm yerine “birey olmayı” yücelten, soyut ve belirsiz bir gelecek uğruna bedel ödemeyi göze almak yerine içinde bulunulan an’ı yaşamayı vaaz eden, inkarcılığı ve örgütsüzlüğü teşvik eden “teoriler” ortalığı kaplamıştı. Ve bunlar elbette aynen kopya edilerek ya da ufak rötuşlarla “yerli ve milli” hale getirilerek Türkiye’ye de taşınıyordu.

     

    TİKB içinde de başını yeniden kaldıran sağ tasfiyeci eğilim, bu ortamdan güç ve cesaret alarak bu kez pervasız bir ideolojik tasfiye yönelimi şeklinde 2005'ten itibaren kendini yeniden kustu. Kendisini artık hiçbir sınır ve değere bağlı hissetmeyen bu sağcı inkar ve döneklik eğilimiyle ideolojik kopuş, ilk olarak, kapitalizmin neoliberal temellerde yeniden yapılanmasının yorumlanması konusunda başgösterdi.

     

    Sağ tasfiyeciliğin yorumuna göre, kapitalist üretimin (ve onunla bağlantısı içinde toplumun) 1980 sonrası hız kazanan neoliberal yeniden yapılanması, “tarihte, sanayi devrimine eşdeğer, hatta onu da aşan büyük bir dönüşüm” anlamına geliyordu. Kapitalist toplumların ve işçi sınıfının yapısından burjuvazinin egemenlik biçim ve yöntemlerine kadar her şey köklü bir değişim ve dönüşüm içindeydi. Bu “büyük dönüşüm”ün temelinde, üretici güçlerdeki olağanüstü gelişme yatıyordu. “Devrimci hareket bugüne kadar kapitalizmde sadece krizleri ve krizleri doğuran etkenleri görmüştü. Halbuki asıl önemli olan üretici güçlerdeki gelişmeydi”.

     

    Üretici güçlerdeki sıçramalı gelişme, özellikle de üretimin otomasyonu, iletişim ve ulaşım teknolojilerindeki atılımlar sayesinde burjuvazi, üretimi parçalayarak dünya çapında yaymakla kalmamış, devrimci hareket ve işçi sınıfı karşısında büyük bir avantaj ve üstünlük sağlamıştı. Üretimin örgütlenmesi dışında ideolojik-siyasi hegemonya yöntem ve araçlarını da yenileyip güçlendirerek “(kapitalist) sisteme kısa hatta orta vadede sarsılmayacak -yani daha en az 30-40 yıl sürecek- bir istikrar kazandırmıştı” (Sadece bu tez bile, neoliberalizmin ideologlarından Fukuyama’nın o zamanlar hala tedavülde ve revaçta olan “tarihin sonu” tezinin farklı bir versiyonuydu).

     

    Dolayısıyla devrimci hareket -tabii en başta da TİKB-, bu gerçeği dikkate alarak hareket etmeli, burjuvaziyi ya da kapitalizmi geriletip yıkmayı amaçlayan bir pratik peşinde koşmamalı, istense de sonuç alma şansı olmayan böyle nafile çabalar yerine oturup “büyük dönüşümü çözümlemeye yönelmeli(ydi)”. Günün en önemli hatta tek devrimci görevi bu “çözümleme” faaliyetiydi!!!

     

    Dikkat edilirse bu görüşler, Marksist hareketin tarihinde ilk olarak Bernsteincılık biçiminde kendisini gösteren kapitalizme biat teorileriyle TİKB tarihinde 1978’lerde boy gösteren Koordinasyoncu kavga kaçkınlığının berbat birer kopyasıydı. Zaten tasfiyeci oportünizmin, adını bile Karl Polanyi gibi bir neoliberalizm pazarlamacısından aşırdığı “büyük dönüşüm” çözümlemesi tam bir oportünist bulamaçtı. 1870’lerin başında “kapitalizmin yapısal krizlerinin üstesinden gelme yeteneğine” övgüler düzerek Marksizmi bu temelde “aşmaya” soyunan Bersntein’den tutalım Gorbaçovcu revizyonizmin “bilimsel-teknolojik devrim” teorilerine, “Hollanda Düzenleme Okulu” başta olmak üzere kendilerini “post-Marksist” olarak tanımlayan akademik çevrelerin “Marks’ı ve Kapital’i tamamlayıp geliştirme” iddiasıyla yumurtladıkları aydın fantezilerinden tutalım Türkiye’de “ikinci Cumhuriyetçilik”in öncüsü Mehmet Altan’la bugün Tayyip Erdoğan’ın başdanışmanları arasında yer alan eski Taraf yazarı Cemil Ertem’in şekere buladıkları liberal yavelere kadar ne ararsanız vardı. Büyük bir çığırtkanlıkla TİKB’nin içine de taşınmak istenen o liberal oportünist “büyük dönüşüm” çözümlemelerinde sadece Marksizmden ve devrimcilikten eser yoktu!

     

    Marksist teori yanında TİKB’nin tarihine ve tarihsel gelişim sürecine bir parça hakim olan her devrimci, bu gerçeği ilk bakışta görebilirdi ama ne acı ve ne yazıktır ki, açıkça kapitalizm güzellemesi yapan ve devrimci pratik kaçkınlığını vaaz eden bu kadar pespaye görüşler taraftar bulabildi. Sadece dönemin durgunluğu ve çürütücü etkileri ile açıklanamayacak olan bu durumun nedenleri üzerinde yazımızın son bölümünde duracağız.

     

    Savunduklarının tamamı bu yazı sınırları içinde andıklarımızdan ibaret olmayan çizgileşmiş sağcı pespayelik, keskin bir “sosyalist devrimcilik” maskesi takınmıştı. Gel gör ki, sosyalizmi salt “konseylere dayalı bir demokrasi” derekesine yani dar bir siyasal devrime indirgemekle kalmıyor; “sosyalist devrimi” de 2. Enternasyonal'in sosyal demokratlaşmış partileri gibi anlıyorlardı. Dünyayı değiştirmeyi hedefleyen bir devrimciliğin ruhunu oluşturan siyasal devrimcilik ve devrimci iktidar bilinci onların gözünde “dar siyasal devrimcilik”ti. Halbuki kapitalizmin kapsamlı tahakkümü ve derinleşmiş hegemonyası iyi kavranmalı ve devrim aslında tüm bir sivil toplumun ele geçirilmesi stratejisiyle ele alınmalıydı. O nedenle, 'devrimci pratik' olarak tanımlanan “dar siyasal eylemcilik” ile zaman ve enerji kaybı yerine asıl olarak sendikaları, gündelik hayatı, sivil toplumun hemen tüm alanlarını ele geçirmeyi hedefleyen bir politika yapılmalıydı. Bu tam da 2. Enternasyonal üyesi Alman ve Avusturya sosyal demokrat partilerinin savunduğu türden bir “devrimcilik” ve “sosyalist devrim” anlayışıydı. Fakat o konjonktürde özellikle de keskin bir “sosyalist devrim” cazgırlığı eşliğinde piyasaya sürüldüğü için kimilerine “yeni ve doğru açılımlar” olarak görünüyordu. Gerçekte ise sosyalizm sosuna bulanmış bir neoliberalizm pazarlaması söz konusuydu.

     

    Neoliberalizmin ideolojik yörüngesine girip onun ideolojisinin taşıyıcılarından biri haline gelen sağcı kavga kaçkınlığı, TİKB’ye asıl büyük zararı, yönetimini fiilen ellerinde bulundurdukları örgütü paralize ederek verdiler. Öncesi de bir yana, 2004 sonlarında gündemleştirilip adım adım yaşama geçirilmeye başlanan “3 yayın, 3 kurultay” stratejik yönelimi sayesinde canlanıp kendine gelmeye başlayan örgütü yeniden bitkisel hayata soktular. Eldeki güçleri hareketsiz tutarak çürütmeleri yetmezmiş gibi, “önce çözümleyelim, sonra örgütleriz” gerekçesiyle, yakalanmış gelişme dinamikleri ve potansiyellerini de harcadılar. 2006 Mart’ında düzenlenen “Söz Alınteri’nin Kurultayı” arkasından sınıf içinde, diğer yandan gençlikte ve eğitim emekçileri arasında yakalanan gelişme potansiyellerinin “önce çözümleyelim” kafasıyla düpedüz çürütülmesi bu sağ tasfiyeciliğin en çarpıcı örnekleriydi.

     

    Hizip kurmak dahil her türlü kirli yönteme başvurmalarına rağmen yıllarca pazarlamaya çalıştıkları Bernsteincı “büyük dönüşüm” çözümlemesini delege çoğunluğuna kabul ettiremeyeceklerini gören çürümüş aydın oportünizmi, 2009 yılı içinde şaşırtıcı bir ters takla atarak bu kez “demokratikleşen Türkiye” liberal tezine sarıldı. Böbürlenme konusu yaptıkları “eksenlerinin” merkezine, o tarihten sonra, “yetmez ama evet” rezilliğine de yol gösteren bu ikinci Cumhuriyetçi tezi oturttular. “Türkiye’de faşizmin çözülme sürecine girdiği” iddiasındaydılar. “Türk tekelci burjuvazisinin çıkarları ve bölgesel yayılma hesapları, burjuva anlamda demokratikleşmiş bir Türkiye gerektiriyordu” dolayısıyla faşizmi “çözen” güç, Türk tekelci burjuvazisi, onun özellikle de TÜSİAD’da örgütlenmiş kesimleri oluyordu.

     

    Hatırlanacak olursa, “sivilleşme-demokratikleşme” iddiaları, AKP-Cemaat koalisyonunun ideolojik-siyasi hegemonyasını kurup pekiştirme sürecinde ‘kolaylaştırıcı’ bir rol oynayan liberal budalalar tarafından o yıllarda hala gürültüyle propaganda edilen neoliberal bir gözbağıydı ve 2010 yılındaki Anayasa referandumu sırasında “yetmez ama evet” teslimiyetçiliğini savunanların temel gerekçesi de, “ne kadar yetersiz ve geri de olsa Türkiye’nin bir demokratikleşme süreci içinde olduğu” iddiasıydı.

     

    Bu liberal pespayelik, aynı dönemde, neredeyse aynı sözde kayıt ve sözcüklerle TİKB içine de taşınıp hakim kılınmak istenmişti. Ve ne acıdır ki, “eksen... eksen...” çığırtkanlıklarıyla önce cılkı çıkmış bir Bernsteincılığı, o maya tutmayınca bu kez ikinci Cumhuriyetçi “demokratikleşen Türkiye” pespayeliğini TİKB’ye taşıyıp hakim kılmaya soyunan çürümüş aydın oportünizmi, hedeflediği etki ve iktidarı sağlayamamış olsa da kendileriyle birlikte hareket etmeyen -veya trenden son anda inen- başka kafaları da bulandırmayı o zamanlar başardı.

     

    Fakat bugün bu tasfiyeci oportünizmin elebaşıları dahi, o zamanlar böbürlenme konusu yapıp yeri göğü inlettikleri o pespaye görüşlerin bir tekini dahi ağızlarına almıyorlar. Büyük bir pişkinlik, daha doğrusu yüzsüzlük sergileyerek sanki bunlar hiç yaşanmamış, tarih önünde bu utanç verici konumlara düşülmemiş gibi davranıyorlar.

     

    7 ya da 20 sene gibi süreler, insan hayatında bile o kadar uzun sayılmazlar. Tarihin akışı açısından ise bunlar “dün” bile denilemeyecek kadar kısa sürelerdir. İdeolojik bir çizgi -ya da “eksen”- bu kadar kısa bir süre içinde iflas edip çökmüşse şayet, devrimci komünist bir örgütü bu görüşler temelinde bölmeye kadar varan tarihsel bir suça şu ya da bu biçimde katılıp ortak olanların tarih önünde vermeleri gereken bir hesap var demektir.

     

    Tabii ki bu, her şeyden önce dürüst ve samimi bir devrimcilik için geçerli bir yükümlülüktür. Yoksa, istenildiği kadar keskin “devrimci, sosyalist, komünist” vb vb. pozları takınılsın, “devrimciliği” artık kabuk bağlamış bir ‘alışkanlık’, örgütlerin ilerleme ya da gerilemelerine, sınıf ve kitle hareketinin yükseliş ya da geri çekilişine bağlı bir ‘sürükleniş’ hali olarak yaşayan çevreci ahbapçavuş zihniyetinde olanlar için böyle bir ahlaki ve siyasi yükümlülük yoktur.

     

    Burjuva politika tarzının çürümüşlüğünü, burjuva politikacıların arsızlığını tanımlamak için kullanılan, “Türkiye’de her şey olabilirsiniz, sadece rezil olmazsınız” sözü, maalesef devrimci hareket içinde oldukça yaygın olan ideolojik bir karakter ve içerikten yoksun ‘ahbapçavuş devrimciliği’ için de geçerlidir. Zaten TDH’nin sadece siyasal-örgütsel etki ve ağırlık bakımından değil, bundan da önce ahlaki-moral üstünlük ve prestij bakımından da hala yerlerde sürünüyor olmasının nedenleri, öncelikle ve büyük ölçüde, bu tarz bir “devrimcilik” anlayışının hala aşılamamış olmasında aranmalıdır.

     

    (*) Devrimci örgütlerin saflarında yaşanan ideolojik-siyasi çatışmaları salt ya da esas olarak ‘kişilerden kaynaklanan kariyer savaşları’ olarak gören yüzeysellik de zaten bu sıradan devrimciliğin tepkime biçimidir.

     

    [Sürecek]