• Paylaş

    KATEGORİ : GÜNCEL

    Eklenme tarihi : 2017-12-17
  • Devrimci hareketteki iç kriz ve bölünmelerle dönemin nesnel koşulları arasında diyalektik bir bağ vardır

    H. Selim Açan

     

    Türkiye devrimci hareketinde, örgütlerin bölünmesi ile sonuçlanan süreçler genellikle ‘kariyer savaşı’ olarak algılanır. Bütün mesele,  örgüt içi iktidar mücadelesinden ibaretmiş gibi görülür.

     

    Bu tümüyle yanlış bir algı değildir elbette. Kimi istisnalar olmakla birlikte bölünmeyle sonuçlanan süreçlerin çoğunda, en azından taraflardan birinin kariyer hesaplarıyla hareket ettiği olgularla da sabit bir gerçektir.

     

    Fakat böyle bir boyutun varlığına rağmen her ayrılık ve bölünmeyi buna indirgeyip konuyu salt bir kariyer savaşı olarak görmek fazlasıyla sığ bir yaklaşımdır. İşin içine kariyer hesapları ve bu amaçla çevrilen fırıldakların girdiği durumların arka planında bile her zaman ideolojik bir neden ve motif vardır. Meselenin özünü de asıl olarak bu oluşturur. Soruna magazin meraklısı bir yüzeysellikle bakmayan ciddi devrimci bir yaklaşım bu özü önemser, öncelikle onu anlayıp yakalamaya önem verir.

     

    ***

     

    Nasıl bir ‘tesadüf’ sonucu ise, TİKB’nin tarihinde, ikisi de bölünmeyle sonuçlanan iki iç kriz süreci de Aralık ayı içinde noktalandı. Görünürdeki ‘zıtlıklarına’ karşın aralarında sadece neden-sonuç ilişkisi bakımından değil birilerinin bu bölünmelerde oynadıkları rol, dolayısıyla kişisel sorumluluk yönünden de devamlılık ilişkisi bulunan bu bölünmelerden ilki 1997 sonunda yaşandı, diğeri ise 2010 sonunda.

     

    Bunların her ikisi de aslında -kasıtlı olarak uzatılıp çürütülen- Konferans süreçleriydi. Çoğunluğu o kesitte cezaevlerinde bulunan temel kadroların katılımıyla önceleri bir Tartışma Platformu (TP) olarak başlayan birincisi, sürecin belli bir noktasından sonra herkesin kabulüyle TİKB 3. Konferansı’na dönüştü.  Diğeri ise zaten baştan 4. Konferans süreci olarak başladı.

     

    TİKB’nin değerlerine ve prestijine onulmaz zararlar veren bu yıkıcı süreçleri yeniden tartışmaya açmak bir yönüyle zaman ve enerji kaybıdır. Her ikisinde de büyük iddialarla ortaya çıkıp kendileri dışındaki her şeyi ve herkesi yerin dibine batırma yarışına çıkanların gerçekte nasıl bir tükeniş ve tasfiyeciliği temsil ettikleri hayat tarafından da çoktan kanıtlanmıştır çünkü. O kesitlerde mangalda kül bırakmayan “en devvv-rrrim-ci sosyalistlerin” bugün nerelerde, ne halde olduklarına bakmak yeterlidir bu konuda.

     

    Fakat bu gerçek, ne onların sadece TİKB’ye değil örgütlü devrimcilik fikrine ve sosyalizm davasına verdikleri zararları ‘unutmayı’ gerektirir ne de o süreçlerde savunulan ideolojik tez ve görüşlerin tarihsel açıdan ne anlama geldiğini -arada geçen yılların gösterdikleri ışığında- dönüp bir kez daha sorgulama gereğini ortadan kaldırır. Bunların her ikisi de konuyu ‘geçmiş tartışması’ olmaktan çıkarıp bugüne ve geleceğe dair bir tartışma özelliğini kazandırır.

     

    ***

     

    ‘95 tasfiyecileri, TP sürecinin başlangıcında “örgüt konferansının neden zamanında yapılmadığı” haklı sorusunu sorarak boy gösterdiler. Ama çok geçmeden hem örgütün o dönemdeki bütün stratejik politika ve yönelimlerini hedef tahtasını çakıp sorgulamaya başladılar hem de haklı yönler taşıyan eleştirilerinin MK içindeki asıl muhatabıyla başlangıçta kirli bir ittifak içindeydiler. Sırf bu bile, onların gerçekte nasıl tutarsız ve samimiyetsiz olduklarının göstergesiydi. Keskin sol söylemler arkasına saklanarak hedef aldıkları stratejik politika ve açılımlar ise, onların çevreci “dar grup” zihniyeti ve alışkanlıklarını aşma niyetinde olmadıklarının kanıtıydı. Dönemin öncü işçilerini sosyalist bir çizgide örgütleyip komünist öncüyle buluşturmayı amaçlayan Emeğin Kurtuluşu Kurultayı (EKK) politikasıyla o yıllarda kabarmayı sürdüren antifaşist dinamiğe militan sosyalist bir çizgi temelinde müdahaleyi  amaçlayan Anti Faşist Mücadele Komiteleri (AFMK) politikası, diğer yandan TİKB’yi nitelikli devrimcilerden oluşan dar bir “devrimci muhalefet” çevresi olmaktan çıkarıp işçi sınıfı ve geniş emekçi kitlelerin görüş alanına taşımayı amaçlayan legal yayın açılımı hedef aldıkları stratejik politika ve açılımların başında geliyordu. Onlara göre TİKB, “militan devrimci bir yeraltı örgütlenmesi olmaktan çıkıp legalleşmiş, Troçkist dergi çevrelerine benzemiş, örgütsel bakımdan da şekilsizleşip çevreselleşmişti”, vb. vb.

     

    Fakat dediğimiz gibi bunlar işin kılıfıydı. Çirkefleşme dozu her geçen gün biraz daha artan bütün bu çığırtkanlıkların gerisinde yatan asli neden, sürecin hemen başında gündeme getirdikleri bir soruda saklıydı: “Biz neden merkez komitesinde değiliz?”. Onların bütün derdi buydu. Çünkü, ne bahane olarak kullandıkları politika ve açılımlar konusunda o güne dek tek bir anlamlı eleştirileri olmuştu ne de 3-5 kişinin etrafında kümelenen küçük bir ahbapçavuş çevresi olarak TİKB dışına düştükten sonra iddialarına uygun bir pratiğin sahibi olabildiler. Tam tersine, ağırlıklı olarak İstanbul İHD’den ve kahvelerden çıkmadıkları birkaç yıldan sonra çoğu mücadeleyi hepten bıraktı, geriye kalan 1-2’si de hala TİKB’nin geçmişini ve yarattığı değerleri sömürüp 1 Mayıs gibi belirli günlerde birilerinin yanına eklemlenerek boy gösterdikleri “platform devrimciliği” ile oyalanıyor.

     

    Sonuç olarak ’97 hizbi, kendini yenileyemediği için tükenmiş bir devrimciliğin suçu başkalarında arayarak attığı bir ‘ölüm parendesi”ydi ve kaçınılmaz sonunu yaşadı. Ne var ki, TİKB’ye verdiği zarar, cürmünün kat kat üstünde oldu. Her şeyden önce, küçük burjuvazinin bile düşkün kesimlerine özgü bütün ahlaksız yöntemleri kullanarak TİKB’nin devrimci kamuoyundaki saygınlığını ve imajını lekeledi, tarihini ve değerlerini kirletti. Başka hiçbir konuda yapamadığını bu konuda başardı ve “öncü” bir rol oynayarak arkadan gelen benzerlerine de esin kaynağı oldu.

     

    Fakat o TİKB’ye asıl zararı, neo Bernsteinci tasfiyeciliğin yolunu açan mayın katırı rolünü oynayarak verdi. TP sürecinde kambura yatarak güç toplama stratejisi izleyen sinsi bir kariyerizmin tetikçiliğini yaptı. Örgüt konferanslarının zamanında yapılamayışından tutalım örgüt faaliyetinin yayın faaliyetine, yayınların da birilerinin keyiflerine göre kaleme almaya soyundukları yazıların tamamlanmasına tabi kılınmasını anlayış düzeyinde savunan bir tasfiyeciliğin değirmenine su taşıdı.

     

    Birincisi “TİKB’yi ayağa kaldırma” sloganını kullanırken onu kullanıp attıktan 8-10 yıl sonra başını bu kez açıkça kaldırarak “TİKB ismi dahil geçmişin bütün izlerini silmeliyiz” şeklinde gözüdönmüş bir tasfiyecilik savunusu olarak ortaya çıkan neoBernsteincı kariyerizm arasındaki bağ, kendini TP sürecinde açıkça kusmuştu aslında. Fakat örgütteki militan Marksist damarı o kesitte (de) tasfiye edemeyeceğini erken farkeden Bernsteincı sinsilik keskin bir manevrayla saf değiştirince, el altından cesaretlendirip kışkırttığı diğerleri çapsızlıklarıyla baş başa kaldılar.

     

    ***

     

    Marksist hareketin tarihinde olduğu gibi TDH içindeki bölünmelerde de örgütsel krizlerle dönemin nesnel koşulları arasında diyalektik bir bağ vardır. Devrimci dalganın yükseldiği, bu arada örgütün de iyi-kötü atılım yaptığı kesitlerde genellikle keskin solcu eğilimler boy gösterir. Durgunluk ve yenilgi dönemlerinde ise sağ tasfiyeci eğilimler güç kazanır. Bu anlamda, şu ya da bu örgütte kendini gösteren her ‘tekil’ kriz, aslında daha ‘genel’ bir durumun o örgüt özgülündeki tezahürü olarak ortaya çıkar.

     

    Bu ‘genel’ kriz, tabii ki her örgütte aynı şiddet ve biçimlerde kendini göstermez. Birilerinde iş bölünmeye kadar giderken bazıları görünürde hiçbir tartışma ve saflaşma yaşanmadan toptan kabuk ve kimlik değişimi biçiminde ortaya çıkar. Hem 12 Eylül hem de 2000 sonrasının tasfiyeci dalgaları sırasında yaşanan örnekler üzerine düşünülürse, ne demek istediğimiz daha iyi anlaşılır.

     

    Dolayısıyla, hemen her örgütün bir biçimde yaşadığı genelleşmiş kriz süreçlerindeki rolleri ve sorumluluk payları ne olursa olsun meseleyi tek başına kişilerin tutumlarına bağlayıp salt ‘koltuk savaşı’ olarak görmek, bu açıdan da çok sığ bir yaklaşım olur.

     

    Dönemlerle örgütsel krizler arasındaki bağlantıyı, o kesitlerde ‘moda’ haline gelen genel ideolojik eğilim ve tezler arasındaki ortaklıktan da görebiliriz. Devrimci yükseliş dönemlerinde daha çok keskin solcu sabırsızlık eğilimleri boy gösterir. Devrimci dalganın geri çekildiği, dahası dibe vurduğu uzun süreli durgunluk ve yenilgi dönemlerinde ise devrimci olandan kaçış, inkar ve döneklik eğilimleri patlama yapar. Dönemin modasını oluşturan bu eğilimlerin her örgütteki yansıması kuşkusuz farklı olur; fakat işin dedikodu kısmından daha çok özüyle ilgilenen ciddi bir yaklaşım, aralarındaki söylem farklılıklarına karşın özdeki ortaklığı kolaylıkla görüp yakalar.12 Eylül sonrasının birinci tasfiyecilik dalgası sırasında “sosyalist demokrasi” çığırtkanlığı, 2000 sonrasının tasfiyecilik dalgası sırasında ise “Yetmez ama evet” demenin de gerekçesini oluşturan “demokratikleşen Türkiye” masalları bu döneklik eğilimlerinin ortak paydaları olarak karşımıza çıkarlar.

     

    Nesnel koşullarla örgütlerin iç yaşamları arasındaki bağlantıyı göz önünde bulundurarak tekrar somuta dönecek olursak, TİKB’nin 1995’de patlak veren iç krizi, 12 Eylül sonrası birinci tasfiyecilik dalgasının TİKB özgülündeki yansımasıydı. Kendisini keskin sol söylemler arkasında gizlemeye çalışan yorgun devrimciliğin bu ‘geç kalmış’ isyanı, bir yönüyle de, 2000 sonrası iyice zirve yapan ikinci büyük tasfiyeci dalganın yine TİKB özgülündeki habercisiydi.

     

    [Sürecek]