• Paylaş

    KATEGORİ : GÜNCEL

    Eklenme tarihi : 2014-02-25
  • Liberal demokrasi pazarlayıcıları burjuvazinin “burjuva parlamentonun çekim gücünü yükseltmeyi amaçladığı" iddiasındadırlar

    Ordan burdan duydukları kulaktan dolma bilgi kırıntılarıyla önlerine geleni “burjuva demokrasisini matah bir şey olarak görüp yüceltmekle” yaftalamaya çalışan ama gerçekte hem burjuva demokrasisi hem de faşizm konularında siyasete yeni başlayanların bilgi düzeyini aşmayan bir cehalet içinde yüzenlere sorsanız, burjuva demokrasisinin özünü “genel oy ve parlamento” oluşturur. Halbuki bunlar, burjuva demokrasisinin esasını oluşturmak şurada dursun, burjuvazinin henüz muhalefette olduğu feodal mutlakiyetçiliğe karşı savaşım döneminde bile asıl olarak onun toplumsal müttefiklerini çoğaltma amacıyla kullandığı propagandif birer motif özelliğine sahiptir. Burjuvazinin egemen bir sınıf haline gelmesinden sonrasında ise işlevleri hep daha da sınırlı kalmıştır. Genel oy hakkı ve parlamentoyu Marksizm bu yüzden, “burjuva demokrasisinin ikiyüzlülüğünü örtmeye yarayan incir yaprağı” olarak tanımlar. Nitekim neoliberal dönemde, ‘demokrasinin yeniden yapılandırılması’ sırasında da bordadan ilk bunlar atılmışlardır:

    Burjuvazi ve onun kendilerini ‘neoliberal’ olarak tanımlayan uşakları, bütün aldatıcı ve ikiyüzlü karakterine rağmen burjuva temsili demokrasinin günümüzde artık ‘yönetemeyen bir demokrasi’ haline geldiği görüşündedirler. Onlara göre bu sistem, ülke yönetiminde görüş ve taleplerinin esasında kaale alınmaması gereken marjinal toplumsal kesimleri dahi siyasette bir güç ve ağırlık sahibi haline getirmekte, bunların partileşmesine ve seçimlere katılmasına izin vermekle gereksiz yere çok sayıda partinin ortalıkta boy göstermesine ve oyların parçalanmasına zemin hazırlamakta, sonuçta da güçlü hükümetler yerine zayıf ve istikrarsız koalisyonlara mahkum olunmaktadır. (…) Bu mantıkla getirilen öneriler, tabii ki sadece bir seçim sistemi değişikliğiyle sınırlı değildir. Mantığın temelinde, burjuva demokrasisinin pratikte zaten fiilen kullanılamaz halde olan biçimsel bazı haklar veya mekanizmalarının dahi ‘demokrasiyi yozlaştıran ve yönetemez hale getiren etkenler’ olarak görülmesi yattığı için, çok partili bir düzen yerine iki partili bir siyasi partiler düzenine geçişin zorlanmasından hükümetlerin ve parlamentonun yetkilerinin sınırlanmasına, iktidar gücünün merkezileşmesini sağlayacak başkanlık ya da yarı başkanlık sistemine geçilmesinden bazı toplumsal kesimlerin açıkça’ siyasetin dışına itilmesi’nin önerilmesine kadar vb. birbirini tamamlayıcı bir dizi öneriden oluşan kapsamlı bir ’sistem değişikliği’ önerisiyle çıkmaktadır bu görüş genelde karşımıza…(Devleti Yeniden Yapılandırma Yönelimi Üzerine I-, Devrimci Proletarya, 3. Sayı, Şubat 1999)

    Liberal demokrasi pazarlayıcıları ise hala, yeni anayasanın, hatta onun yapım yönteminin bile (onlara göre bu kesinlikle “müzakereci ve katılımcı bir yöntem” olacak!!!) “burjuva parlamentonun çekim gücünü yükseltmeyi amaçlayan yönelimler” olduğu iddiasındadırlar. Üzerine o kadar yaygara yaptıkları neoliberal demokrasinin içyüzü yanında amacı ve hedefleri konusunda da gerçeklerden bu denli kopuk bir sübjektivizm ve cehalete ancak “pes” denir!..

    Burjuva liberal demokrasinin Marksist açıdan en kısa tanımı, “işçi sınıfı ve emekçiler üzerinde diktatörlük, burjuvazi için demokrasi ve özgürlük” şeklindedir. Burjuvazi açısından bu demokrasi ve özgürlük, sahip olduğu ekonomik güç ve üstünlükten dolayı görünürdeki aldatıcı eşitlikten daha fazla ve daha etkin yararlanma olanağına sahip olmaktan ibaret değildir. Bu, işin, işçi sınıfı ve emekçi yığınlara kıyasla burjuvazinin sınıf olarak sahip olduğu genel avantaj ve imkan boyutunu oluşturur. Ancak meselenin bir de burjuvazinin kendi iç ilişkileri açısından demokrasinin anlamı ve işlevi boyutu vardır. Bunun özünü, egemen sınıf bloku içinde burjuvazinin farklı kesimleri arasındaki ilişkilerin hangi kurallar çerçevesinde, hangi mekanizmalar aracılığıyla, nasıl düzenleneceği konusu oluşturur.

    Kapitalizm kapitalizm olmaktan çıkmadığı sürece, blok halinde hareket eden yekpare bir burjuvazi de olamaz. Azami kar hırsı ve rekabet nedeniyle en hayati ortak çıkarları konusunda bile o kendiliğinden bir araya gelerek birleşik bir sınıf tavrı izleyemez. O zaman, aralarındaki bütün ekonomik ve siyasi farklılıklar ve bundan kaynaklanan rekabete karşın burjuvazinin sınıf olarak bütünlüğü ve birleşik hareketi nasıl sağlanacaktır? Ayrıca, kapitalizmin temel yasalarından biri de gelişmenin eşitsizliğidir. Eşitsiz gelişme, burjuvazi içindeki güç ilişkileri ve dengelerde de sürekli bir değişimi beraberinde getirir. O zaman siyasi iktidar gücünün buna uygun olarak yeniden paylaşımı hangi esaslar çerçevesinde, hangi mekanizma ve araçlar yoluyla, nasıl gerçekleştirilecektir? Daha önceleri zayıf konumda ve azınlıkta olanın güçlenmesi ve çoğunluk haline gelmesi durumunda iktidarın el değiştirmesi nasıl gerçekleşecek, öte yandan azınlıkta kalanın çoğunluk haline gelebilme imkânları ve güvencesi de içinde olmak üzere azınlıkta kalan kesimler hak ve çıkarlarını hangi mekanizmalar aracılığıyla nasıl savunup koruyabileceklerdir? Burjuvazinin sınıf olarak diktatörlüğünün değişik biçimleri arasındaki farkı, burjuvazi açısından asıl olarak bu soruların yanıtları oluşturur.

    “Kuvvetler ayrılığı” ilkesi işte bu işlevi gören mekanizmaların başında gelir. Burjuva karşıdevrim kampı içinde azınlıkta kalan kesimlere de belli bir hareket ve etkinlik alanı açarak özel çıkar ve ihtiyaçlarını politik bakımdan da koruyabilme olanağı sunar. Burjuvazinin farklı kesimleri, tek tek burjuvalar ve tekeller açısından işin bu yönü, iktidarın sınıf olarak kendi sınıfının elinde olmasından çok daha önemlidir. Onun için bu uğurda elinden geleni yapmaktan geri durmaz, gerekirse çok sert savaşlara girmekten çekinmez. “Kuvvetler ayrılığı” prensibi, bu özelliğiyle, burjuvazinin sınıf olarak politik bütünlüğünü koruyup ortak genel çıkarlar doğrultusunda birleşik hareket etme zeminini güçlendiren bir emniyet subabı işlevini görür. Bu işlevinden ötürü de, burjuva demokrasisinin burjuvazi açısından en önemli özelliğini ve farkını oluşturur.

    Türkiye’deki geleneksel iktidar yapılanması içinde daha önce rakipsiz hegemon bir konumdalarken 1980 sonrası yaptıkları atakla kendilerinden daha hızlı gelişip güçlenen İslamcı sermaye kesimleri karşısında güç ve mevzi kaybeden TÜSiAD yönetiminde etkin kadim tekellerin “güçler ayrılığı” üzerinde bu kadar ısrarlı olmalarının gerekçesi, bu ilişki ve bağlantıların farkında olunduğu taktirde anlaşılır. TÜSİAD demokratizminin arkasında yatan nedenler ve bununla güdülen amaç, o zaman daha berrak görülüp doğru temellere oturtulur. Aksi taktirde, açıkça ya da fiilen bu demokratizmin kuyruğu, destekçisi ve pazarlayıcısı konumuna düşmekten kurtulunamaz. [Sürecek]