• Paylaş

    KATEGORİ : GÜNCEL

    Eklenme tarihi : 2014-02-25
  • Çağımızda demokrasi kapitalizmin temellerine yöneldiği, onu geriletildiği ölçüde mümkün

    YENİ ANAYASA SÜRECİ – Hayaller ve gerçekler

    Türkiye’nin yeni anayasa sorununu önümüzdeki süreçte sık sık tartışacağı açık. Ama bu tartışma nasıl bir seyir izler, hangi sonuçları doğurur, yeni anayasa ne zaman kesinleşip yürürlüğe girer sorularına aynı kesinlikte yanıt vermek göründüğü kadar kolay değil.

    Sırf şu son “yemin krizi”, onu ortaya çıkaran nedenler, AKP’nin bu işi özellikle tırmandırıp keskinleştirmesi, 12 Haziran seçimlerinin hemen ardından yaşanan bu bilek güreşinin BDP’yi dışlayarak CHP’nin teslimiyetiyle sonuçlanması bile yeni anayasanın yapım sürecinde karşılaşabileceğimiz kimi olasılıklara ilişkin ipuçları içeriyor. 14 Temmuz’daki Silvan çatışması ve DTK’nin demokratik özerklik ilanı üzerine yaşanan gelişmelerin, ortalığı kaplayan tehditlerin, olası kimi adımların doğurabileceği sonuçların sözünü dahi etmiyoruz artık. [*]

    AKP, 2007′den beri sürekli yeni bir Anayasa gerekliliğinden söz ediyor. Son seçim kampanyası sırasında da bunu sık sık dile getirdi. Fakat temel felsefe ve sistem olarak nasıl bir Anayasa peşinde olduğuna ilişkin renk vermekten ısrarlı kaçındı. Bunun nedeni açık aslında. AKP’nin daha doğrusu Tayyip Erdogan’ın gönlünde başkanlık sistemi yatıyor. Fakat bu konuda AKP içinde bile henüz tam bir mutabakat yok. Abdullah Gül, Bülent Arınç ve Cemil Çiçek gibi herbiri AKP içindeki farklı eğilimlerin temsilcisi konumunda olan isimler bile bu sisteme sıcak bakmadıklarını değişik biçimlerde dile getirdiler. Gerçi AKP içindeki bu farklılıkların giderilmesi zor bir iş değil. Çünkü her şey bir yana, siyasal gücün daha fazla merkezileşip ağırlıklı olarak yürütme ve güvenlik organlarının elinde toplanması hedefi, AKP’nin bütünü kadar arkasındaki sermaye kesimleri açısından da ortak bir hedef. İktidarı elinde bulunduran tekelci sermaye bloku içinde son 15 yıla yayılan sert çatışmalarla ele geçirdikleri hakim konumu pekiştirip perçinleyebilmek için hepsi bunu zorunlu bir final adımı olarak görüyor.

    İşin kötüsü, faşizme özgü bu güç yoğunlaşması isteği ve yöneliminin önünde duracak güçlü bir işçi sınıfı hareketi, emek eksenli militan bir devrimci demokratik kitle muhalefeti de yok bugün ortada. Bugünün Türkiyesi’nde rejimi zorlayan etkili tek demokratik muhalefet dinamiği Kürt ulusal hareketi. O da, pratikteki bütün militanlığına karşın, ulusal karakterinden kaynaklı sınırlılıklar ve zaaflarla malül. Çizgisindeki kırılmalar nedeniyle taleplerini ulusal çerçevede bile minimize etmiş durumda. Örneğin şu an en ileri talebini oluşturan yerel yönetimler düzeyinde özerklik talebi bile, rejimin mevcut yapısını siyasal yönden zorlayan bir özellik taşımasına karşın, kapsam ve içerik olarak kapitalizmin ve tekelci sermaye egemenliğinin çerçevesini aşmayan bir sınırlılığa sahip.

    Halbuki çağımızda, özellikle de günümüzde demokrasi artık kapitalizmin temellerine yöneldiği, onu geriletip sınırlandırabildiği ölçüde mümkün. Bu nedenle, faşizme karşı mücadele bile burjuvazinin sınıf egemenliği ve kapitalizmin temellerine yönelik sosyalist devrimci bir çizgide örgütlenip yürütülmek zorundadır. Kaldı ki, emperyalizmin karakteri gereği çağımızda her geçen gün biraz daha gericileşmekle kalmayıp özellikle 11 Eylül sonrası faşizme daha fazla yaklaşan, ona özgü anlayış, kurum ve mekanizmaları daha fazla benimseyerek aralarındaki geleneksel ayrımların iyice belirsizleştiği günümüz koşullarında sosyalist proletarya, “faşizm mi burjuva demokrasisi mi” şeklinde bir ayrımı kendisine değil hedef, artık çıkış noktası olarak bile almaz. Bu yüzden, güçlü bir sosyalist proletarya hareketinin olmadığı, işçi sınıfının bağımsız politik bir güç olarak varlığını dahi hissettirmediği koşullarda yapılacak bir anayasanın, içerik bakımından ‘demokratik’ bir karakter taşımasını beklemek kadar, bu süreç üzerinde etkili başka toplumsal-siyasal aktörlerden tutarlı ve bütünlüklü bir demokratik tavır beklemek abestir.

    Bu tür iddia ve hayaller, en başta, emperyalizm çağında burjuvazinin ve burjuva demokrasisinin “demokrasiden çok gericileşme” yönünde bir tarihsel evrim geçirdiği gerçeğini bilinçli olarak saklamak ya da bunun farkında bile olmamak anlamına gelir. İkinci olarak, adına anayasa denilen metinlerin, her şeyden önce, belirli bir toplumda belirli bir tarihsel kesitteki sınıfsal-siyasal dengeler ve güç ilişkilerinin ürünü olduğu gerçeğinin unutulması anlamına gelir. Bu bağlamda, Kürt ulusal hareketinin kendi cephesinden yaptığı basınç dışında, bugünün Türkiyesi’nde yeni anayasanın içeriğini ve beraberinde getireceği rejim yapılanmasını aslolarak tekelci sermayenin farklı kesimleri arasındaki çıkar ve tercih farklılıkları belirleyecektir.

    Bu gerçeğin baştan bilincinde olunması, bu süreçte karşılaşacağımız gerilim ve sürtüşmelerin nedenleri ve amaçları konusunda yanılgıya ve kuyrukçu tutumlara sürüklenmekten sakınabilmenin birinci koşuludur. Çünkü çerçevesi yeni anayasayla çizilecek olan yeni rejim yapılanmasının hangi esaslar üzerine oturtulacağı konusu, tekelci sermayenin farklı kesimleri arasında da bir farklılık ve çatışma konusudur. [Sürecek]

    [*] Gel gör ki, kafalarındaki içi boş kalıpların tutsağı haline gelmiş, daha doğrusu hayatla ve pratikle bir ilişkileri kalmadığı için dünyayı zihinlerinde oluşturdukları kalıpların içine sığdırmak için çırpınan kimi budalalara bakacak olursanız, bu konuda bir belirsizlik ya da farklı bir gelişme olasılığı yok. Olamaz da!.. Çünkü onlara göre herşey “akması gereken” mecrada akmaya “mecbur”!!! Bu yüzden, bırakalım sürecin seyrini etkileyecek farklı güç ve dinamiklerin karşılıklı hareketinden doğabilecek değişik sonuçlara ilişkin öngörü sahibi olmayı, çıplak gözle görülebilecek kadar açık belirtiler üzerinde bile durup düşünme ihtiyacı duymazlar.

    Bu yüzden, örneğin Kürt sorununda Türk şovenizminin geleneksel kırmızı çizgilerinde ısrarın süreceğini gösteren belirtilerdeki artışın, AKP’nin gönlünden geçen anayasayı yapabilmek için gerekli sayıda milletvekili çıkaramamış olmasının ya da “yemin krizi” sırasında yeni anayasa konusunda MHP'yle ortak bir akılda buluşmayı yeterli göreceğine dair açıklamalarının bir anlamı ve etkisinin olup olmayacağını sormanın faydası yoktur bunlara. Yeni bir anayasa ihtiyacı ve yöneliminin 2007′lerde de bugünkü kadar aktüel olduğunu ama arkasının nasıl ve niçin gelmediğini hatırlatmak falan da boşunadır.

    Çünkü yeni bir anayasa yapımı, gündemdeki diğer bütün gelişmeler ve süreçlerden kopuk, öncesiz ve sonrasız ‘kendinde bir şey’ olarak görünüyor böylelerine. Hal böyle olunca, örneğin 12 Haziran öncesinde “piyasaların” neden “AKP’nin istediği gibi bir anayasa yapamayacağını görerek dikkatini ve enerjisini öncelikle ekonomiye yönelteceği” bir senaryoyu satın almasının arkasında nelerin yattığına dikkat çekmeniz ya da Suriye ve Ortadoğu’daki gelişmelerle Türkiye’de yeni bir anayasa yapım süreci arasındaki bağlantılara işaret etmeniz, kafayı neoliberal demokrasi pazarlamacılığına takmış bu diyalektik özürlüler için bir şey ifade etmez.

    Bunların bugün gündemdeki istisnasız her konuda süreç okumaları, tarih ve siyaset anlayışları basittir: Bir yerlerdeki “yüce irade”, yani belirli bir ülkenin coğrafyasına bağlı olmaktan çıkıp ‘dünya iktidarı’ biçiminde bedensizleşmiş ulu piyasa tanrıları, neyin, nerede, ne zaman, kimler tarafından, nasıl yapılması gerektiğini çoktan belirlemişlerdir. Ulus devletlerüstü bu tanrısal iktidar, sadece içeriği değil rolleri ve zamanlamayı da belirleyip bunu bir kez dizayn ettikten sonra, farklı sınıf ve tabakaların, farklı toplumsal ve siyasal güçlerin, değişik parti ve örgütlerin, süreçler üzerinde etkide bulunma imkan ve potansiyeline sahip birbirinden çok farklı dinamiklerin; örneğin iç koşullar ve dengeler kadar dış koşullar ve gelişmelerin, güncel olduğu kadar tarihsel etken ve birikimlerin, siyasal ve toplumsal olduğu kadar ekonomik ve ideolojik etkenlerin hem ayrı ayrı hem de kimsenin önceden kesin olarak kestiremeyeceği vektörel bir bileşke şeklinde süreçler üzerinde, üstelik bir dizi tahmin ve beklentiyi boşa düşürecek şekilde etkide bulunmasına imkan kalmamış demektir!!! Bu kaderci-teslimiyetçi yaklaşımı, neoliberal demokrasinin işlevi ve “yetenekleri” konusundaki sinsi propaganda sırasında da görürüz.

    Bunun tersini ancak, “kapitalist emperyalizmin neoliberal dönemde geçirdiği büyük büyük dönüşümü hiç anlamamış, bu yüzden de ulus devletlerin artık aşıldığını, iktidarın belirli bir toprak parçasına bağlı olmaktan çıkarak dunyalaştığını, emperyalist burjuvazinin nam ve hesabına G-20, NATO, Dünya Bankası, IMF ve benzeri ulusüstü kurum ve kuruluşlar elinde toplandığını, onların günümüzde tercih ettikleri hegemonya biçiminin de faşizm değil burjuva demokrasisi olduğunu, bu yüzden bütün ülkelerdeki işbirlikçi burjuvaziler aracılığıyla faşist rejimleri çözüp yerine liberal demokrasiler inşa ettiklerini, Türkiye’de yeni anayasa ihtiyacının da zaten bu sürecin dayattığı bir zorunluluk olarak karşımıza çıktığını” görmemekte ısrar eden “dar siyasal düşünceli dogmatikler” iddia ederler!!!

    Halbuki, “AKP’siyle CHP’siyle -o da zaten bu ulu iradenin düğmeye basmasıyla şipşak yeniden dizayn edilmiştir-, MHP’siyle -o da kaset operasyonuyla hizaya getirilmiştir-, hatta proletarya sosyalizmi dışında kalan her şeyin ve herkesin ayrımsız ‘gerici bir yığına’ dönüştüğü günümüzde artık hiçbir ilerici-devrimci potansiyeli ve rol oynama şansı kalmamış ulusal hareket örneği olarak Kürt ulusal hareketiyle bütün herkesin yekpare bir blok oluşturan TÜSiAD öncülüğünde ‘müzakereci ve katılımcı’ bir yöntemle 'üstü dar altı geniş’ neoliberal demokratik bir anayasa yapmaktan ve bu süreçte üstüne düşen belirlenmiş rolü oynamaktan başka çaresi, şansı, gücü, iradesi, imkanı, hareket kabiliyeti….. Y-O-K-T-U-R!”.

    Siyasal ve toplumsal süreçlerin akışı ve sonuçları üzerinde sınıf mücadelesinin, farklı sınıflar ve toplumsal-siyasal güçlerin iradeleri ve politikaları arasındaki çatışma ve dengelerin hiçbir rolünün olmadığını baştan kabullenen bu kaderci tarih ve teslimiyetçi politika anlayışı, karşımıza bazen “dünya devrimi” gibi keskin devrimci sloganların arkasına gizlenmiş olarak çıkabilir ancak hiçbir keskin söylem, onun ML’den ve devrimcilikten olduğu kadar hayattan ve gerçeklerden kopukluğunu gizlemeye yetmez.

    Bu idealizmi ve ondan (da) beslenen politikada teslimiyetçiliği, bu zihniyetin, burjuva demokrasisinin genel özellik ve yeteneklerini “eleştirir” gibi göründüğü ama gerçekte onu kadir-i mutlak bir güç mertebesine yükselttikleri yaklaşımlarında da görebiliriz. “…Neoliberal burjuva demokrasisi ise toplumsal dilek ve beklentileri -bunları zor yoluyla hemen bastırmaktan çok- ucundan kabul eder ve bunlara da yer verir görünür. Bunlara çok çeşitli temsili, dolaylı katılımcı mekanizmalar açar. Ancak kitlelerin dilek ve beklentilerine yer verir görünen burjuva dolaylı temsil-katılım mekanizmaları aslında bu dilek ve beklentilerin burjuvazi tarafından belirlenip yönetilmesini sağlar.

    (….) Neoliberal burjuva demokrasisi çok sayıda temsili ve katılımcı dolaylı sistem içi düzenek açar: Burjuva parlamento ve parlamenter muhalefetin kitlelerin dilek ve beklentileri üzerindeki çekim gücü artılır. Burjuvazi tarafından doğrudan ya da dolaylı olarak yönlendiren sistem içi muhalefet kanalları çoğaltılır.

    (…) Burjuva demokrasisinin tüm bu dolaylı temsil ve katılım mekanizmaları, toplumsal dilek ve beklentileri temsil eder görünürken, aslında burjuvazinin daha baştan toplumsal dilek ve beklentileri kendi sınıf çıkarlarına bağlayıp yönetmesinin mekanizmalarıdır…”

    Sadece bu örneklerle sınırlı kalmayan, yerli yersiz her fırsatta döne döne aynı vurguların yapıldığı şu burjuva liberal demokrasi kavrayışında, işçi sınıfının ve halkın başka kesimlerinin kendi talepleri temelinde bağımsız bir güç olarak sahneye çıkma imkânları, bunun gerçekleşme olasılığı ve doğuracağı sonuçlar üzerine herhangi bir düşünce kırıntısı, daha da önemlisi bu mücadeleye güven belirtisi var mıdır?.. Bunlar bir de önlerine geleni “burjuva demokrasisini yüceltmekle” damgalamaya çalışırlar. Asıl şu söylenenler, demokrasi fetişizmi, daha da doğrusu yelkenleri baştan suya indirmiş teslimiyetçi bir liberal demokrasi kavrayışının daniskası değilse nedir?..

    “…Neoliberal burjuva demokratik dolaylı, temsili, özerk, müzakereci katılım mekanizmaları, gerçekte kitlelerin gerçek sınıfsal ihtiyaçlarının -karşılanması bir yana- doğrudan dile getirme olanaklarını bile olağanüstü sınırlayıp dıştalar.


    Buradaki içi boş keskinliğin diğer boyutlarını şimdilik görmezden gelelim. Dikkat edilirse, hep ’sinik’, hep ‘edilgen’, hep ‘iradesiz’, hep ‘güdülen’ bir sınıf ve kitleler algısı çıkmaktadır karşımıza. ‘Devrimci öncü’ misyonunun anlamı ve işlevini unutmakla kalmayıp, burjuvazinin faşizm koşullarında bile asla bütünüyle denetim altına alamayacağı devrimci sınıf mücadelesinin, devrimci politika ve iradenin, sürece bu temelde yapılacak müdahalelerin rolünü ve gücünü hepten unutmuş, her yanından ‘ne yaparsak yapalım nafile’ çaresizliği -ve vaazı- fışkıran vıcık vıcık bir yılgınlıkla karşılaşırız.

    Asıl ‘demokrasi fetişizmi’ budur işte! Kapitalizmin kendini yenileme ve krizlerini aşma gücü konusunda olduğu gibi burjuva liberal demokrasiyi de sadece -o da abartılmış- üstünlük ve imkânları yönünden gören, içerdiği yapısal çelişki ve açmazlarına bütünüyle gözlerini kapatan bir sistem güzellemesi, liberal demokrasiyi yücelten asıl sinsi propaganda budur!.. (sürecek)