• Paylaş

    KATEGORİ : GÜNCEL

    Eklenme tarihi : 2014-02-25
  • Seçimler sonrası Türkiyesi’nin siyasal-toplumsal hayatı 4 ana etken temelinde şekillenecek: Bunlardan ilki Kürt sorunundaki gelişmeler

    Seçimler sonrası Türkiyesi’nin siyasal-toplumsal hayatı 4 ana etken (dinamik) temelinde şekillenecek: Bunlardan ilki ve en önemlisi Kürt sorunundaki gelişmeler olacak, ikincisi anayasa değişikliği tartışmaları, üçüncüsü Suriye ve Ortadoğu’daki gelişmeler ve nihayet seçim sürecinde halının altına süprülüp ertelenen ekonomik sorunlar.

    Bunların hiçbirini diğerlerinden kopuk düşünmemek gerekir. Kürt sorunuyla yeni bir anayasa arasındaki ilişki zaten açık. Kürt sorunuyla Suriye ve Ortadoğu’daki gelişmeler arasındaki ilişki de öyle. Ancak birbiriyle en ilgisiz görünenler, örneğin Kürt sorununda yasanacaklarla ekonomideki gelişmeler ya da Suriye’deki gelişmelerle Türkiye ekonomisinin seyri arasında da çok yakın bir bağ var. Yerli ve yabancı parababalarının sözleriyle “Türkiye ekonomisi aşırı ısınmış durumda, soğutulması gerekiyor”. “Soğutma”yla en başta harcamaların kısılması, yeni vergilerin, burjuvaziye avantaj sağlayacak yeni sömürü ve soygun önlemlerinin yürürlüğe konulması, ya paranın değerini düşürerek ya yeni kredi ve borçlar bularak döviz gelir giderleri arasındaki sürekli büyüyen cari açığın kapatılması gibi önlemler kastediliyor. İşin özü, emperyalist sermayeye yeni avantajlar tanınıp işbirlikçi tekelci burjuvazi için yeni kaynaklar yaratılması ihtiyacı büyüyüp şiddetlenmiş durumda.

    Bu basınç, AKP’yi ve sadece onu destekleyen kesimlerini değil bir bütün olarak Türk tekelci burjuvazisini, dış ve iç siyasette emperyalist mali sermayenin her türlü baskı ve şantajına daha açık hale getiriyor. Bu mekanizmanın, örneğin Suriye konusunda hangi yönde nasıl işleyeceğini tahmin etmek zor olmasa gerek. Libya’ya emperyalist müdahaleye suçortaklığı konusunda bile tükürdüğünü 10 gün içinde yalamak zorunda bırakılan Tayyip Hükümeti’nin, aldığı bu dersin de arkasından, Suriye konusunda emperyalistlerin maşası olarak kendisinden istenecek her rezil rolü oynamaya daha kolay yatacağı açık değil midir?..

    Yalnız bu dinamiklerin birbirleriyle olan ilişkilerini basit bir etki-tepki ilişkisi olarak kuran düz bir mantıktan uzak durmak gerekir. Çünkü bunların herbiri diğerleri üzerinde karşılıklı bir etkide bulunmakla kalmazlar, bu arada süreçler üzerinde etkide bulunan başka etkenler ve güçler de devrededirler. Bunların toplamının diyalektik hareketinden çıkan sonuçlar, birçok durumda, mekanik bir etki-tepki ilişkisinin doğurabileceği sonuçlardan çok farklı olabilir.

    Basitleştirilmiş bir örnek verecek olursak, örneğin Suriye’deki sürecin Türkiye’nin de bir biçimde müdahil olmak zorunda kalacağı bir iç savaş yönünde gelişme olasılığı, normalde, cephe gerisinin soğutularak güvenilir ve istikrarlı bir hale getirilmesini gerektirir. Ama AKP, özellikle de Kürt sorununda, tam tersi yönde pervasız bir gidiş içindedir.

    Aynı şekilde, kaynak ihtiyacı büyüyen ekonomi yeni bir krizin eşiğindeyken Kürt savaşını tekrar alevlendirip tırmandırmak ilk başta “akıl karı” bir tutum olarak görünmez ama mevcut işsizler ordusuna onbinlerce yenisinin katılacağı, yeni vergilerin, yeni zamların birbirini kovalayacağı, ücretlerin daha da düşeceği, kısacası işçi sınıfı ve emekçi kitlelerin canını çok yakacak yeni sömürü ve soygun önlemlerinin peşpeşe yürürlüğe gireceği bir kesitte, doğacak tepkilerin önünü kesip dikkatleri başka yönlere kaydırmak için şovenizmin köpürtüleceği bir çatışma ortamının yaratılması tercih edilebilir.

    Bu arada, bu konulardaki her tercih, farklı sınıfsal ve siyasal güçler arasında olduğu gibi tekelci sermaye bloku içinde de yeni gerilim ve sürtüşmeler doğuracaktır. Tekelci burjuvaziyi asıl olarak TÜSİAD’dan ibaret gören, onu da içindeki bariz çatlaklar ve çekişmelerden azade yekpare bir blok olarak algılayan budalalar, böylesi durumlarda paralize olup daha da kötüsü an’ın görüntüsünden hareketle birilerinin kuyruğu konumuna düşmekten kendilerini koruyamazlar. Halbuki ne tekelci burjuvazi yekpare bir bloktur ne de TÜSİAD…

    Bu yüzden, önümüzdeki süreçte, Kürt sorununda ya da Suriye konusunda izlenecek politikalar konusunda, yeni anayasanın içeriği ve yapılma yöntemi ya da ekonomide öncelikler konularında tekelci burjuvazinin saflarında da yeni ve bazıları “beklenmedik” çatlak ve çıkışlarla karşılaşmak sürpriz sayılmamalıdır. Böylesi durumlarda, karşımızdakilerin işçi sınıfı ve ezilenlerin en amansız sınıf düşmanı tekelci burjuvazinin temsilcileri oldukları gerçeğini bir an bile akıldan çıkarmamanın yanında perde önünde yaşanacak çekişmelerin gerisinde gerçekte hangi bencil sınıfsal hesap ve çekişmelerin yattığına bakılmalıdır. Bu sınıfsal netlik ve titizlik, özellikle de yeni Anayasa tartışmalarıyla Kürt sorununda çok gerekli olacaktır.

    Kürt sorununda kritik kavşak

    Seçim öncesi gelinen nokta itibariyle Kürt sorununda dananın kuyruğunun kopma olasılığı çok yüksek. Gerçi Öcalan, 15 Haziran’a kadar İmralı’da kendisiyle yeni bir görüşme yapılacağı ve yeni sözler verileceği beklentisi içindeyse de, seçim sürecinde MHP’ye rahmet okutan bir şoven kudurganlık sergileyen AKP ve Tayyip Erdoğan’n, bu gözüdönmüş milliyetçiliğin nasıl prim yaptığını pratikte görmüşken bundan birdenbire vazgeçeceğini düşünmek pek gerçekçi bir yaklaşım olmaz. Kaldı ki CHP tabanı ve kadrolarının önemli bir kesimiyle seçim kampanyasını neredeyse tümüyle Kürt düşmanlığı üzerine kurduğu halde barajı geçebilen bir MHP’nin varlığını da buna eklemek gerekir. Bu nedenle, bu konuda önümüzdeki sürecin hangi yönde nasıl gelişeceğini tayin edecek olan asıl etken, PKK ve BDP’nin takınacakları tutum olacaktır.

    Yalnız yurtsever hareketin bu tayin edici pozisyonu, bu kez, hasmının beklemediği taktik hamlelerle politik inisiyatifin ele geçirildiği son bir yılın belirleyiciliğinden farklı bir belirleyiciliktir. Bu kez sorun, seçim öncesinde ilan edilip ilk adımların da atıldığı -ve seçimlerde de kitleler tarafından açık bir biçimde onaylanan- demokratik özerkliğin fiilen hayata geçirilip geçirilmemesi noktasında ne kadar kararlı davranılacagi noktasında düğümlenmektedir.

    Yurtsever hareketin temsilcileri, 12 Haziran öncesinde, bu seçimlere “demokratik özerkliğin oylanacağı bir referandum” misyonu biçtiler ve özellikle Kürdistan’da kampanyayı bu temelde yürüttüler. Diğer yandan, ülke içinde Gülen cemaati ve ordu, uluslararası planda ise ABD ile kurduğu ittifaklara güvenerek “Kürt sorunu diye bir sorun artık kalmamıştır” anlayışına geri dönen Tayyip Erdoğan Hükümeti’ne, 15 Haziran’a kadar son bir süre tanıdılar. AKP Hükümeti bu süre içinde en azından, Kürtlerin ulusal kimliğini ve “demokratik özerklik” çerçevesinde tanımlanan asgari haklarını tanımakla kalmayıp bunların yeni Anayasa’da hukuksal-kurumsal bir güvenceye kavuşturulacağı ve askeri ve siyasi operasyonlara son verileceği sözünü vermezse, demokratik özerkliğin fiilen uygulanması yönündeki adımların hızlandırılacağını defalarca dile getirdiler. Bu konuda kendilerini bağladılar. Seçimlerde özellikle de Kürt illerinde oylar, bu yönelim ve iradeye verildi.

    Dolayısıyla, bu stratejik kararı uygulamanın bundan sonraki taktik adım ve biçimleri, hızı ve temposu, salt Kürt sorunuyla sınırlı olmayan bir dizi etkene bağlı olarak önceki söylemlere kıyasla kısmi bazı farklılıklar gösterebilir belki ama bu ‘esneklik’, ucu belirsiz soyut vaadler ya da altı boş beklentilere dayalı bir erteleme ve oyalanma pratiklerine dönüşecek olursa şayet, yurtsever hareket, seçimlerde alınan çarpıcı sonucun yaptırım gücünü daha işin başında sakatlar, zayıf düşürür. Politikalarının, sözlerinin, uyarı ve tehditlerinin son bir yıldır artan ağırlığını kendi elleriyle darbelemiş olur. Sadece politik hasımları ve sallantılı ara güçler nezdinde değil bizzat kendi kitlesinin gözünde de puan kaybeder, hayalkırıklığı ve güvensizlik yaratır.

    Seçimlerde alınan net ve çarpıcı sonuç, hareketin elini güçlendirmiştir. İpe un serme eğiliminde olanlar, bunu, daha kararlı hareket edip zaten minimize edilmiş olan taleplerde ısrarcı olma imkânını kazandıran bir avantaj olarak değil de, ne idüğü belirsiz bir “sorumlu davranma” zorunluluğunu beraberinde getiren bir ‘fren’ olarak yorumlayıp kullanmak isteyeceklerdir. Bunun politikadaki karşılığı, sokaktan, meydanlardan, itaatsizlik çadırları ve sivil Cuma’lardan alınan gücü parlamento zeminine hapsetmek amacıyla sokağın ve eylemin yerini diplomatik görüşme ve pazarlıkların esas alınması önerileri olacaktır. Bunlara kulak verilecek olursa şayet, bu politik bir intihar olur.

    Bu yönlü telkinler şimdiden başlamış durumda zaten. Gülen cemaatinin medyadaki “liberal” yüzünü temsil eden kalemşörlerden Radikal gazetesinin genel yayın yönetmeni Eyüp Can'ın şu telkinleri, bunun işaret fişeklerinden biri kabul edilmelidir: “BDP destekli bağımsızların 35 milletvekili çıkarması Kürt Sorunu’nun tek çözüm yolunun siyaset ve parlamento olduğunu herkese gösterdi. BDP’nin Meclis’te 35 milletvekili varken, Kandil şiddet kartını artık o kadar kolay açamaz. (Eyüp Can, Radikal, 13 Haziran). Fırat Haber Ajansı’nı düzenli takip etmekle “Kürt uzmanı” kesilen aynı gazete yazarlarından Cevdet Aşkın’ın makalesinin başlığı bile bu niyet ve beklentileri yansıtmaktadır: “BDP patlama yaptı, PKK’nin eli ateşkese mahkûm”

    BDP “patlama yaparak” Meclis’e 36 temsilci soktu diye ulusal hareketin eli neden eylemsizliğe, ateşkese, “dur bakalım ne olacak…” diye durup beklemeye “mahkûm” olsun?.. Özellikle de hükümet ve devlet cephesinden somut, net, tatmin edici ve güven verici adımlar atılmadığı taktirde PKK, DTK ya da BDP neyi, neden dolayı beklesin?..

    Kimden gelirse gelsin bu yönlü öneriler, hareketin son seçim zaferiyle biraz daha büyüyen dinamizmini, tuttuğunu koparma iradesi ve özgüvenini, hedeflenen sonuçların ancak pratikte devrimci eylem -ya da onun tehdit edici basıncı- yoluyla alınabileceğine dair yaşayarak edindiği deneyimin kazandırdığı motivasyon ve tempoyu kesintiye uğratıp soğutmaya hizmet eder ki, kitlelerin inisiyatif ve coşkusunu frenleyecek bu içerikteki her müdahale, ulusal mücadeleye şu kesitte yapılabilecek en büyük kötülük olur.

    Bazı kesimlerde başdönmesi yaratma tehlikesini de bağrında taşıyan bir seçim zaferinin ardından “su uyur, düşman uyumaz” sözü çok daha sık hatırlanmak zorundadır. Aslında düşman, uyumadığını da, soruna beklendiği gibi bir “çözüme” pek niyetli olmadığını da oldukça açık biçimlerde göstermektedir. Örneğin, bir zamanlar Başbakanlık kapısının itlerinden olan Akif Beki, yüzde 50 oy almış olmanın nasıl bir başdönmesi ve küstahlık yarattığını şu sözlerle ele vermektedir: “BDP’nin 15 Haziran’da kaos tehdidiyle dayatmaya çalıştığı çözüm, seçmen eliyle bloke edildi. AK Parti, aldığı güçlü temsil yetkisiyle tehdide boyun eğmeyecektir çünkü… Tek yol, sivil siyasetin meşru zemininde kalarak Meclis çatısı altında çözüm aramaktır.“ (Akif Beki’nin 13 Haziran tarihli yazısından)

    Kürt sorununun varlığını dahi inkar noktasına kadar gerileyen AKP, seçim kampanyası sırasında özellikle hortlattığı geleneksel inkar ve tasfiye stratejisinden kolay kolay çark edemeyecek bir noktadadır artık. Bunun asla gözden kaçırılmaması gerekir. Zaten onun bu yönelimi, seçimlerle sınırlı olmadığı çok belirgin olan stratejik bir tercihtir. Söylenenler öyle bir balkon konuşmasıyla giderilemeyecek kadar derin, içe işlemiş, önceden özellikle de ordu ve ABD’yle de pazarlık edilerek belli karşılıklar karşılığında kararlaştırılmış yönelimlerdir. Bu durumda, AKP Hükümeti ve tekelci burjuva devlet üzerinde baskı ve basınç uygulanacağı yerde Kürt hareketine “sorumlu ve soğukkanlı davranma” çağrıları yapmak, itleri bırakıp taşları bağlamakla aynı anlama gelir. Her kim, hangi gerekçeyle olursa olsun bu rolü oynamaya soyunursa, o gerçekte ne gerçek bir barış ve çözümden yanadır ne de Kürt halkının ve Türkiyeli emekçilerin gerçek dostu sayılır. (sürecek)