• Paylaş

    KATEGORİ : KADIN

    Eklenme tarihi : 2017-05-13
  • Erkek, “evdeki patron” olarak kendisine özerk bir alan yaratmıştır

    Hejar Baran

     

    Türkiye’de 2016 yılında 41 bin 955 kadın için erkek şiddeti nedeniyle ‘geçici koruma kararı’ çıkarıldı.

     

    Son üç yılda 20 kadın koruma kararı varken erkekler tarafından katledildi. 2016 yılının ilk yüz gününde 94 kadın katledilirken bu sayı 2017 yılının ilk 100 gününde 106’ya tırmandı. Sadece son bir haftada basına yansıyan kadın cinayetleri ve kadına dönük cinsel saldırı haberlerini alt alta sıraladığınızda bile tablonun vehametiyle bir kez daha ürperiyorsunuz.

     

    Ya cinayet biçimlerindeki vahşetin çeşitlenmesine ne demeli? Urfa’da tarikat üyesi bir adam 35 yıllık eşini “kendisini küçük düşürdüğü” gerekçesiyle gece uyurken satırla yaraladı, kadın daha sonra hayatını kaybetti. Bu gericinin cinayeti tarikat arkadaşlarının da yönlendirmesiyle günler öncesinden planladığı, satırı bile bilediği açığa çıktı.

     

    Balta ve bıçak darbeleriyle katledilen kadın haberlerine daha sık rastlar olduğumuzu belirtelim.

     

    Bir başkası tecavüz ettiği kadının kafasını taşla ezip işkenceyle katletti. Kendisinden ayrılmak isteyen sevgilisine şiddet uygulayan bir diğeri aldığı uzaklaştırma cezası bittiği gün gece pencereden eve girerek kadını bıçaklayıp tecavüz etti.

     

    Adana’da 5 Aralık’ta kocası ve kocasının yakınları tarafından işkence edilerek öldürülen Şehriban Elmas’ın ölümündeki tüyler ürpertici gerçek otopsi raporuyla da netleşti. Elmas’ın boyun omurunda ve kafatasında kırıklar vardı.

     

    Kadın cinayetlerindeki belirgin tırmanış ve cinayet yöntemlerinin giderek daha da vahşileşmesi toplumsal çürümenin boyutlarını olduğu kadar erkek egemen kültürün tarihsel krizini de açıkça ortaya koyuyor. Bunlarla da bağlantılı olarak bu cinayetler aynı zamanda sistemin yaşadığı bütünsel krizin de turnusolüdür. Kapitalist sistemin krizi, toplumsal krizin derinleşmesiyle karşımıza çıkıyor.

     

    Emek sömürüsü üzerinden semiren kapitalist vampirliğin işçi ve genel olarak toplum üzerinde kurduğu hegemonyada erkek egemen kodların büyük rolü vardır. Çünkü bu kodlar posasına kadar soğurduğu erkek proleterin ya da emekçinin birikmiş tepkisini kendi malı olarak gördüğü kadın üzerine boca etmesiyle nispeten hafifleten kodlardır. Fabrikada ya da üretimin diğer alanlarında iliğine kadar sömürülen, kafasını kaldıramayacak kadar sıkı bir kontrol ve denetim altında tutulan erkek, egemen gücün kendisini hiçleştiren bu eziciliğinin acısını kadın üzerinde kurduğu egemenlikle hafifletir. Kadın, kapitalist sömürü düzeni için erkek proleterin egemenlik güdülerini tatmin edebileceği bir nesnedir. Erkek için üretimde ve siyasal erk içinde asla kazanamayacağı egemenliği, erki konuşturarak tatmin olduğu bir “alandır”. Erkek “evdeki patron” olarak kendisine özerk bir alan yaratmıştır.

     

    Sorun tam da burada başlamaktadır zaten. Kapitalist sistem diğer pekçok şeyde olduğu gibi kadının ucuz işgücünü toplumsal üretimin ücretli bir parçası haline getirdiği oranda kadın ve erkeğin aile içindeki eski konumları da sarsılmaya başlar. Erkeğin insanlık tarihi kadar eski toplumsal cinsiyet rolleriyle kendisi için kurduğu bu egemenlik alanının kadının da toplumsal yaşamın-üretimin aktif bir parçası haline gelmesiyle sarsılması tahammülü zor bir durumdur keza…

     

    Bu sadece erkeğin hegemonya ve egemenlik krizi değildir. Aynı zamanda kapitalist düzenin de krizidir. O nedenle kapitalist devletler erkek egemenliğinin yaşadığı tarihsel krizin aşılması için gizli-açık bir çaba içine girerler. Türkiye gibi ülkelerde bu daha belirgin ve kaba biçimlerle karşımıza çıkar. Son on yıllarda kadının kapitalist üretimle buluşmasının kitleselleşmesi, bunun içinden kazandığı nispi “özgürlük” ve tüm toplumsal değer yargılarını da altüst edecek şekilde hayatı üzerinde karar vermekte daha cesur davranması sistem açısından da egemenlik alanını kaybeden, bu duygusu zedelenen erkek açısından da kabul edilemezdir.

     

    Mahkemeler-polis başta olmak üzere tüm devlet mekanizmaları kadının mevcut egemenlik biçimlerini sarsan bu dönüşümünü eski kalıplara sığdırmak için didinip dururlar. Hayatın yasalarının önünü barikatlamaya çalışır, onu yine evin duvarlarının bekçiliğine dönmeye zorlarlar. Bunu kabul etmeyenlerin hakkının şiddet-ölüm-tecavüz olduğunu alenen söyleyecek kadar saldırganlaşırlar. Türkiye’de son yıllarda devlet erkini elinde tutan tüm zevatın kadına dönük söylemleri düşünüldüğünde bile yaşanan krizin sistem açısından nasıl bir anlam taşıdığı açıkça görülür.

     

    Tüm bunlara bir de sistemin krizini tüm tarihsel gericilik birikimini ayaklandıracak yöntem ve biçimlerle yönetmeye çalıştığını eklemeliyiz. Savaşın, cihadizmin, dinsel gericiliğin, kaba erkek egemenliğin simgesi olan faşizmin toplumsal taban bulduğu bu koşullarda kadının hayatı üzerine söz söyleme cesareti gösteren kadının katlinin vacip olduğu yaklaşımının nasıl bir kabul göreceğini anlamak güç olmayacaktır.

     

    Mesele bu krizin hangi sınıf tarafından nasıl yönetileceği daha doğrusu nereye kanalize edileceğidir. Erkek egemenlikçi toplumsal kodların sistemle birlikte yaşadığı krizi devrimin manivelasına dönüştürüp dönüştüremememizdedir.