• Paylaş

    KATEGORİ : Yok

    Eklenme tarihi : 2017-10-13
  • İki yıl geçti İsmail abi; o iki alçak ve kalleş bombanın seni de aramızdan ayırmasının üstünden tam tamına iki yıl geçti

    Tanur Oğuz Gündüzalp

     

    Soluk soluğa kalmış, miting alanına koşuşturarak geldiğini belli eden o halinle; ağız dolusu gülümseyen bir yüz, insanın içini sımsıcak ısıtan yoldaş sevgisiyle bizlere merhaba dediğin o son cümlelerin ardından iki yıl geçti.


    İki koca yıl; içinde neşe ve sevinçten ziyade derin bir acı ve hüzün barındırarak dinmesi mümkün olmayan; günden güne büyüyerek öfkemizi ona, yüze, bine… katlayan iki koca yıl geçti. Serdar’ı, Erol’u, Tayfun abi ve Tekin abiyi kaybedeli iki uzun yıl geçti. İki yıl geçti İsmail abi. O iki alçak ve kalleş bombanın seni de aramızdan ayırmasının üstünden tam tamına iki yıl geçti.


    İki yıl geçti; acı ve öfkemizin yanında kinle dolduğumuz ve hesabını er ya da geç soracağımız katliamın üzerinden iki yıl geçti. İki yıl geçti İsmail abi; “Kobané’de ha düştü, ha düşecek” denilmesinin ardından iki koca yıl geçti. Yıllar geçiyor ama Kobané düşmedi İsmail abi.


    Bir avuç insanın yüreğinde umut ve direnç, silahında az sayıda mermi ve elinde sınırlı bombalarla sokak sokak, ev ev, oda oda çarpıştığı Kobané düşmedi.


    Harcında emeğin olan İnşaat-İş’le birlikte Kobané'yi yeniden inşa etmek, IŞİD barbarlığına karşı Kürt halkıyla dayanışma köprüsünü kurarak yıkılan bir kentin yaralarını sarmak için işçi sınıfıyla orada olmak istiyordun İsmail abi. Elbette tek başına bir inşaat değildi amacın, amacınız; halkların barışını inşa etmekti. O yüzden “Yaşasın işçilerin birliği, halkların kardeşliği!” pankartıyla katılmıştınız sizi aramızdan alan o kanlı mitinge.


    Neredeyse her sohbetimizde dile getiriyordun işçilerin ve Kürt halkının 'barış'a duyduğu özlemi. İnanıyordun da Kürt halkına; “bu acıları da atlatacaklar, istedikleri yaşamı kurarak özgür olacaklar” diyordun. Doğru diyordun İsmail abi. Kobané düşmedi. Afrin, Tel Abyad, Qamışlo, Cizire ve Derik de düşmedi.


    Seni aramızdan ayıran Ekim ayının üstünden iki yıl geçti İsmail abi. Bilirsin, Ekim ayı bizler için bir ‘ayrılık’, Ekim ayı bizler için “can acısı”nın en yoğun yaşandığı aydır. Ay ay biriktirip Ekim ayında dile gelir kayıplarımızın acılı öfkesi. Osman, Sezai, Ataman, Remzi, Şaban, Nilgün ve Zafer yoldaşları toprağa verdiğimiz bu aylarda, seni de sonsuzluğa uğurladık İsmail abi. Bir yandan sizlerle ortak idealler uğruna kavga yoldaşı olmanın coşkusuyla dolarken, bir yandan da yüreğimizden bir parçanın koparılıp alınmasıyla öfke taşar bedenimizden bu aylarda…


    Dolayısıyla Ekim sadece bir ay adı değildir İsmail abi; yoldaş sevgisi, kavga andı, davaya bağlılık ve huzurunuzda arınma ayıdır. Yetmez, Ekim aynı zamanda devrime bağlılığın, bugün prestij ve çekim gücünü yitirmesine rağmen sosyalizme inancın ve tüm insanlığa yeniden kazandırma ideallerimizin neresinde olduğumuzu kendi kendimize sorduğumuz aydır. Devrim ve sosyalizm mücadelesinin sürdüğünü dosta düşmana en ileriden gösteren bu tarihsel ayda Sosyalist Ekim Devrimi'nin 100. yılına sensiz girmenin üzüntüsünü yaşıyorum İsmail abi.


    Sen iyi şeyler yapıyordun İsmail abi; ama öyle bağıra çağıra birileri görsün, duysun diye yapmıyordun. Mütevazi kişiliğin, sade ve emekçi yaşamınla örnek bir komünist kimliktin. Ankara sokaklarını arşınlarken Gezi’de zaptettiğiniz alan ve sokakları, direnen insanlara karşı gaz bombaları ve silahlarla saldıran zebanilere karşı nasıl direndiğinizi anlatıyordun. Bu direnişte hem vardın hem yoktun. Ethem yoldaşla birlikte yaşı ilerlemiş bir yoldaşın barikatların en önünde korkusuzca nasıl çarpıştıklarını anlatıyordun. Onun kuşandığı cesareti ve cüreti saatlerce anlatmıştın. Bu anlattıklarında ‘sen yoktun’ İsmail abi. Ölümsüzlüğünün birinci yılında mezar anmasında konuşma yapan yaşı ilerlemiş o yoldaşta senin için şunları söylüyordu:


    Gezi isyanı patlak verdiğinde Ethem yoldaşla İsmail yoldaş barikatları ilk kuran insanlar arasındaydı. Ethem yoldaşı anlatmaya gerek yok. Onun oynadığı tarihsel görevi hepimiz biliyoruz. Ama Ankara’da en az Ethem yoldaş kadar barikatları zorlayan, kalp hastası olmasına rağmen atılan binlerce gaza karşı durmaksızın çarpışan bir İsmail vardı. Ve ben ona her baktığımda onun savaş karşısında gösterdiği direnç ve kararlılığı, cüret ve cesareti örnek alıyor, İsmail’e yetişmeye çalışıyordum. Ama o hepimizden bir adım öndeydi.


    Bana anlattıklarının içinde olmayan sen, Ethem yoldaş gibi kavganın ve direnişin en ön saflarındaydın halbuki.


    Gece bekçilik yapan İsmail, sabaha doğru iki zibidinin devrimcilerin duvara astığı afişleri yırttığını görüyor. Amaçlarının ne olduğunu anlamaya çalışıyor İsmail ve durumun farkına varır varmaz yanlarına koşarak bu iki zibidiyi eşek sudan gelinceye kadar dövüyor. Sonradan öğreniyoruz ki bu iki zibidi sivil polismiş” diye anlatıyordu bir başka yoldaşımız.


    Senin taşıdığın cesaret ve korkusuzluk öyle yanında birileri olduğunda açığa çıkan bir durum da değildi. Komünist kimliğinde erimiş, her haliyle gözünü budaktan esirgemeyen bir davranış biçimiydi. Bunu ortaya koyan sayısızca örnekler olduğunu hepimiz biliyoruz. Ethem yoldaş hastanedeyken kapı önünde toplanan kitleye azgınca saldıran polisin gaz fişeği kafanı yarmış, yüzün kan revan halindeyken bile bir adım geri atmayarak ‘Diren Ethem’ sloganını haykırmıştın. Bunları bir marifet örneği olarak anlatmıyorum İsmail abi. Zaten böyle bir durum karşısında önce sen kızardın bana. Sen Aslan Tel yoldaşın öğrencisiydin. O direniş geleneğinin bir parçası olmak zaten ihtilalci her komünistin yüklenmesi gereken doğal bir refleks olmalıydı. Askeri darbenin cuntacı şeflerinden birisinin ‘komünistleri ezdik, hiçbir direnişle karşılaşmadan kolayca teslim aldık’ açıklaması daha TV’lere yeni düşmüşken, aynı saatlerde TV’ler başka bir haberi de geçiyordu. Sefaköy’de çıkan çatışmada “iki terörist ölü olarak ele geçirilirken üç güvenlik görevlisi de şehit düştü.”


    Devrim ve komünizme büyük bir tutku duyuyordun İsmail abi. Sohbetlerimizde sıkça dile getirdiğin komünizm tutkusu bana da ilham kaynağı oluyordu. Yaşadığın tutku gözlerinde daima gülümseyen bir ışık saçıyordu ve ben o tutkuyu en yalın haliyle görebiliyordum. Tasfiyeciliğin derin yaşandığı böylesi süreçlerde öyle kolay bir şey de değildi tutkulu olmak. Komünizm bir tarihsel amaç, güçlü bir ideal gerektirir ve bu tutkuyu ruhunda içselleştirmeyen hiç kimse bu kadar samimi, sıcak ve içten gülemezdi. Parıldayan gülümsemelerin ardında yatan devrim ve komünizm tutkusu, yaşamına da yön veriyordu. İleri bir tarihe ertelenmiş bir komünizm ve sislerin arkasına saklanmış bir devrim yoktu senin kitabında. Açık ve netti her şey. Sezgi kadar yakın, bilinç kadar gerçekti komünizm.


    Romanları çok seviyordun İsmail abi. Her romanın ayrı dünyalar açtığından söz ediyordun insanın önüne. İdeallerimizin toplumların yaşamında ve bireylerin karakterlerinde nasıl yaşam bulduğunu gözlemek bakımından romanlar çok önemliydi bizim için. Kimileri can sıkıntısını gidermek ve hoşça vakit geçirmek için okusa da, sen isabetli seçilen, özellikle tercih ederek okuyacağımız bir romanın bu amaçlarla okunmasının ‘romanın katli’ olacağını iyi biliyordun. Roman okumayı seven birisi olarak seninle yaptığım başka bir sohbeti hatırlıyorum. Rus edebiyatının önde gelen yazarlarını biliyor ve eserlerini hepimiz okuyorduk. Birçoğu yaşamın içinden süzülerek bugüne aktarılan romanlardı. Hele hele bu romanlar devrim süreçlerini doğallığı içinde anlatan ve okuyucuya olduğu gibi aktaran romanlarsa ilk okunacaklar listesine alınıyordu.


    İkimizde aynı şeyi düşünüyorduk. Yanıbaşımızdaki coğrafyada acımasız ve bir o kadar da eşit olmayan koşullarda gerçekleşen bir savaş yaşanıyordu. O coğrafya ROJAVA’ydı! Orada yaşananlar ‘devrim mi, değil mi’ tartışmalarına kurban edilerek esasında direnişin özü ve bölgesel olarak yaratacağı fırsat ve olanaklar -bilerek ya da bilmeyerek- aynı amaca hizmet eden sonuçlarla farklı yerlere çekiliyordu. IŞİD barbarlığının en koyu haliyle yaşandığı bu coğrafyada katliamların ardı arkası kesilmiyor, bir halk neyi var neyi yoksa bu barbarlara karşı ortaya koyarak destansı bir direnişle karşı koyuyordu. Belki de birçoğumuzun bugün göremediği, ama tarihin ilerleyen zamanlarında okuyacağımız büyük bir direnişin hikayesi yazılıyordu.


    Aynı şeyi düşünüyorduk İsmail abi. Orada bir tarih yazılıyordu. Adını daha önce hiç duymadığımız insanlar kendi hikayelerini yazıyordu. Tıpkı İkinci Paylaşım Savaşı döneminde adını bilmediğimiz ve milyonlarca insanın yaşamına mal olan sosyalist anayurt savunmasını anlatan en ünlü romanlardan ‘Moskova Önlerinde’ de olduğu gibi.

     


    Herkes kendi tarihini yazıyordu İsmail abi. Emeğinizi, terinizi ve kanınızı akıtarak binbir uğraşla kurduğunuz, Ankara temsilciliğini de üstlendiğin İnşaat-İş kendi tarihiyle birlikte inşaat işçilerinin tarihini de yazmaya devam ediyor. Her türlü kuralsızlığın hüküm sürdüğü şantiyelerde alınmayan iş güvenliği önlemleri sonucu yaşanan iş cinayetleri artıyor; ücretler gasp ediliyor, Kötü barınma koşulları ve insan sağlığını tehdit eden yemekler veriliyor ve bunlar yetmezmiş gibi üç kuruşluk ekmek parasını kazanmak için çalıştıkları şantiyelerde insan onurunu ayaklar altına alan hakaret, aşağılama, tehdit ve küfürler ekleniyor. Yani İsmail abi, inşaat işçilerinin zorlaşan çalışma ve yaşam koşulları her geçen daha da kötüleşiyor. Altı değerli kadrosunu yitirdi sendika. Şimdi sizlerden boşalan bu yerleri yeni inşaat işçileri dolduruyor. Sizleri okuyor, sizlerden öğreniyorlar. Sizler çok güçlü bir yapı inşa ettiniz; bugün abartısız olarak diyebilirim ki inşaat işçilerinin güven duyduğu, yaşadığı sorunlara karşı sınıfın çıkarlarından bakarak mücadelesini bir bütün olarak işçi sınıfının duyduğu moral güç ve atılıma odaklayan bir örgütlülükle hedeflemeye çalışıyor. Şantiye Gazetesi’nin 3. sayısı da birkaç güne kadar çıkacak. Ve yarattığınız bu güçlü temelin üzerine yeni tuğlaları sınıfın içinden çıkan mücadeleci işçiler örecek…

     

    Gözünüz arkada kalmasın...