• Paylaş

    KATEGORİ : İŞÇİ SINIFI

    Eklenme tarihi : 2017-05-31
  • Sendikaları fiilen işlevsizleştiren tasarı, işçilerin “yasal yollardan” haklarını aramalarını da imkansızlaştırıyor

    İşçi-patron uyuşmazlıklarında mahkemeye gitmeden önce arabulucuya başvurmayı zorunlu hale getiren İş Mahkemeleri Kanunu Tasarısı Meclis’e sevk ediliyor.

     

    İşbirlikçi, yandaş sendika ağalarının da desteğiyle Üçlü Danışma Kurulu’ndan geçen tasarıya Adalet Bakanlığı tarafından son şekli verildi. Sendikaları fiilen işlevsizleştiren tasarı, işçilerin “yasal yollardan” haklarını aramalarını da imkansızlaştırıyor.

     

    Bu tasarı yasalaştığında, işçi-patron arasında yaşanacak ücret ve tazminat alacakları, işe iade talepleri gibi hemen her tür uyuşmazlıkta dava açmadan önce arabulucuya gitmek zorunlu hale gelecek. İş yaralanmaları, cinayetleri ve meslek hastalığından kaynaklanan tazminat durumları dışındaki uyuşmazlıklarda arabulucuya başvurmadan doğrudan iş mahkemesine açılan davalar reddedilecek.

İşçi simsarlığının kurumsallaştırılmış hali olan Kiralık İşçi Büroları gibi Arabuluculuk Büroları da işçilerin haklarını patronlara peşkeş çeken birer şebeke haline gelecek.

     

    Meselenin aslını kendileri ele veriyor

     

    Meselenin aslını, işte bu şebekelerden biri olan Yeditepe Arabuluculuk Derneği Başkanı Tufan Uz, daha önce yayınladığı bir yazıda itiraf ediyor. İşçi kanını emmeyi geçim kapısı haline getiren bu kan emici, yazısında işin özünü “davaların yüzde 98 oranında patronlar aleyhine sonuçlanmasından duyulan rahatsızlık” olarak özetliyor:

    Gerek işverenler gerekse insan kaynakları profesyonelleri, iş hukukundan kaynaklanan davalarda her türlü delil ve her türlü yasal haklarını iş mahkemelerinde ortaya koydukları halde ve avukatları ile bunları son derece titiz değerlendirdikleri halde yine de davaların yüzde 98 oranında işverenler aleyhine sonuçlanması bu konuda çalışan tüm insanları sisteme güvensiz hale getirmektedir.

     

    İşçi sınıfının tarihsel mücadele birikimlerinden ve neredeyse tek iş güvencesi haline gelen kıdem tazminatının da fona devredilerek gaspedilmesi gibi, Arabuluculuk Büroları’na da engelsiz bir biçimde at koşturacakları bir alan açılıyor.

     

    Bu yasayla, işçi-patron uyuşmazlıklarında Arabulucu’nun, yapılan başvuruyu görevlendirildiği tarihten itibaren üç hafta içinde sonuçlandırması öngörülüyor. Bu sürenin ‘zorunlu hallerde’ arabulucu tarafından en fazla bir hafta uzatılmasına izin veriliyor. Tabii herşeyin olduğu gibi bu arabuluculuğun da bir fiyatı var. Arabuluculuk Bürosu’nun faaliyeti sonunda, arabuluculuk ücretinin taraflarca eşit şekilde karşılanması öngörülüyor.

     

    Tasarıyla, kıdem tazminatı, iş sözleşmesinin bildirim şartına uyulmaksızın feshinden kaynaklanan tazminat, kötü niyet tazminatı ve iş sözleşmesinin eşit davranma ilkesine uyulmaksızın feshinden kaynaklanan tazminatlardaki zamanaşımı süresi 10 yıldan 5 yıla indiriliyor. Dolayısıyla işçinin hak arayışında zaman aşımı süresi kısaltılıp temyiz yolunun önü kapatılıyor.
    Zorunlu arabuluculuk, göreceli ve kısmi de olsa ‘iş hukukunun işçiyi koruma’ yönünü tamamen ortadan kaldırıyor. Arabuluculuk Büroları’yla işçiler patronların hak gasplarına rıza göstermeye mecbur bırakılmak isteniyor.

     

    Dibe vurma ve çöküş hali

     

    Ekonomik ve siyasal saldırıların iç içe geçip birbiri üzerine binerek işçi sınıfı ve emekçilerin yaşamında daha yıkıcı sonuçlar doğurduğu ve bu sonuçların giderek daha fazla derinleşip büyüyeceği bir kesite girdik.

     

    En basit hak talebinin bile dillendirilmesinin önündeki engeller çoğaldı. Göze alınması gereken bedeller ağırlaştı.

     

    Diğer yandan elindekini kaybetme tedirginliği ve korkusunun arttığı, toplum içerisinde herkesin birbirini gammazlayıp ihbar etmesinin revaçta olduğu paranoyak bir durum yaşıyoruz.

     

    Her türlü sapkın histeri ve düşüncenin kendisine alan açtığı, kültürel dejenerasyon, gericilik ve çürümenin şaha kalktığı bir toplumsal çöküş hali yaşamaktayız.

     

    Bu durum, cehaletin, çürümenin içinde yaşayanların kendisini ‘korunaklı ve güçlü’ hissettiği, bunun alabildiğince doğallaştığı, en akılalmaz şeylerin dahi olağan karşılandığı bir toplumsal tablo çıkartıyor ortaya.

     

    Çıkışın manivelası

     

    Bu dibe vurma ve çöküş hali, aynı zamanda çıkışın da ipucunu içeriyor. İşçi sınıfı ve emek hareketi her zamankinden daha çok bu çıkışın muştulayıcısı olabilir.

     

    Bunun için öncelikle, sınıfı bölen ve güçten düşüren etken ve olumsuzlukların çokluğuna karşın bunlardan bazılarının pekala bir ‘avantaja’ da dönüştürülebileceği gerçeğini görmeliyiz.

     

    Burjuvazi ve devletinin sınır tanımayan saldırganlık ve açgözlülüğünün kendisi bu iki yönlü nesnelliklerin başında geliyor. Saldırıların çapı genişleyip şiddeti arttıkça, sınıf içindeki en geri ve duyarsız kesimler dahi bunların yarattığı sonuçların dışında kalamıyor. Kıdem tazminatının gaspı, iş güvencesi namına hiçbir frenin kalmayışı, grev yasakları, çalışma koşullarının ezici bir hal alması… sınıfın geniş kesimlerini kesen genel birer kaygı ve korku konusu olmakla kalmayıp harekete geçme ve eylemde ortaklaşma zeminini de genişletip güçlendiriyor.

     

    ‘Sınıfa devrimci öncülük’ iddiasını taşıyan güçler bu gerçeği dikkate alan akıllı taktik ve politikalar geliştirebilirlerse şayet, bütün bu dezavantajlar pekala işçi sınıfı ve emekçilerin asgari düzeyde de olsa, temel ekonomik-demokratik talepler etrafında bir araya gelmesinin, ortak mücadele zeminlerinin yaratılmasının kaldıracı haline getirilebilir.

     

    Dolayısıyla, OHAL kaldırılsın, erteleme yoluyla grev yasaklarına son, kıdem tazminatıma dokunma, Kiralık İşçi Büroları ve Aracılık Büroları kapatılsın, kölelik koşullarına hayır, işten atmalar yasaklansın, herkese iş ve insanca yaşam hakkı gibi temel ekonomik-demokratik talepler etrafında mevcut sendikaların sınırlarını da aşan örgütlülükler oluşturarak ilerlemek durumundayız.

     

    İşyerlerine, sanayi havzalarına, emekçi semtlerine komite, meclis, platform, birlik gibi işçi ve emekçilerin çeşitli biçimlerdeki öz örgütlülüklerinin geliştirilip büyütüldüğü alanlar olarak yoğunlaşılmalıdır.

     

    Yalnız bunlar klasik, ‘adı var kendisi yok’ biçiminde değil, alanların asli unsurlarıyla, doğal öncüleriyle birlikte örgütlenmelidir. Aksi halde, üzerimizden buldozer gibi geçecek saldırganlığın altında ezilmekten kurtulamayız.


     

    [Alınteri'nin baskıdaki 15. sayısının DSB köşesidir]