• Paylaş

    KATEGORİ : GÜNCEL

    Eklenme tarihi : 2017-05-05
  • İşçi ve emekçi yığınlara dönük saldırılara duyulan toplumsal tepkinin örgütlenmesi görevi önümüzde duruyor

    Türk-İş ve Hak-İş’in başına çöreklenmiş ve sınıf düşmanlığında birbiriyle yarışan sendika ağalarının Taksim Meydanı’nı adeta kirletircesine yaptıkları “sembolik törenler”i saymazsak, İstanbul’da bu yıl da iki ayrı 1 Mayıs vardı. Bunlardan biri, Taksim ısrarını sürdürenlerin temsil ettikleri mücadele çizgisini simgeliyordu. Diğeriyse, devletin icazet sınırlarına boyun eğen sendika bürokrasisi ve onun arkasında sıralanan “sol” cenahın Bakırköy Halk Pazarı’nda dile gelen tarihsel irade kırılmasını…

     

    Geçen yıl “sadece bu yıla mahsus Bakırköy diyoruz, Taksim’den vazgeçmedik” diyen DİSK, KESK, TMMOB, TTB ve onların dümenini büyük oranda ellerinde tutan EMEP, ÖDP, TKP (türevleriyle) başta olmak üzere bilumum reformist kesim, bu yıl da soluğu Bakırköy’de alarak, sınıf mücadelesinin daha da çetin bir iklime evrileceği önümüzdeki dönemde nasıl bir tutum sergileyeceklerini ortaya koydular. Bakırköy’ü kabul ettikleri gibi alana girişte dayatılan tüm aşağılayıcı uygulamalara da boyun eğerek bu tutumlarının altını çizmiş oldular.

     

    İnşaat-İş gibi kendi işkolunda henüz yeni örgütlenen sendikalar başta olmak üzere Taksim ısrarını sürdüren devrimci demokrat kesimler, mücadelenin nasıl bir çizgide yürümesi gerektiğini pratikleriyle ortaya koydular. “Bu sadece 1 Mayıs’ta bir meydanda ısrar edilip edilmemesiyle ölçülemez” denilebilir, doğrudur da… Sınıf mücadelesinin pekçok sınavından geçilerek kesinleşir bu kanı. Ama 1 Mayıs da herhangi bir gün değildir. Sınıf mücadelesi açısından pek çok rengin, çizginin tartıldığı, nabızların verildiği bir kavga meydanıdır. Bunu en fazla da sınıf düşmanımız bilir. Sorunun gelinen noktada mücadelenin ruhunun “sarı” mı “kırmızı” mı olacağının açığa çıktığı bir turnusoldür o. Sınıf düşmanımızın böyle bir günde ısrarla dayattığı Taksim yasağı karşısında bu denli perişan bir kırılma yaşamak son derece ciddi bir sınavı imler.

     

     

    Kaldı ki, “Kitlesel-coşkulu bir 1 Mayıs” ve “güvenlik” gerekçesinin ardına sığınan bu kesim, Bakırköy’de ortaya koydukları tabloyla alana sadece kendi çeperlerini taşıdıklarını, iddia ettikleri gibi işçi ve emekçilerin geniş bölükleriyle buluşamadıklarını da bir kez daha gösterdiler.

     

    Geçen yılki ruhsuzluktan ve daha düşük katılımdan farklı olarak bu yıl nispeten daha kitlesel ve canlı bir kutlama yapmış olmakla teselli bulsalar da, onlar da aslında gerçeğin tam öyle olmadığının farkındalar. Bu farkındalıktan olsa gerek Taksim’e çıkmak için direnenlerin gölgesi alandan eksik olmadı. Sahneden “gözaltılar serbest bırakılsın” demek zorunda kaldılar ve saldırı görüntülerini yansıttılar.

     

    Çünkü biliyorlardı ki o alana gelen kitlenin azımsanmayacak bir kesimi Taksim’de ısrar etmek gerektiğini düşünüyordu ve sendikalar-meslek örgütleri “Taksim” demiş olsaydı her şeyi göze alıp geleceklerdi. Çünkü biliyorlardı ki oradaki kitlenin önemli bir bölümünün aklı ve vicdanı Taksim’deydi. Kendileri kaygı ve korkularını “güvenlik” ve “kitlesellik” gibi gerçekçi olmayan gerekçelerin arkasına gizleseler bile, alanın nabzının öyle olmadığının farkındaydılar.


    Her şeyden önce de bu yıl da geçen sene ve öncekilerde olduğu gibi temsil ettiklerini iddia ettikleri sınıftan ne kadar uzaklaştıklarını, sendika ve kitle örgütü gerçeğine ne kadar yabancılaştıklarını bir kez daha görüp-gösterdiler.

     

    Bu yıl 1 Mayıs’ın şaibeli referandumun hemen arkasından oluşan toplumsal öfke, canlı politizasyon ve aynı zamanda AKP’nin bizzat kendi tabanında yaşanan dalgalanmanın açığa çıkmış olmasının verdiği toplumsal özgüven koşullarında karşılandığını herkes biliyor. Burjuvazinin kitleleri sisteme bağlamakta kullandığı en önemli aracı, seçim sandığını bile alenen tekmelemiş olmasının önümüzdeki dönemde ne kadar saldırgan bir tutum sergileyeceğinin aleni işareti olduğunu da… Bu ikili durumla karşılanan 1 Mayıs’ta Taksim’in bir meydan meselesi olmaktan çıktığı, önümüzdeki dönemde nasıl bir hatta yürüneceğinin tercümesi haline geldiği ortadadır. Buradan geri adım atanın alanda sık sık dile getirilen “Kıdemi yedirmeyiz” büyük laflarının arkasında da duramayacağını anlamak burjuvazi açısından da sınıfın önemli kesimleri açısından da zor değildir.

     

    CHP tabanının bile “Taksim” dediği ve hatta gençlik örgütünün bir kesiminin bunu pratik bir tutuma dönüştürdüğü bir noktada Bakırköy aslında CHP’nin sisteme koltuk değnekliği yapan çizgisinin ifadesi dışında bir anlam taşımamıştır. Tüm illere genelgeler yollayarak 1 Mayıs’a katılın çağrısı yapan CHP bu yılki 1 Mayıs’larda en önemlisi de ruhunda belirleyici olmuştur. Kıblesini adını koymasalar da CHP’den yana belirleyenler de onun vagonları haline gelmiştir. Bu vagonların yönü bellidir. İşçi sınıfına verecek umutları, onu tarihsel saldırılar karşısında örgütlü bir duruşa seferber edecek takatleri, solukları yoktur. O nedenle de sınıfın kendi örgütleriyle olmadığı Bakırköy mitingi bırakalım zorlu mücadelelere öncülük etmeyi o çokça sözü edilen kitleselliğin bile sendikaların bu haliyle yakalanamayacağının çarpıcı bir özeti olmuştur.

     

    Bizim açımızdan da kendi küçük gövdelerimizi aşıp kitlelere ulaşmakta daha ısrarcı ve inatçı bir faaliyet yürütmek zorunluluğunu bir kez daha göstermiştir. Politika en nihayetinde güçle yapılmaktadır. Sınıf devrimciliği iddiası taşıyanlar o gücü üretim alanlarından devşirmek zorundadır. Aksi takdirde Taksim ısrarı kendi başına hiçbir şey ifade etmez. Sendikal bürokrasiye ve reformizme kızdığımız kadar bu noktada asıl olarak da kendimize “kızmamız” gerektiğini söylemeye gerek yok. Onların sınırları bu kadar, peki bizim sınırlarımız daha ileride olsa bile gücümüz neye, nasıl bir toplumsallığa tekabül ediyor? 1 Mayıs’ın biz sınıf devrimcilerinin önüne koyduğu en önemli soru budur. Bunun sınıf hırsıyla örgütlenme çalışmalarımızı gözden geçirmek, hedefler belirlemek ve hızla hamle yapacak enerjiyi onun içinden üretmektir.

     

    Yaygın kutlamalara sahne olan 1 Mayıs, sınıfın esas gündeminin de altını çizmiştir. Bizim izleyeceğimiz yol da o gündeme yüklenmek, burjuvazinin siyasi-ekonomik-ideolojik-kültürel krizini buradan derinleştirmektir. Kıdem, iş güvencesi, esneklik, OHAL ve özgürlüklere dönük saldırılara duyulan toplumsal tepkinin örgütlenmesi bu yolun ilk etapları olacaktır.

     

    [Alınteri'nin baskıdaki 14. sayısının DSB köşesidir]